Yaşar Tunagür Hocaefendi

Onun yaptığı o coşkun konuşmalar, o güne kadar duyduğum en içten ve en samimi konuşmalardı. Hutbelerinde muhakkak sahabeden örnekler verirdi. Ben zaten sahabe aşığı idim. Bu da beni onu dinlemeye koşturan sebeplerden biriydi.

  • @YasarTunagur

  • Kategoriler

  • Güncelliğini yitirmiş bazı konular kaldırılmaktadır (Ücetsiz site olmasından dolayı kısıtlama yapılıyor) anlayışınız için çok teşekkürler
    Sitemizdeki linkleri veya Videoları açamayanlar Dns lerini 208.67.222.222 208.67.222.220 Yapsınlar

SANCILI SÜREÇ

Posted by tunagor 03/07/2013

Rukane ve İki Mucize
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellern), insanların hidayete er­mesi için her türlü yolu deniyordu. Bunu yaparken, kimin hangi konuda ilgisi varsa o alanı tercih ederek İslam’ı günde­me getiriyor ve böylelikle insanlan, Rabbıeriyle tanımak ça­lışıyordu. Ancak bunun için, muhataplan iyi tanımak gereki­yordu; zaten, tebliğin en önemli şartlanndan birisi de, duygu ve düşüncesi, istek ve beklentileri, zevk ve hobileri açısından muhatabı çok iyi tanımaktı ve bunu en iyi yapan kişi, hiç şüp­hesiz Efendiler Efendisi idi.
Rukane İbn Yezid adında, sırtı yere gelmez bir pehlivan vardı ve Efendiler Efendisi bu adamla daha sık görüşür olmuş­tu. Yine bir gün, Mekke’nin kenar mahallelelerinden birinde buluşmuş konuşuyorlardı. Resül-ü Kibriya Hazretleri:
– Ey Rukane, diye başladı sözlerine.
– Sen de takva libasını giysen ve gelip davetime icabet etsen, diye ilave ediyordu. Rııkane:
– Bilsem ki Senin beni davet ettiğin şey hak ve doğrudur; gelir Sana tabi olurum, diyordu. Bu sözlerde, samimiyet giz­liydi ve iş buraya kadar gelmişken mesele, olduğu yerde bırakılmamalı ve son nokta konulmalıydı. Bunun için de, Rııkane­’nin anlayacağı dilden konuşmak gerekiyordu:
– Şayet ben seni burada yensem, getirdiklerimin hak ol­duğuna inanır mısın, diye sordu Allah Resülü (sallallabu aleyhi ve sellern).
Fiziki şartlar açısından imkânsız bir teklifti bu. Kendi ala­nında rüşdünü ispat etmiş bir pehlivana karşı, hayatında hiç güreş tutmamış ve tecrübesiz birisinin, öyle kolayca galip gel­mesi düşünülemezdi! Onun için tereddütsüz cevap veriyordu Rukane:
– Evet, kabul ederim!
Elbette maksat, sadece kuru bir güreş değildi; esas olan, Rukane’yi düşündürecek bir mucize ortaya koymaktı. Kendi anladığı dilden konuşacak ve güç ve kuvvetini, Allah’ın havl ve kuvvetine bağlayan bir peygamber olduğunu anlatacaktı Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellem):
– Öyleyse, gel güreşelim, dedi vakit geçirmeden. Kendinden emin Rukane de ayağa kalkmış ve gerçekten bir güreş başlamıştı. Ancak, o da ne, daha ilk hamlede Rukane kendini yerde buluvermişti! Sanki, karşısında Muhammedül­ Emin değil de bir ordu var gibiydi. Ne bir oyun ortaya koyabil­miş, ne de bunu düşünecek vakit bulabilmişti! Sanki eli-ayağı bağlanmış gibiydi. Bu işten bir şey anlamamıştı. Onun için:
– Tekrar güreşelim, teklifinde bulundu. Bu teklif de ka­bul görmüştü ve yeniden ayağa kalktılar. Öncekinden farklı bir sonuç yoktu ortada. Daha ilk hamlede sırtı yere gelen, yine Rukane olmuştu. Şaşkınlığını gizlerneye gerek yoktu ve:
– Ey Muhammed! Allah’a yemin olsun ki bu, imkânsız ve acayip bir şey! Nasıl olur da Sen beni yenebilirsin, dedi.
Rtıkane çözülmeye başlamıştı. Habib-i Zişan Hazretleri, işi burada bırakmak istemiyordu. Onun için, ikinci bir muci­zeye ihtiyaç vardı ve şunlan söyledi:
– Şayet istersen, bundan daha acayibini de sana göste­reyim! Ancak bunun sonrasında, Allah’tan korkmanı ve bana tabi olmanı isterim!
– Peki, nedir o, dedi Rukane.
– Şu gördüğün ağaç var ya, onu çağıracağım ve o da yanıma gelecek, dedi Allah Resülü (sallallabu aleyhi ve sellem).
– Peki, çağır öyleyse!
Büyük bir titizlikle Efendimiz (sallallabu aleyhi ve sellem) dur­muş, ağacı yanına çağırıyordu. Büyük bir dikkatle olacaklan izlemeye durmuş Rııkane’nin gözleri yerinden çıkacak gibi ol­muştu. Zira, Efendiler Efendisi’nin yanına çağırdığı ağaç, ye­rinden hareket etmiş; salına salına yanına geliyordu. Nihayet ağaç, Allah Resülü’nün önüne kadar gelince:
– Haydi, geldiğin yere geri dön, buyurdular ve bu sefer de aynı ağaç, geldiği yere geri döndü.
Zihni, darmadağın olmuştu Rükane’nin, Üstesinden gele­meyeceği bir gücün karşısında bulunduğunu fark etmişti; ama henüz son hamleyi yapabilecek iradeye sahip değildi.s?” Onun için, kendi kavminin arasına geri dönmeyi tercih edecekti.
Kavminin arasına gelmişti; ama hala yaşadıklannın tesiri altındaydı. Önce, başından geçenleri anlattı bir bir. Ardından da, halindeki garipliği soranlara şöyle diyordu:
-. Ey Abdimenafoğullan! Sizin şu arkadaşınızla bütün dünyayı büyüleyebilirsiniz; Allah’a yemin olsun ki ben, O’n­dan daha büyük bir sihirbaz görmedim.
402, Rükane, Mekke fethinden sonra Müslüman olacak ve Hz. Muaviye’nin hila­feti döneminde vefat edecektir. Bkz. İbn Abdi’l-Berr, İstiab, 2/507
403 Bkz. İbn Hişarn, Sire, 2/235, 236
Hz. Ebu Bekir’in Hicret Teşebbüsü
Efendimiz ve O’na tabi olanlar, Ebu Talib gibi bir hima­yeden yoksun kalınınca Mekke daha fazla tepki vermeye baş-
lamıştı ve bu tepkinin dozu her geçen gün artıyordu. Hedefte sadece Resül-ü Kibriya Hazretleri yoktu; O’nunla birlikte ha­reket eden herkesi hedef haline getirmişlerdi ve sürekli taciz ediyorlardı. Hz. Ebu Bekir de bundan nasibini alıyordu. Belli ki artık Mekke’de rahat yoktu. Hem, Habeşistan’a önceden gi­denlerin hayır haberleri geliyordu.
Çok geçmeden Hz. Ebu Bekir de, _hicret için Efendiler Efendisi’nden izin istedi. Talep rrıaküldü ve izin de verilmişti. Bulundukları yerde şiddet ve baskı artsa da yeryüzü genişti ve o da, dayısımn oğlu ile birlikte bir gün, Habeşistan’a doğ­ru hicret için yola çıktı. Tek arzusu, namazıarım baskı altında kalmadan kılabilmek ve içinden geldiği şekilde gürül gürül Kur’an’ını okuyabilmekti.
Bir müddet yol aldıktan sonra karşılarına eski dostu ve Mekkeliler katındaki değeri büyük insan İbn Düğunne çıka­geldi. Onun gibi saygın birisinin yola revan oluşunu görünce telaşla sordu:
– Nereye gidiyorsun?
– Beni, kavmim vatanımdan çıkmaya zorladı … İşkence ettiler ve maddi mudayaka içine almaya çalıştılar, diye cevap­ladı Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anlı).
Şaşırmıştı İbn Dügunne. Onun gibi faziletli, güzel ahlak sahibi ve herkesi kucaklayan, dürüstlüğüyle meşhur birisi na­sılolur da böyle bir sonuca zorlanabilirdi? Bu şaşkın1ığı keli­melerine de yansıdı:
– Niçin? Allah’a yemin olsun ki sen, yakınlarına iyilik ko­nusunda hepimizden önde bulunuyorsun, ihtiyacı olanlara yardım ediyor, iyilik yapıyor ve yoksulları gözetip kolluyor­sun. Hemen geri dön; çünkü artık sen, benim korumam altın­dasın, dedi.
Hz. Ebu Bekir’in gönlü Mekke’ de kalmıştı; Efendisi orada bulunurken Habeşistan hicretine nasıl tahammül edebilecek­ti!.. Onun gibi birisi, hemen Mekke’ye geri dönmeli ve bir ihti-
yacı olduğunda, Efendiler Efendisi’nin yanındaki yerini alma­lıydı. Zaten, maiyyetin mümtaz Sıddik’ine yakışan da bu değil miydi? Şimdi ise, tarihi bir fırsat çıkmıştı karşısına ve severek bu teklifi kabul etti.
Beraberce geri döndüler. Elinden tuttuğu Ebu Bekir’le birlikte Kabe’ye gelen İbn Dügunne, Mekke halkına şöyle hay­kırdı:
– Ey Kureyş topluluğu! Şüphe yok ki ben, Ebu Kuhafe’­nin oğluna eman verdim. Bundan sonra ona kimse kötü niyet beslemesin.
İbn Düğunne’nin hatınnı kıramayan Kureyş’in tek şartı vardı: Ebu Bekir, açıkta namaz kılıp Kur’an okumayacak; in­sanları da dine davet etmeyecekti.
Evinin bir köşesini ibadet yeri olarak ayırmıştı; namaz­lannı burada kılar, yanık sesiyle Kur’an okuyup gözyaşlany­la Rabbine burada yalvarırdı. Onun yönelişlerindeki bu sa­mimiyetin farkına varan bazı insanlar, etrafında toplanır ve okuduklanna kulak verip hareketlerini seyre dalardı. Bilhassa çocuklarla kadınlar ve köleler için artık burası, bir buluşma noktası haline gelmişti.
Tebliğdeki en etkin yoldu bu aynı zamanda ve Hz. Ebu Bekir de, bu yolu kullanarak farkında olmadan insanların gönlünü İslam adına kazanmaya başlamıştı.
Ancak bu durumun farkına çabuk vardı Kureyş. Hemen İbn Dügunne’ye gidip, onu durumdan haberdar ettiler:
– Şüphesiz sen Ebu Bekir’ e, bize eziyet etsin diye eman vermedin. Halbuki o, Kur’an okuyup namaz kılarken öyle et­kili, öyle güzel bir temsili var ki, çoluk çocuğumuzun, kadınla­nmızın dinini değiştireceğinden korkuyoruz, diyorlardı.
Aslında bu halleriyle onlar, Hzı’Ebu Bekir’in içinde bu­lunduğu halin güzelliğini de kabullenmiş oluyorlardı. Ancak inat ve taassup içindeki insan, bir türlü iyi ve güzelolana ula­şamıyordu. Onlann esas endişe edip korktukları konu, haki­kat karşısındaki zaaflarıydı ve bu sebeple, realiteyle yüz yüze gelmekten çekiniyor, etraflarındaki insanların da buna mutta­li olmasını istemiyorlardı.
Çok geçmeden yeniden geldiler İbn Dügunne’nin yanına: – Git ona ve evine girmesini söyle. Evinde dilediği gibi davransın, diyor ve başkalarının görebileceği yerde namaz kı­lıp Kur’an okumaktan vazgeçmesini talep ediyorlardı.
İbn Dügunne’yi de etkilemişlerdi. Geldi Ebu Bekir’in ya­nına ve şunları söylemeye başladı:
– Ey Ebu Bekir! Ben sana, kavmine eziyet edesin diye eman vermedim. Onlar, senin Kur’an okuyup namaz kıldığın mekan­dan rahatsızlık duyuyorlar. Bu halinle onlara eziyet ediyorsun. Evine gir ve orada istediğin gibi ibadetine devam et.
Zaten Hz. Ebu Bekir için, dini adına tebliğ yapamayıp in­sanların elinden tutamadığı, namazını kılıp Kur’an’ını açıktan okuyamadığı yerde, bir müşrikin garantörlüğü altında yaşa­maktansa Allah’ın inayetine sığırırnak daha maküldü. Aslanı zincire vurup bağlamak gibi bir şeydi bu. Halbuki insanlık on­dan hizınet bekliyordu ve Ebu Bekir de, zincirlerini bir kenara bırakıp, ardından meşakkat gelse de hizmet yolunu tercih edecekti.
Çok düşündü. Belki denileni yapsa, dinini yaşama konu­sunda bir problem yaşamayacaktı. Ancak, inandığı değerler, dinin bireysel bir inanç sistemi olmadığını haykırıyordu. Hem öyle olsaydı, Resülü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) niye bu ka­dar sıkıntıya katlanacaktı ki?. Ferdi mükellefiyetler arasında, başkalarının elinden tutup onları gerçekle yüz yüze getirmek de vardı. Onun gibi birisinin, bu durumda nasıl davranma­sı gerekiyorsa o da öyle hareket etti. Gitti İbn Duğunne’ye verdiği emanı iade edip Allah’ın hıfz ve koruması altına sığın­dığını ilan ederek geri döndü.404
Ne var ki, o günün Mekke’sinde böyle bir ilan, bela ve mu­sibetlerin sağanak olup yeniden yağması anlamına geliyordu.
Artık dar alandan çıkmıştı ve Rabbine kulluk vazifesine çoğunlukla Kabe’de devam etmeye çalışıyordu. Ancak bu, bel­li ki kolayolmayacaktı. Kureyş’in eski hiddeti yeniden canlan­mıştı ve artık güvencesi de kalmayan Ebu Bekir’i yakın takibe almışlardı.
Bir gün Kabe’de durmuş namaz kılıyordu. Kureyş’in se­fihlerinden birisi yanına yaklaştı ve yerden avuçladığı toz ve toprağı, hakaret dolu sözlerle secdede Rabbiyle baş başa olan Ebu Bekir’in üstünden boşaltıverdi.
Bu arada yanlarından, Kureyş’in ileri gelenlerinden bir başkası geçiyordu. Üstündeki toz ve toprağı temizlerneye ça­lışan Hz. Ebu Bekir’in gözleri de, kendisini istihzai tavırlarla süzen bu adama takıldı.405 Yaptığının kime ne zararı olabilir­di? Bu zulmü kim tasvip edebilirdi ki? İnsanlık adına belki bir değer kalmış olabileceği ümidiyle seslendi ona:
– Şu sefihin yapıp durduğu şeye bir baksan!
Ne çare ki, hitap ettiği kimse ondan daha az sefih değildi: – Bunu, başkası değil, sen yaptın kendine, diyordu. Sözde, İbn Dügunne’nin emanını bırakmak suretiyle bu duruma kendisinin davetiye çıkardığını söylemek istiyordu. Belki de, başka diyebileceği bir şey kalmamıştı ve bir şeyler demiş ol­mak için bu kelimeleri söylüyordu.
404 Buhari, Sahth, 2/804 (2175)
405 Bu şahsın As İbn van veya Velid İbnü’I-Muğire olduğu söylenmektedir.
Rabbi dışında yöneldiği hiçbir kapıdan fayda yoktu Hz. Ebu Bekir’in. Ve kaldırdı ellerini, şöyle yalvarmaya başladı:
– Ne kadar da merhametlisin ey Rabbim! Ne kadar da merhametlisin ey Rabbim! Ne kadar da merhametlisin ey Rabbim”
Bununla o, beyazı siyah; gündüzü de gece gibi göstermeye alışkın bu sefihlere karşı gazabıyla muamele etmeyen Rabbi­nin merhametindeki enginliği ifade etmiş oluyor ve isyanlan­na mukabil yine de engin rahmetiyle insanlan kucaklamasın­daki azamete olan hayranlığını ilan etmiş oluyordu.

Rum Diyarından Haber Var
Dünyanın hali, o günlerde de sakin değildi; kabileler ara­sında süregelen savaşlar, devletler arasında da devam edip du­rur ve bu hengamede birçok masum insan canından olurdu. Rümlarla Farslar arasında da benzeri durum söz konusuydu.
Bir gün, Mekke’ye yeni bir haber gelmiş ve Rümların Fars­lılar karşısında yenik düştüklerini ve neredeyse Şam’a kadar büyük bir toprak kaybettiklerini söylüyordu. Hatta, bu büyük yenilgi ve Farslılann takibi sonucunda, Bizans kralı Hirakl, İs­tanbul’a kadar gelmek zorunda kalmıştı. Olaya şahit olanlar, artık Rfımların bir daha toparlanıp yeniden savaşamayacakla­nnı söylüyorlardı. Mekke müşriklerini sevindiren bir haberdi bu. Çünkü onlar, kendileri gibi müşrik olduklan için Farslılann tarafını tutuyor ve ehl-i kitap olduklan için de Müslümanlara daha yakın duran Rümların yenilmesini gönülden arzuluyor­Iardı. Bunun için şöyle diyorlardı:
– Rumlar da kendilerinin kitap ehli olduğunu söylüyor; ama bugün Farslılar onlara galip geldi. Sizler de, Nebi’nize in­dirilen kitap sebebiyle bize üstünlük sağlayacağınızı söylüyor­sunuz! Unutmayın; nasıl ki Farslılar, ehl-i kitap olan Rumlara karşı galip gelmişlerse bizler de sizlere galip gelecek ve her zaman üstünlük sağlayacağız.
406 İbn Hişam, Sire, 2/218
407 Suyüti, Esbabii’n-Niizül, s. 227; Vahidi, Esbabü Nüzüli’l-Kur’an, s. 354
Bir haber de semalar ötesinden geliyordu:
– Elif, lam, mim. Rümlar, Arap topraklanna yakın bir yerde mağlüp oldular. Ama, bu yenilgilerinden sonra, birkaç yıl içinde yeniden toparlanıp galip gelecekler. İyi bilin ki, iş­leri karara bağlama yetkisi, işin başında da sonunda da Alla­h’a aittir. Mü’minler de o gün, Allah’ın verdiği zafer sayesinde büyük bir sevinç yaşayacaklar! Zira Allah, dilediğini muzaffer kılar. Çünkü O, mutlak galiptir; sınırsız merhamet ve ihsan sahibidir.”
Semadan gelen haber, hiç de öyle müşriklerin sandıklan gibi değildi; bugün Rumlar adına bir mağlfıbiyet söz konusu olsa bile, yakın gelecekte Rumlar yeniden toparlanacak ve Farslılara karşı büyük zafer kazanacaklardı. Ve o gün, Müslü­manlar açısından da bir zafer söz konusuydu.
Şimdi mesele, ayrı bir boyut daha kazanıyordu. Hz. Ebu Bekir’le karşılaşan Mekke müşrikleri şöyle diyeceklerdi:
– Ya Ebü Bekir! Duyduğumuza göre senin arkadaşın, bir­kaç yıl içinde Rümların, yeniden Farslılara galip geleceklerini söylüyormuş!
– Evet, dedi Ebu Bekir. Bunu söylerken de, zerre kadar te­reddüdü yoktu. Allah ve Resülü demişse bu, mutlaka olurdu.
408 Bkz. Rum, 30/1-5
Ancak, adamlar aynı şeyi düşünmüyorlardı. Bir nebze, kendilerince eğlenmek istiyorlardı:
– Bizimle iddiaya girmeye var mısın, dediler. Tereddüdü yoktu ve hemen:
– Evet, dedi Hz. Ebu Bekir. Henüz bu konuda bir hüküm varid olmamıştı zira. Derken, altı yıl üzerinde anlaştılar; ki­min dediği olacaksa o, karşı tarafa on deve verecekti.
Hz. Ebu Bekir, Allah Resülü’nün sadık dostuydu ve bu hadiseyi O’na anlatmamak olmazdı. Geldi huzura ve her şeyi anlattı bir bir. Konuya muttali olan Efendiler Efendisi’nin de birtavsiyesiolacaktı:
– Süreyi uzat ve develerin sayısını artır!
Çünkü, ayette geçen ‘birkaç sene’ ifadesi, on yıla kadar ge­çen zamanı ifade ediyordu.
Efendiler Efendisi’nden bu teminatı da alan Hz. Ebu Be­kir, hemen Mekke müşriklerinin olduğu yere geldi:
– Sizin için bu sürenin, dokuz yılolarak kabul edilmesin­de ve develerin adedinin de artınlmasında bir problem var mı, diye soruyordu.
O kadar eminlerdi ki, dokuz değil, on dokuz sene bile olsa, tereddütsüz kabul ederlerdi ve herkesin katılımıyla dokuz yıl içinde olacaklara karşılık yüz deve mukabilinde ciddi bir iddi­aya giriyorlardı.”
Sevde Validemizle İzdivaç
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem’in yaşı elliyi geçmişti ve buna rağmen her geçen gün yükü daha da ağırlaşıyordu. Üstelik kerim zevcesi Hz. Hatice de vefat etmiş, kızlarıyla yalnız kalakalmıştı. O’nun bu halini uzaktan seyreden ve yaşadıkla­rını hesap ederek alternatif çözüm arayan Osman İbn Maz’ü­n’un hanımı Hz. Havle Binti Hakim, yanına gelecek ve hane­sinde kendisine destek olacak bir kadınla evlenmesi gerektiği konusunda ısrar edecekti. Alternatifini de kendisi sunuyordu:
Sevde Binti Zem’a ile Aişe Binti Ebi Bekir.
Teklif makul gözüküyordu; bir tarafta müşriklerin Onca baskı ve zulümleri, diğer yanda Hz. Hatice’nin boynu bükük emanetleri duruyordu.
409 Bkz. Taberi, Tefsir, 10/162; İbn Kesir, Tefsir, 3/560; Tirmizi, Sünen, 5/344 (3194). Aradan dokuz yıl geçecek ve gerçekten de Rümlar, yeniden toparlanıp FarsIılarla savaşacak ve bu savaşın galibi de Rümlar olacaktı. Mü’minlerle Mekke müşriklerinin arasında yaşanan Bedir Savaşı da aynı günlere denk gelecekti.
Evet, teklif makul gözüküyordu, Her ikisi de yakından ta­nıdığı isimlerdi. Efendiler Efendisi’ni derin bir sükût almıştı ve bu sükütu ‘evet’ olarak algılayan Hz. Havle, hemen hare­kete geçecek ve üstüne düşeni yerine getirebilmek için her iki adayı da ziyarete başlayacaktı. İlk adım olarak, niyetlerini yoklamayı hedefliyordu.
İlk Önce Sevde Binti Zem’a’nın yanına geldi. Hz. Sevde, kocası Sekrôn İbn Amr ile birlikte Habeşistan’a hicret etmiş ve Hz. Sekrôn’ıiı burada vefat etmesiyle birlikte Mekke’ye geri gelmişti. Yaşını başını almış, ağırbaşlı, olgun, oturaklı ve gü­venilir bir kadındı. Çile ve mihnetlerle dolu bir hayat yaşamış, her şeye rağmen inançlanndan hiç taviz vermemişti. Ahirete ait meyveleri dünya hayatında tüketmeye talip değildi ve ba­şına gelebilecek her türlü sıkıntıya karşı sabırla mukabelede bulunup dayanmaya kararlıydı.
Şimdi ise, hiç beklemediği bir anda, mii’minlerin annesi konumuna yükselme fırsatı geliyordu ayağına. Aynı zamanda böyle bir teklif, dul ve kimsesiz kalan Hz. Sevde’ye de sahip çı­kılması anlamına geliyordu. Buna mukabil o da, bu en sıkıntılı günlerinde Efendimiz’in yalnızlığını paylaşmış olacaktı. Ger­çi, kocasının acısı hala yüreğinde duruyordu; ancak bu teklif, her türlü acıyı dindirecek ve bütün sıkıntılannı unutturacak mahiyetteydi. Şakası yoktu; her türlü kıymetin uğrunda feda edildiği Allah Resülü’yle aynı yastığa baş koymanın teklifiydi bu! Böyle bir teklife ‘evet’ dememek olur muydu hiç? Ancak, bu kararı tek başına veremezdi. Önce Hz. Havle’yi, olurunu alması için yaşlı babasına gönderdi.
Adamın yanına gelen Hz. Havle, cahiliyye döneminde yaygın olan selam türüyle yaşlı babaya selam verdi:
– Kim o, diye tepki veriyordu ihtiyar.
– Havle Binti Hakim, diye cevapladı Hz. Havle ve aralarında şu konuşma geçti:
– N e istiyorsun? Niye geldin?
– Beni, Abdullah’ın oğlu Muhammed gönderdi; Sevde’yi kendisine istiyor.
– Kerem sahibi bir denklik! Peki, senin arkadaşın buna ne diyor?
– Olumlu bakıyor!
– Onu bana çağır!
Aynı zamanda bu, babanın da olurunun alındığı anlamı­na geliyordu. Hemen Sevde Binti Zem’a’nın yanına gidildi ve babasının huzuruna gelmesi söylendi. Bir müddet sonra Sev­de, babasının huzurundaydı. Babası sordu:
– Bu kadın, seni Abdullah’ın oğlu Muhammed’in talep ettiğini söylüyor. Bilirim ki O, kerem sahibi bir denktir. Seni O’nunla evlendirmemi sen de istiyor musun?
Bu, cevabı daha baştan belli olan bir soruydu ve Hz. Sev­de hiç beklemeden:
– Evet, diyecek ve böylelikle Efendimiz de aile meclisine davet edilerek bir nikâh gerçekleşmiş olacaktı.
Aradan birkaç gün geçince, evlilik sürecinde Mekke’de ol­mayan kardeş Abdullah İbn Zem’a da dönmüş ve hadiseden haberdar olmuştu; kendi iradesi dışında kız kardeşi Muham­medü’l-Emin’le nikâhlanmıştı! Bir türlü kabullenmek istemi­yor, üstüne başına toprak saçarak tepkisini dile getiriyordu.”
Beri tarafta ise, Hz. Sekran’ın kardeşi ve her defasında bir akrabasını Efendimiz’e kaptıran (l) Süheyl İbn Amr, bu evliliğe şiddetle karşı çıkıyor; ailesinden bir ferdin daha gidip Allah Resülü’yle aynı mekanı paylaşması karşısında, her za­manki gibi şiirinin dilini de kullanarak tepkisini dile getiriyor­du. Çünkü bu güne kadar, kardeşleri Selit, Hôtıb ve Sekrôn’uı yanı sıra; kızı Ümmü Gülsüm ile damadı Ebu Sebre de gidip
410 Daha sonra Abdullah İbn Zem’a da Müslüman olacak ve o gün yaptığı bu ha­reketten dolayı her fırsatta duyduğııüzüntüyü dile getirecekti. Bkz. Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, 24/30 (80)
Resülullah’a teslim olmuştu. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de oğlu Abdullah gidip Müslüman olmuştu. Tam onu kur­tardım (!) derken bu sefer de küçük oğlu Ebu Cendel’i elinden kaçırmak üzereydi. Her geçen gün, etrafındaki dayanak nok­talan teker teker kayıp gidiyor ve bu gidiş de, Süheyl’i fazla­sıyla tedirgin ediyordu.
Ancak bu çabalar bir sonuç vermeyecek ve Allah Resü­lü (sallallahu aleyhi ve sellern), yine Süheyl’in kardeşi Hôtıb İbn Amr’ın vekaletiyle, Mekke günlerinin birinde bir Ramazan akşamı Hz. Sevde validemizle evlenecekti. Böylelikle Efendi­miz (sallallahu aleyhi ve sellern), Hz. Hatice validemizden sonra ilk defa başka bir kadınla hayatını birleştirmiş oluyordu.s”
Bu arada Hz. Havle, Hz. Ebu Bekir’in evine de gelmiş ve hanımı Ümmü Rüman’a da şunlan söylemişti:
– Ey Ümmü Rümanl Allah’ın sana olan bereket ve ihsanı neden bu kadar bol ki?
– Neden ki o, diye karşılık verecekti Ümmü Rüman, Çün­kü henüz, konudan habersizdi. Hz. Havle de zaten bunu bek­liyordu ve ekledi:
– Beni size Resülullah gönderdi; kızınız Aişe ile nikahlan­mak istiyor.
Ümmü Rüman için bundan daha büyük bir bahtiyarlık olamazdı; ancak, bir tereddüdü vardı:
– Bu, O’nun için uygun mu ki? Şüphesiz o, O’nun karde­şinin kızı!
411 İbn Sa’d, Tabakat. 8/53. Yıllar sonra Hz. Sevde, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellernl’in kendisini boşayacağı zannıyla, “Ne olur, beni boşama ve ya­nından ayırma! Önemli değil, Seninle olan günümü de Aişe’ye tahsis et.” diyecek ve Allah Resülii’nden ayrılmaktansa nikahı baki kalmak şartıyla, O’nunla birlikte yaşama hakkını tamamen Hz. Aişe validemize devredecek ve bu evlilik, bundan böyle sadece görünürde; ama ila yevmilkıyame devam edecekti. Bkz. İbnü’l-Esir, Üsiidü’l-Ğabe, 7/157, 158
İki insan birbirine bu kadar yakın olunca demek ki, sanki aralannda bu türlü bir izdivacın da olmayacağı şeklinde bir anlayış gelişmişti. Böyle bir tepki karşısında Hz. Havle de te­reddüt geçirmiş ve Resülullah’ın yanına dönüp, olup bitenleri anlatmıştı. Buyurdular ki:
– Git ve ona, “Ben senin kardeşinim. sen de Benim kar­deşimsitı; ancak bir şartla ki bu, İslôm kardeşliğidir ve senin kızınla benim nikôhlanmamda bir engel yoktur.” de!
Hz. Havle, yeniden Hz. Ebu Bekir’in evine gelecek ve ken­disine denilenleri yapacaktı. Bunun üzerine Ümmü Rüman:
– Mut’ım İbn Adiyy, onu oğlu Cübeyr için istiyordu; son durum nedir bilmiyorum! Vallahi de Ebu Bekir, birisine söz verdiği zaman asla sözünden dönmez, dedi. Bunun için, Ebu Bekir’in gelişini beklemekten başka çare yoktu.
Nihayet o da gelmiş ve meseleye muttali olmuştu. Resülul­lah (sallallalıu aleyhi ve sellem) ile akraba olmak ne büyük onurdu! Ancak, yanm ağız da olsa, Mut’ım ile aralannda bir konuş­ma geçmişti. Önce işin burası netleştirilmeli ve diğer adım­lar bundan sonra atılmalıydı. Hiç vakit geçirmeden doğruca Mut’ım’ın evine geldi. Ebu Bekir’in geldiğini görünce hanımı Ümmü Sabiy, ileri atıldı:
– Ey Ebu Kuhafe’nin oğlu! Seninle dünür olunca mutlaka bizim arkadaşı da sen, kendi dinine davet eder ve kabul etti­rirsin herhalde, diyordu.
Açıktan bir alay söz konusuydu kadının cümlelerinde.
Aynı zamanda bu, seninle biz, bu din farklılığı olduğu süre­ce asla dünür olamayız anlamına geliyordu. Hz. Ebu Bekir, Mut’ım’a yöneldi:
– Onun dediklerine sen de katılıyor musun, diye sordu.
– Hayır, o kendi fikrini söylüyor, diyordu Mut’ım.
Aralarında bir müddet daha konuşunca ortaya çıkan so­nuç, İbn Adiyy ailesinin Aişe konusundaki düşüncelerinin henüz netleşmediği istikametindeydi. Demek ki ortada, ne veril­miş bir söz, ne de bunun için bir talep vardı.
Efendimiz’le bu kadar yakınlıktan sonra şimdi, bir de ak­raba olma imkanı duruyordu önünde. Hz. Ebu Bekir’in, rüya­lannda bile göremeyeceği bir husustu bu; en yakınında olma­yı bir de böyle bir akrabalık bağıyla güçlendirecek ve bundan böyle O’ndan hiç aynlmayacaktı. Çıktı Mut’ım’in yanından ve doğruca evine geldi. Onun gelişini bekleyen Hz. Havle’ye müj­deli haberi verecekti. Ve böylelikle, Ebu Bekir ailesi için yeni bir süreç daha başlamış oluyordu. Bu, bir sözlenme manası taşıyordu ve bu evlenme, ancak Medine’ye hicretten yedi ay sonra gerçekleşecekti.

Bir Alacak Tahsili
Bütün olanlara rağmen bir taraftan da, Mekke’deki ticari hayat kendi seyrinde devam ediyordu. Bir gün, İrôş denilen bölgeden Kehle adında bir adam gelmiş ve devesini Ebu Ce­hil’ e satmıştı, Aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen Ebu Cehil, paranın üstüne yatmış, bir türlü adamın parasını vermiyordu. Gidip gelmelerden bunalan İraşlı zat, bir gün Ku­reyş arasında yüksek sesle bağırmaya başladı;
– Ey Kureyş topluluğu! Ebu’l-Hakem İbn Hişam’a kar­şı bana kim yardım edecek? Ben, hem garip biriyim hem de uzun yoldan geldim; bu adam benim hakkımı gasp etti ve ver­miyor!
Bu sırada Allah Resülü de, Kabe’de bulunuyordu. Arala­nndan birisi O’nu göstererek:
– Şu adamı görüyor musun? Onlar, getirip söylediklerin­den dolayı O’nunla aralannda anlaşmazlıkyaşıyorlar. O’na git ve sana O yardım etsin!
412 Bkz. Hakim, Müstedrek, 2/181 (2704)
Adam, mağdurdu ve bulduğu her bir dala, yeni bir ümit diye tutunuyordu. Doğruca denilen adrese geldi ve durumunu arz etti. Kendisinden bir şey istenilir de Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), hiç ‘hayır’ der miydi? İraşlı adamla birlikte aya­ğa kalktı ve doğruca Ebu Cehil’in evine yöneldi.
Gelişmeleri seyreden Kureyş, biraz sonra yaşanacaklan kaçırmak istemiyordu. Zira onlara göre Ebu Cehil, yaş tahtaya basmaz ve kapısına geldiklerine bin pişman ederdi! Aralann-
dan birisini görevlendirdiler:
– Sen git ve neler olacağını takip edip bize anlat, diyor­lardı.
Nihayet, Efendimiz ve İraşlı zat Ebu Cehil’in kapısına ka­dar geldiler. Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), kapıyı çalma­ya başladı:
– Kim o, diyordu Ebu Cehil, öfke ve hiddet tonlu bir sesle.
– Muhammed, diye cevapladı Efendimiz (sallallahu aleyhi ve
sellern). “Dışan çık da görüşelim!”
Şiddetle kapı açılmıştı; ancak, kapıyı açar açmaz Ebu Cehil’ de büyük bir değişim yaşanmaya başlamıştı. Sanki az önce içeriden yüksek perdeden bağıran ve hiddetle kapıyı açan o değildi! Bir anda, yelkenleri suya indirivermişti! Yüzü saranp solmuş, teninde renk kalmamıştı!
Efendiler Efendisi, olanca sükunet ve teenni ile: – Bu adamın hakkını ver, dedi.
– Tamam, bekleyin getiriyorum, diyordu Ebu CehiL. San-
ki, bugüne kadar borcunu bir türlü vermek bilmeyen adam Ebu Cehil değildi. İraşlı adam da, Kureyş’in gönderdiği şahıs da şaşkınlıktan ne diyeceklerini bilemez olmuşlardı. Çok geç­meden de, içeri giren Ebu Cehil, elinde devenin parasıyla bir­likte dışan çıktı ve İraşlıya olan borcunu ödedi.
Kureyş’in gönderdiği adam da geri dönmüştü, bir nebze eğlenip de gülüşmek isteyen Kureyşliler soruyorlardı:
– Anlat bakalım, neler oldu?
– Acaip, çok acaip şeyler gördüm, diye anlatmaya başladı adam.
– Vallahi de O, gitti ve sadece Ebu’l-Hakem’in kapısını çaldı. Dışan çıkan Ebu’l-Hakem’e de sadece:
– Bu adama hakkını ver, dedi. O da:
– Tamam, bekleyin getiriyorum, diyerek evine girdi. Ve biraz sonra da devenin parasını getirip adama verdi!
Kureyş’in merakı iyiden iyiye artmıştı; nasıl olur da Ebu’l­Hakem gibi dirayetli ve şeytan} bir zekaya sahip birisi, sadece bir istemeyle, yıllarca vermediği parayı getirip bir anda vere­bilirdi? Duyduklanna bir türlü inanmak istemiyorlardı.
Nihayet, Ebu Cehil de yola çıkmış yanlanna geliyordu.
Gelişini görür görmez sordular:
– Yazıklar olsun sana! Neler oluyor sana böyle? Vallahi de bugüne kadar senin, böyle bir şey yaptığına şahit olmamıştık!
Hala, yaşadıklannın tesirinden kurtulamadığı her halin­den belli olan Ebu Cehil konuşmaya başladı:
– Yazıklar olsun size! O adam, kapıma öylesine bir şid­detle vuruyordu ki, çıkardığı gürültü korku olup yiireğime iş­liyordu. Daha sonra da dışan çıktım. Bir de ne göreyim; başı­nın üstünde şaha kalkmış bir deve duruyor. Bugüne kadar ne onun tırnaklan gibi bir deve tırnağı gördüm, ne onun dişleri gibi bir deve dişine şahit oldum, ne de onun başı kadar büyük bir deve başına rastladım! Vallahi de, şayet parayı getirip ver­memiş olsaydım, oracıkta beni yiyip bitirecektil-<'
Mekke'de bir mucize daha yaşanıyordu. Efendimiz'in Hak adına haksızlığa karşı duruşu elbette yeni değildi; risalet öncesinde Hılfii'l-Fudtil adıyla bir araya gelişleri hatırlatan bir hareketti buve silinmernek üzere zihinlere nakşedilecekti.
413 Muhammed İbn Yusuf es-Salihi, Sübülü'l-Hiida ve'r-Reşad, 2/4ı9
Habeşistan'dan Gelen Yirmi Kişi
Habeşistan'a giden mü'minlerin hicretiyle birlikte Efen­dimiz'in haberi oralara da ulaşınca, bizzat huzurda bulunma niyetiyle bir grup yola çıkacak ve Mekke'ye kadar gelecekti.
Efendimiz'i, Kabe'de ibadetle meşgul buldular ve yanı­na yaklaşarak huzurunda oturup uzun uzadıya konuşmaya başladılar. Etraflanna toplanan Kureyşliler de, olup biten­leri seyrediyorlardı. Maksatlannı arz edip de Efendimiz'den alacaklannı aldıktan sonra Allah Resülü (sallallalıu aleylıi ve sel­lem), onlan Allah'a kulluğa çağırıp Kur'an ayetlerini okumaya başladı. Okunan ayetleri dinlerken, gözyaşlannı tutamamış, içtenlikle ağlıyorlardı. Allah'a davet olur da onlar geri durur muydu hiç? Hemen imanlannı ikrar edip davete icabetle Ha­k'tan gelen her şeyi tasdik ettiler; kitaplarımızda anlatılanlar da işte buydu, dereesine bir kabul yaşanıyordu Mekke'de.
Aynlık vakti gelip de huzurdan kalkınca, bir grup insanla birlikte Ebu Cehil yollannı kesti ve:
– Yazıklar olsun size! Ne kötü bir kafilesiniz! Kendi di­ninizden olan arkanızdakiler sizi buraya gönderdikleri halde siz, bir adamın sözüne kanarak dininizden dönüyor ve on­lan yüz üstü bırakıyorsunuz! O'nunla ne konuştunuz ki, iki kelamla dininizi değiştirip O'nun dediklerini kabulleniyorsu­nuz? İşin doğrusu, sizden daha ahmak bir kafileyle hiç karşı­laşmadık, diyordu.
414 Bazı rivayetlerde bu insanlann, Necranlı olduklan söylenmektedir.
Ne garip bir durumdu? Işık kaynağının yanında duruyor­du; ama karanlığın en koyu tonunu tercih etmiş cehalet yu­dumluyordu. Böyle bir adama, ancak acınırdı. Aslında, böy­lesi bir yaklaşımın cevabı, sadece süküttu; ama onlar yine de şunlan söylediler:
– Allah'ın selamı üzerinize olsun! Cehalette biz sizinle yarışamayız; bizim anlayış ve tercihlerimiz bize ait, sizinkiler de size! Kendimiz adına biz, sadece hayır talep ediyoruz!
Yine, yeni bir vahiy gelmiş ve bir durumu haber veriyor­du:
– Daha önce kendilerine Kitap verdiğimiz ilim sahipleri, buna da Kur'an'a da inanırlar. Kendilerine Kur'an okununca, "Ona iman ettik, o, Rabbimizden gelen gerçeğin ta kendisi­dir. Biz zaten daha önce de Allah 'a teslim olmuş kimselerdik" derler. İşte onlar, gösterdikleri sabır ve sebattan dolayı çifte mükafat alırlar. Onlar, kötülüğü iyilikle mukabele ederek sa­varlar ve kendilerine nasip ettiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. Anlamsız ve çirkin söz işitince de, yüzlerini çevirip ondan uzak durur ve, "Bizim işlerimiz bize, sizinkiler de size aittir; selam olsun size, hoşça kalın! Biz, cahillerle arkadaş­lık etmeyi hiç arzulamayzz." derler.
İşte Kur'an, bu kadar toplumun içinde ve insan unsuruyla bütünleşmiş, ihtiyaç endeksli ve gelişen olaylara paralel nazil oluyor; insanlar da ona bakarak kendilerine çekidüzen veri­yorlardı. Bu insanlar, Hristiyan'dı ve aralarında bulunan ruh­ban ve kıssisler sebebiyle olgunluk gösteriyor ve imanı kabul­lenmede, diğer insanlara nispetle daha önde görünüyorlardı. Böyle olunca, meveddet ve muhabbet yönüyle Müslümanları daha çok seviyor ve Kur'an dinlerken de, Hak adına ortaya konulanıardan dolayı duydukları haşyetle göz yaşı döküyor­lardı.416
415 Kasas, 28/52-55. Bu ayetlerin, Necaşi ve arkadaşlan hakkında indiğine dair de rivayet vardır. Bkz. Muhammed Yusuf es-Salihi, Sübülü1-Hüdil. ve'r­Reşad, 2/421
416 Bkz. Maide, 5/82, 83

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: