Yaşar Tunagür Hocaefendi

Onun yaptığı o coşkun konuşmalar, o güne kadar duyduğum en içten ve en samimi konuşmalardı. Hutbelerinde muhakkak sahabeden örnekler verirdi. Ben zaten sahabe aşığı idim. Bu da beni onu dinlemeye koşturan sebeplerden biriydi.

  • @YasarTunagur

  • Kategoriler

  • Güncelliğini yitirmiş bazı konular kaldırılmaktadır (Ücetsiz site olmasından dolayı kısıtlama yapılıyor) anlayışınız için çok teşekkürler
    Sitemizdeki linkleri veya Videoları açamayanlar Dns lerini 208.67.222.222 208.67.222.220 Yapsınlar

İSRÂ VE MİRAÇ

Posted by tunagor 05/06/2013

Hira’daki vuslattan bu yana on bir yıl geçmişti. Takvim­ler, Recep ayının yirmi yedisini gösteriyordu. Bu süre içinde çok gayret edilmiş; ama Mekke akıl almaz bir tepki gösterip bu gayretlere müspet cevap vermemişti. Gerçi, müspet cevap verenler de yok değildi; ama, imanla bütünleşmeleri adına ortaya konulan ölümüne gayretlere karşılık, bırakın müspet cevap vermeyi, koşarak gelmeleri gerekiyordu! 434 İsra ve miraç, Kur’an ve sahih sünnetle sabit mütevatir bir mucizedir. Bu se­yehate Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), ruh ve bedeniyle birlikte gitmiş, Cibril’i de geride bırakarak nail olduğu olağanüstü iltifatlara rağmen yine ümmetinin arasına dönerek onlar için de, günde beş vakit eda edilecek bir miraçla yükselme ufkunu ortaya koyup kapıyı da sonuna kadar aralık bırakmıştır.

Bilhassa Kur’an açısından bakıldığında konuyla ilgili ayetlerin müphemiyet içinde meseleyi ele aldıkları göriilmektedir. Zira bu, imanı bir meseledir ve imanın dürbünüyle hareket edilmeden kavranılması zor bir hadisedir. Belki de, iradenin elinden ihtiyarı almamak için Yüce Mevla, isra ve miraçla ilgili ayetlerde, sadece güçlü bir imanla bakanların anlayabileceği bir üslup kul­lanmış ve böylelikle, sınırlı alanda bocalayan aklına meseleyi onaylatama­yan1ar için de merhamet kapısını açık bırakmıştır. Aksi halde, sarih ayetiri ifade ettiği manayı inkar eden, şüphesiz bu rahmetten mahrum kalacak ve bu mahrumiyet ise, o insanı her şeyden mahrum edecekti.

Çünkü Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), kendi adına yaşamıyor; can alıcı düşmanlannın bile iman şerbetinden kana kana yudumlaya­bilmeleri için elindeki bütün imkanlan ortaya koyuyor ve bu­nun için de hemen her gün kapı kapı dolaşıyordu.

Alkışlanması gereken bu gayretlerin gördüğü muamele de ortadaydı; bilhassa Ebu Talib ve Hz. Hatice’nin vefatından sonra Mekkelilerin takındığı tavır, Taif’te yaşadıklan ve tek­rar geri döndüğünde insanlann, mübarek yüzüne ekşimeleri pak ruhunu sıktıkça sıkmıştı ve bu bunaltan ortamda Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), kendini ancak ilahi rahmetin sıcak iklimine atarak bir teselli bulabiliyordu. Zaten, bu rah­met meltemleri de olmasa, Mekke’nin kasveti kaldınlacak gibi değildi!

Derken bir akşam Efendiler Efendisi, amcası Ebu Talib’in kızı Ümmü Hani’nin evinde bulunduğu bir sırada, evin tavanı adeta birden açılmış ve buradan yanına Cibril-i Ebrnin nüzül etmişti.435 Belli ki bu seferki geliş, öncekilerden çok farklıydı. Yanında, daha önceki peygamberlerin de üzerine bindikleri, merkepten biraz büyük, kahrdan da bir miktar küçük boyda ‘Burak’ adında bir binek vardı. Belli ki, bir davet vardı ve Cib­ril de, bu davete muhatap olan en kutlu misafiri almak için gelmişti; Sultan-ı Resül, Şah-ı Mümecced, biçôrelere devlet-i sermed, divan-ı ilahide seramed, Ahmed ü Mahmud u Mu­hammed (sallallahu aleyhi vesellem), Hakk’ın özel davetlisi olarak, gökler velimesine çağnhyordu.

435 Bazı rivayetlerde bu hadisenin başlangıç yeri, Ümmü Hani’nin evi değil de Kabe olarak anlatılmaktadır. Muhtemelen, Ümmü Hani’nin evinde bulun­duğu o akşam Allah Resı1lü (sallallahu aleyhi ve sellern), ibadet maksadıyla Kabe’ye gelmiş ve bir müddet ibadet ettikten sonra Hatim denilen yerde bu hadise vuku bulmuştu.

Demek ki bugüne kadar yaşanan mukaddes hüzne, Al­lah tarafından lutfedilmiş bir ikram vardı ortada … Vicdanın­da duyup hissettiği gerçekleri, göz ve kulağıyla da müşahede edebilmesi için Allah (celle celahıhü), kulu Muhammed Mustafa’yı Mekke’den alacak ve kim bilir ne sırh bir yolculuğa çı­karacaktı.

Ancak, bu yolculuk öncesinde, süt annesi Halime-i Sa’di­ye’nin yanında yaşadığı hadiseye benzer bir ameliye gereki­yordu. Onun için Cibril-i Emin, Efendimiz’in göğsünü yardı ve içini Zemzem suyu ile yıkadı; ardından da, altın bir kase içinde, elinde tuttuğu iman ve hikmetle göğsünü doldurarak kapattı. Sonra da, semanın emini Cibril, insanlığın emini Hz. Muhammed Mustafa’nın elinden tutarak tarifi imkansız bir yolculuğa başladı.

İsra

Üzerine bindiği Burak, öyle hızla hareket ediyordu ki, her defasında adımını, ufukta gözüken son noktaya atıyor ve şim­şek hızıyla mesafe alıyordu. Daha üzerine binmekle birlikte mekan değişmiş ve bir çırpıda Mescid-i Aksd’ya gelivermişler­di. Tuttu ve daha önceki peygamberlerin bağladığı yere bağla­dı Burak’ı. Ardından da, namaz kılmak için mescide yöneldi.

Bugüne kadar risalet vazifesini yerine getiren Allah’ın en seçkin kullan burada toplanmış, risalete mühür olan Zat’ı bekliyorlardı. Gelişini görünce selam ve tahiyyelerle sinelere basıldı Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ardından da, dünyanın en önemli meselesi için yeniden saf tutuldu; bütün peygamberler, aynı safta kenetlenmiş; iki rekat namaz kıla­caklardı. Peygamberlik aleminİn imamını bekliyorlardı. De­mek ki İbrahimi çizgi, artık Hz. Muhammad’de noktalanacak ve bundan sonrasını, bütün peygamberler namına sonuna ka­dar O yürütecekti. Zaten, başka bir belde yerine buranın terci­hinde de böyle bir mana vardı; belli ki Hakk’ı temsil meselesi, peygamberlere dayelik yapmış bu mekandan artık alınıyor ve yüzler bundan sonrası için Mekke’ye çevriliyordu. Meseleye, miraçtaki süreçte karşılaşacağı peygamberler açısından bakıl­dığı zaman da aynı konu dikkat çekecek ve ümmetler arasında yaşanacak bir birliktelik adına, geleceğe yönelik bir umut olacaktı.

Derken, safların en önündeki yerini aldı Habib-i Zışan Hazretleri … Günü gelince insanlığın yeniden, Allah’ın ilk ya­rattığı bu çizgide saf tutacağının sembolüydü bu. Âdem’in ço­cuklannın, yeniden Hz. Âdem toprağında kaynaşacaklannın resmi, tevbe ederken şefaatini dilediği Zatın da imametinin tesciliydi aynı zamanda … Peygamberler O’nun arkasında saf bağladığına göre demek ki, o peygamberlerin ümmeti de gün gelecek O’nun arkasında namaza duracaktı!

Namaz sonrası önüne üç kase konulmuştu; birinde süt, diğerinde su ve bir diğerinde de içki vardı. Bunlardan birisini tercih etmesi isteniyordu. Tereddütsüz, içinde süt olan kaseyi tercih etti Efendiler Efendisi! Bu tercih, Cibril-i Emin’i de he­yecanlandırmıştı ve:

– Bunu tercih etmekle Sen, hidayeti tercih etmiş oldun ve Senin ümmetin de hidayet üzere olacak, demişti. Çünkü bu, re aliteyi iyi okumanın bir neticesiydi ve seçilen tercih de, fıtratı ifade ediyordu. Bu arada orada yankılanan ses de, aynı şeyleri söylüyordu:

– Şayet su tercih edilmiş olsaydı, ümmeti de kendisi de boğulurdu. İçki tercih edilmiş olsaydı, ümmeti de kendisi de yoldan çıkar taşkınlık içine düşerdi. Sütü tercih ettiğine göre, ümmeti de kendisi de hep hidayet üzere olacak!436

Mi’raç

Sürprizler, sadece Mescid-i Aksa’da yaşananlarla sınır­lı değildi; tuttu Cibril, O’nu semalar ötesi alerrılere seyahate davet etti. Bir anda, mekan başkalaşmış ve iç içe sırlarla dolu doyumsuz bir yolculuk başlamıştı. Katbekat semaya yükseli­yor ve her yükseldikleri semada ayrı bir merasim yaşıyorlardı.

436 Bkz. İbn Hişam, Sire, 2/242, 243

Cibril-i Emın, ilk semanın kapı tokmağına dokununca içeri­den bir ses gelmiş ve semanın hazini ile aralannda şu konuş­malar geçmişti:

– Sen kimsin?

– Cibril!

– Yanında kim var?

-Muhammed!

– O peygamber mi?

-Evet, O peygamber!

Şifreler tamamdı ve sema kapısı açılmış; dünya seması ge­ride kalmıştı; Efendiler Efendisi’nin karşısında, insanlığın ilk atası Hz. Adem duruyordu. Önce selam ve hoşarnedi ile tebrik etti O’nu. Hayır duasında bulunuyordu. Ancak, duruşunda bir gariplik vardı; sağ tarafına bakıyor ve gülüyor, soluna baktı­ğında ise ağlıyordu. Daha dikkatli baktı; her iki yanında da büyük bir kalabalık vardı. Meraklı bakışlan bekletmeden Cib­ril-i Emin konuşmaya başladı:

– Bu, A.dem’dir; sağ ve solundaki kalabalık karartı ise, onun neslidir. Sağ tarafındaki insanlar, ehl-i cennettirve onun için A.dem, onlan gördükçe tebessüm eder. Sol yanındakilere gelince onlar ehl-i cehennemdir ve onlar gözüne iliştikçe de hüzün kesilip ağlamaya başlar.

Artık her bir sema kapısında aynı merasim ve yine her bir semada ayn bir peygamberle karşılaşılıyor; hepsinin de duasını alıp tebriklerine şahit oluyorlardı. İkinci semada tey­ze çocuklan Hz. Yahya ve Hz. İsa, üçüncü semada Hz. Yusuf, dördüncü semada Hz. İdris, beşinci semada Hz. Harun, altın­cı semada Hz. Musa ve yedinci semada da Hz. İbrahim ile kar­şılaşacak ve bunlann her biri de, nübüvvet semasının mührü olan Allah Resülü’nü tahiyelerle karşılayıp tebrik edeceklerdi. Bu seyahat esnasında Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), Hz. Musa’nın ağladığını görmüş ve Cibril’e bunun sebebini sor­muştu. Aynı soru kendisine tevcih edilince:

– Ağlıyorum; çünkü bu genç, benden sonra peygamber olarak gönderildi; ama O’nun ümmetinden cennete girecek­lerin sayısı, benim ümmetimden cennete girecek olanlardan daha fazla, diyordu.

Miraç, sırlada dolu bir yolculuğun adıydı ve bu yolculukta müşahede edilecek daha çok şey vardı. Hz. İbrahim’in, sırtı­nı dayayarak yanında durduğu Beyt-i Ma’mur, göz alıcı renk ve desenleriyle ve bütün ihtişamıyla Efendimiz’in karşısında duruyordu. Öyle ki buraya, her gün yetmiş bin melek giriyor ve bir daha da geri dönmüyordu. Zira burası, yeryüzünde her daim tavafla serfiraz kılınan Kabe’nin bir izdüşümüydü.

Cennet

Bu yolculuk esnasında Efendiler Efendisi, cennet ve ce­henneme ait tablolara da şahit olacak ve dünyada iken hangi hareketin ne türlü bir karşılık göreceğini örnekleriyle ümme­tine de anlatacaktı.

Bir anda cennet, olanca güzelliğiyle önüne açılıvermişti.

İnci-mercan misal her çeşit değerli taşlar ve tasavvur üstü bir renk cümbüşüyle donatılmış, nice göz alıcı desenlerle tezyin edilmişti! Hiçbir gözün görmediği ve göremeyeceği, hiçbir kulağa yankısı gelip çarpmayan ve hiçbir faninin de tahayyül edemeyeceği nice güzellikler sergileniyordu önünde. Ne göz alıcı, ne gönül yakıcı manzaralardı … Cennetin zümrüt yamaç­lan, önünde perde perde açılmış ve O da, meltem gibi gelip yüzüne çarpan esintileriyle mest, hayret makamının hakkını veriyordu.

Bir aralık kulağına hoş bir ses gelmişti:

– Bu ses de neyin nesi, diye sordu Cibril’e.

– Cennetin sesi, diyordu rehber-i sadıkı. Biraz dikkatle dinleyince, gelen sesin şunlan dediği duyuluyordu:

– Ey Rabbim! Bana vadettiğin şeyleri lutfet! İşte, artık uhdemde bulunan odalanm, ipek ve huIIelerim, sündüs ve inci-mercanlanm, gümüş ve altınlanm, koltuk ve döşemele­rim, kap ve kacaklanm, binek ve içkilerim, bal, süt ve sulanm çoğaldıkça çoğaldı; artık, vaadettiğin şeyi yerine getir de bana gelecek olanlan bir an önce buraya gönder!

Onun bu samimi talebine karşılık bir başka ses yükseldi: – Evet, her mü’min ve mü’ mine, erkek veya kadın Müs­lüman, Bana iman eden ve Resülümü de tasdik ederek des­tekleyen, her daim müspet hareket ederek ortaya salih bir iş koyan ve asla Bana şirk koşmayan ve Allah’tan başka bir değer önünde bel kınp boyun bükmeyenIer, çok geçmeden sana ge­lecektir!

Kim, Benden haşyet duyar ve çizilen ölçü içinde hareket ederse o emindir; Benden kim ne isterse Ben, onu veririm. Kim de Benden ön talepte bulunur ve borç gibi isterse onun da isteğini yerine getiririm. Ve kim de Bana tevekkül edip işini Bana bırakırsa, mutlaka onun işini nihayete erdirir ve yerine getiririm. Çünkü, şüphe yok ki Ben, kendisinden başka ilah olmayan Allah’ım! Sözümde hulf edip yerine getirmemezlik yapmam! Şüphesiz, mü’min olanlar ancak kurtuluşa erer. Al­lah, ne mükemmel ve mübarek bir yaratıcıdır.

Rabb-i Rahim’den gelen bu nidayı duyan cennet sükun bulacakve:

– Razı oldum ey Rabbim, diyecekti.437

437 Taberi, Tefsir, 8/3

Daha dikkatle baktı içeri; altından ırmaklar üzerinde ku­rulmuş saraylarda koltuklara yaslanıp muhabbet eden baba­yiğitler vardı … Etraflannda hizmetçiler dört dönüyor; isteyip arzu ettikleri her şey, anında yerine getiriliyordu. Huri- gılmanlarla kuşatılmıştı, yüzlerindeki ifadeler bile boşa çıkanl­madan nimetler içinde yüzüp duruyorlardı. Akla-hayale gel­medik nimetlerden istifade ederken ne bir bıkkınlık ne de herhangi bir fütur seziliyordu üzerlerinde; çünkü, her yedik­lerinde renkler farklı, desenler rengarenk, tatlar değişkendi ve kokular da birbirini tutmuyor. Böylelikle her seferinde yeni bir telezzüz imkanı doğuyordu.

Cemaat haline gelmiş insanlar vardı karşısında; her gün yeni bir ekim yapıyorlar ve ekim yaptıklan aynı gün de hasat işlemine başlayıp semere topluyorlardı. Cibril’e sordu:

– Bunlar kim?

– Bunlar, Allah yolunda cehd ü gayret gösteren, Allah’ın adını en yücelere ulaştırmak için mal ve canlanyla kendilerini ortaya koyanlardır. Bunlann yaptığı bir iyiliğin karşılığı, yedi veren başaklar gibi yedi bin kattır. Allah için infak ettikleri değerlerine karşılık da Allah, hemen yenisini verir ve yerine onu kaim kılar; çünkü O, nzık verrnede en hayırlı yolu tercih edendir.” diye cevaplıyordu Cibril-i Emin.

Dört bir yana dal-budak salmış nehirler vardı önünde; su yerine kiminden süt, kiminden de bal akıyordu. Bunlar ara­sında daha belirgin olanlara, Nil ve Fırat diyorlardı. Belki de bu, yakın vadede İslami mesajın ulaşacağı alanı ifade ediyor ve geleceğin fotoğrafını ortaya koyuyor ve miraçta kendisine bunun muştusu veriliyordu.

438 Bkz. İbn Kesir, Tefsir, 3/18; Taberi, Tefsir, 15/7

Bundan başka kimbilir nice nimetler müşahede etmiş, ne iltifatlarla karşılanarak kendisine teşrifatçılık yapılmıştı. Her­hangi bir insanın, böylesine bir lütfa mazhar olduktan sonra yine oradan aynlarak sıkıntıların kucağına dönmesi imkansız gibiydi. Ancak O’nun hedefi, öncelikle bütün insanlan rahmet ve şefkatle kucaklayıp, ümmeti arasında da, kelime-i tevhidin ikinci yarısını söylemekten kaçınarak kendisini kabul etmese bile ‘la ilahe illaIlah’ diyen herkesi buraya getirmekti. Çünkü O, “Kim, La ilôhe illallah derse, cennete girer.” buyuracaktı. Daha baştan O (sallallahu aleyhi ve sellem), bunun için yaratılmış ve onun için de, ilk yaratıldığı halde gelişi sona denk getirilmiş; peygamberlik güftesine kafiye koyacak Son Sultan olduğu için de, bedeniyle ruhunun buluşması risalet açısından en sona bı­rakılmıştı.

Cehennem

Elbette her yer, cennet gibi sımsıcak durmuyordu; oradan aynlıp da bir başka vadiye geldiğinde, ürperten seslere şahit olacak ve bu seslerin kaynağını da soracaktı:

– Cehennemin sesi, diyordu Cibril-i Emın. Dikkat kesildi.

Diyordu ki:

– Ey Rabbim! Artık bana vaadettiğin şeyleri ver! Baksa­na, bukağılar ve halatlanm, alev ve ateşlerim, irin ve kanlanm çoğaldıkça çoğaldı; dibimdeki derinlik erişilmez noktaya ulaş­tı ve ateşimin harareti de dayanılacak gibi değil! Bana vaadet­tiğin şeyleri çabuk gönder!

Cennete seslenen aynı sesin yankısı duyuldu:

– Evet, Bana şirk koşan her müşrik kadın ve erkek, Beni inkar eden her kafir, hesap ve kitaba inanmayan her zalim sana gelecektir; acele etme!

Ve, aynı sükunet:

– Tamam, razıyım ey Rab!440

439 Buhari, Sahih, 5/2193 (5489) 440 Taberi, Tefsir, 15/1

Feryad ii figanın yükseldiği yöne bakınca, olanca dehşe­tiyle cehennem temessül etmiş ve yürek kaldırmayacak gö­rüntüler gelmişti önüne Allah Resülü’nün. Elbette bu, gör düklerini ümmetine aktararak sakındırabilmek için sadece bir manzara temaşasından ibaretti. İnsanlar ve taşların tu­tuşturduğu ateş tufanları vardı ortada … Derinden bir homur­danma duyuluyor ve içine girenleri azımsarcasına ve doyma bilmeyen bir iştiha ile:

– Daha yok mu, diye bağırıyordu. Bu dehşetli manzara içinde azaba dilçar kalıp da tükenenler, öyle bir kenara atı­lıp da süreçten kurtulamıyorlardı. Her ne zaman bedenler kül olup vücutlar buharlaşsa, işlem yeniden başlıyor ve belli ki, azabı tam tatmalan için kemiklere et giydirilerek her defasın­da bu işkence yeniden tekrarlanıyordu. Çığlıklar yükseliyordu cehennemin derinliklerinden:

– Keşke yeniden dünyaya dönme imkanımız olsa!

– Keşke aklımızı kullanıp anlatılanlara kulak vermiş ol-

saydık da bu duruma düşmeseydik!

– Ne olur Allah’ım! Hiç olmazsa bir gün azabımı hafiflet!

– Keşke toprak olup gitseydim, gibi feryatlar birbirini ta-

kip ediyordu. Grup grup insan kitleleri belli yerlerde küme­lenmiş, benzeri şekilde azaba dilçar oluyorlardı; başlarında müvekkel zebani-nam melekler vardı ve yüzlerinde tebessüm adına zerre kadar bir emare gözükmüyordu. Öyle insanlar vardı ki, bir mızrak boyu yaklaştırılan güneş-misal ateş küt­lesi karşısında eriyip tükenmiş, gırtlağına kadar kanter içinde kalakalmıştı.

Kan ve irinden nehirler akıp gidiyordu bir taraflara ve içinde, dışarı çıkmak isteyip de bir türlü buna muvaffak ola­mayan bahtsızlar yüzüyordu çırpınarak. Feryat çığlıklarıyla birlikte kenara yaklaşan her bir zavallıya, orada bekleşip du­ranlar taş atmaya başlıyor ve yalvanrken açtıklan ağızlan, atılan bu taşlarla doluyor, yeniden kan ve irin içine dönmek zorunda kalıyorlardı.

Başlanna demir ve taşlarla vurularak işkence gören kimse­lere rastlamış ve bunlann kimler olduğunu sormuştu. Cibril:

– Bunlar, farz namazlan kılma konusunda bir türlü sebat edemeyen ve onu geçiştirenler, buyuruyordu.

Diğer tarafta ise, dünyada iken mallanmn zekatını ver­meyen insanlann, irin ve zakkum yutkunarak hayvanlar gibi sürüklendiklerine şahit olmuş; Allah’ın emrini yerine getir­memenin cezasının tecellisini müşahede etmişti. Daha başka göreceği şeyler de vardı; yetim malı yiyenler bir kenarda, ateş­ten kütleler yutkunarak, bunlan ıtrahat gibi dışan çıkararak azap görüyorlar; diğer yanda da, emanete riayet etmekte ku­sur gösterenlerin, sürekli ağırlaşan yüklerin altında inim inim inledikleri nazara çarpıyordu. İnsanlar arasında fitne ateşini körüklerneyi adet edinenlerin ağızlan yamulmuş, dilleri de perişan; masum insanlan gammazlayıp da zalimlere teslim edenlerin halleri de yürek yakıyordu.

Beri tarafta ise, göbekleri kendilerinin birkaç katı insanlar vardı; ne ayağa kalkıp durabiliyor ne de bulunduklan yerden hareket edip mesafe alabiliyorlardı. Bunlann kim olduğunu sorduğunda kendisine, paradan para kazanmayı alışkanlık haline getiren faiz ehli olduğu söyleneoekti.

Bazı insanlar gözüne takılıyordu; bir yanlanndaki güzel ve taze etler dururken, diğer taraflarındaki çirkin ve kokuşmuş olan leşlere dadanmış; tertemiz zemini bırakarak bataklıkta boealayıp duruyorlardı. Merakla baktığı görülünce bunların da, helal dairesindeki keyifle kifayet etmeyip, haram peşinde koşan zinakarlar olduğu söyleneoekti.

Ve buradaki kalabalığın çoğunluğunu, sefahet ve eğlence ağına düşen, düştüğü yere başkalanm da çekerek fasit dairenin oluşmasına sebebiyet veren ve iffet sahibi hemcinslerinin de bedduasına hedef olan kadınların oluşturduğunu görmüştü; insanlan avlamak için öne çıkanp tuzak olarakkullandıkları uzuvlanndan asılmış, çığlıklar içinde inim inim inliyorlardı.

Sidretü’l-Münteha

Ardından, karşısına Sidretü’1-Münteha44ı gelmişti; tarifi imkansız bir letafetle karşı karşıyaydı. Her tondan renklerin oluşturduğu bir merasim alanı gibiydi. Burası, imkanla vücub arası kutsi bir yerdi aynı zamanda ve artık Efendimiz’in ya­nında, Cibril-i Emın de yoktu. Zira imkan alemi, artık geri­de kalmıştı. Burası, has daire ve harem odasıydı ve bu odaya, insanlık var olduğu günden bu yana, alınıp da iltifat görmüş hiçbir mana kahramanı olmamıştı. Yani, Hazreti Şeref-i Nev-i İnsan ve Ferid-i Kevn ü Zaman olan Ruh-u Seyyidi’l- Enam, bu has odanın ilk ve tek, aynı zamanda da son misafiriydi; O’nun bu konuda selefi olmadığı gibi halefi de olmayacaktı. Çünkü O (sallallalıu aleyhi ve sellern), Hatem-i Divan-ı Nübüvvet idi. Allah Resülü (sallallalıu aleyhi ve sellern), kader kaleminin mü­rekkebine şahit oluyor, takdiri yazarken kalemin çıkardığı ses­leri duyuyordu. Kôbe kavseyni evedna sırnnın tezahürü vardı artık orada! Yaklaşmış, yaklaşmış ve artık, adımını ata­cağı bir mahal kalmayınca da mekanı la mekan olmuştu.

Bütün bunlara rağmen Allah Resülü’nde, zerre kadar bir bakış kayması, huzurun hakkına muhalif en ufak bir farklılık gözükmüyordu. Bir anda ortalık nur kesilmiş ve Sidre’yi, sı­nırlı gözlerle müşahede edilip kayıtlı ifadelere sıkıştınlama­yacak mahiyette bir güzellik kaplamıştı.

44ı Genelolarak Sidretii’l-Müntehô, yedinci semanın üzerinde, Arş’ın sağ tara­fında ve altından, müttakiler için vadedilen cennet ırmaklannın fışkırdığı bir mübarek şecere şeklinde resmedilmektedir. Burayı anlatırken Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de, “Gölgesinde bir süvari, yetmiş sene at koş­tursa, yine de o gölgeyi aşıp kat’edemez; onun yaprağı bir milletin bütününü kaplayabilir” buyurmaktadır. Bkz. Taberi, Tefsir, 15/1

442 İbn Kesir, Tefsir, 3/33; Kadi, İyaz, Şifa, 1/147 443 Müslim, Sahih, 1/159 (290)

444 Konuyu anlatırken Kur’an, “O’nun gözü kaymadı, asla şaşmadı/şaşırmadı ve haddini aşmadı. Orada Rabbinin en büyük bürhanlannı müşahede etti.” (Bkz. Necm, 53/17,18) ifadelerini kullanmaktadır.

Faniye ait her şey nur kesilmiş, nurdan bir heykel hüvi­yetine bürünen Allah Resülü de Nur-u Rahman’ı temaşa edi­yordu. Cennette mü’minler için vadedilen CemaluIlah burada müşahede edilecek ve Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), me­kanın la mekan olduğu bu ufukta Rabb-i Rahim ile vasıtasız görüşecekti. Kendisinden önce Hz. İbrahim’i hıllet ve Hz. Mu­sa’yı da kelamla taltif eden Yüce Mevla, peygamberlik sema­sının son altın halkası Habib-i Ekrem’ini de rü’yetle serfiraz kılıyor ve bu iltifatla yine, Allah Resülü’nün Hakk nezdindeki yerini, kevn ü mekana fiilen göstermiş oluyordu.

Vasıtasız Gelen Emir: Namaz

İşte burası, vahyin vasıtasız cereyan ettiği yerdi; en önemli vazife, böyle bir ortamda bildiriliyordu: Namaz. Ve bu namaz, her gün elli vakit kılınacak bir namazdı. Ümmetin miracı ola­cak bir formuldü bu aynı zamanda.

Derken Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellem) için geri dönüş vakti gelmiş ve yeniden yola koyulmuştu. Hz. Musa’nın yanı­na geldiğinde o:

– Rabbin, ümmetin için neyi farz kıldı, diye sordu. Belli ki böyle bir kurbet, beraberinde mükellefiyet getirirdi.

– Elli vakit namaz, buyurdular. İsrailoğullanyla çok acı tecrübeler yaşayan Hz. Musa:

– Rabbine müracaat et ve bu mükellefiyeti hafifletmesini iste; çünkü Senin ümmetin buna güç yetiremez! Zira ben, İs­railoğullanyla benzeri çok tecrübeler yaşadım ve bunu tecrü­beyle gördüm, dedi.

445 Bkz. Taben, Tefffir, 27/48

Çok geçmeden mübarek eller kalkmış şöyle yalvanyordu: – Ey Rabbim! Ümmetimden bu mükellefiyeti tahfif eyle! Bu kadar iltifatat-ı şahaneye mazhar olan bir Nazdar, talepte bulunur da ona müspet cevap verilmez miydi hiç! Gelen mesaj, beş vaktin indirildiğini söylüyordu. Hz. Musa (aleyhis­selam), bunun da altından kalkılamayacağını ifade ediyordu. Tekrar müracaat etti ve tekrar bir beş rekat daha indirilmişti. Bundan sonra, her defasında yeni bir müracaat ve yeniden beş rekatlık bir tenzilat yaşanıyordu. Nihayet mesele, son beş rekata kadar geldi. Hz. Musa (aleyhisselam), bunu da çok bula­caktı; ama Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellem) rahmet kapısı­nın daha fazla zorlanmaması gerektiği kanaatindeydi. İşte bu sırada, rahmet televvünlü bir ses yankılandı:

– Ya Muhammed! Bunlar, bir gün ve gecede beş vakit ola­rak farzdır; benim katımda artık hüküm değişmez. Ancak, her bir rekat, on rekat gibidir; böylelikle toplamda elli rekat sevabı hasıl olur. Her kim, bir iyilik yapmak isteyip de onu yapamaz­sa, yine de bir sevap alır. Her kim de, iyiliğe niyet edip de onu yapmaya muvaffak olursa, en az on misli sevap kazanır. Yine her kim, ayağı kayıp da bir kötülüğe meyleder ve bunu yapa­mazsa, kötülüğün karşılığı vizir ona yazılmaz; şayet bu adam, niyet ettiği kötülüğün içine düşer ve niyetini yerine getirirse, bu durumda da ona, sadece bir kötülüğün vizri yazılır.446

446 Müslim, Sahih, 1/145 (162, 163)

Dönüşteki Yansımalar

Bütün bunlan bırakıp da yeniden çile ve mihnet yurduna hicret, ancak O’nun gibi bir Nebi’nin yapabileceği bir şeydi; görmüş, gördüklerini ümmetine de göstermek için geliyor; duymuş, duyduklannı ruhlanmıza duyurmak için aramıza geri dönüyordu. Rü’yet utkuna kadar bütün maverayı görmüş; gözleri kamaştıran o güzellik armonilerini arkadan gelenlerle paylaşıp kapıyı da, müstaid ruhlar için aralık bırakma adına ümmetinin arasına dönüyordu. İşin özü; kendisi gibi gitmiş, kendisi gibi görüp duymuş ve yine kendisi gibi de geri dönüyordu. Gidişi, herkese açık bir ders olduğu gibi gelişi de, ayrı bir mesaj içeriyordu.

Ve … Efendimiz (sallallabu aleyhi ve sellern), gecenin bir anında çıktığı bu kadar uzun yolculuğu tamamlamış; yaşadığı bunca hadiseyi çok kısa bir ana sığıştırarak yine geri gelmişti. Tabii olarak konuyu ilk anlattığı kişiler de, en yakınlanydı; sabah namazını kılınca ev halkına dönmüş ve gecenin bir anma sı­ğan bunca hadiseyi anlatmaya başlamıştı.

Meseleyi duyunca Ümmü Hani validemiz, büyük bir te­dirginlik geçirecek ve bunlan kimseye anlatmamasını talep edecekti. Hatta, kalkıp giden Efendimiz’in ridasmdan tutup çekecek ve O’nu engellemeye çalışacaktı. Zira, zaten fırsat kollayan can düşmanlannın, bu konuyu malzeme yapıp Allah Resülü’ne acımasızca saldıracaklanndan endişe ediyor ve:

– Ey Allah’m Nebisi! Sakın bunlan insanlara anlatma; çünkü onlar Seni yalanlar ve Sana eziyet ederler, diyordu. Efendimiz ise:

– Allah’a yemin olsun ki, mutlaka bunu da anlatacağım, diyor ve Allah’m açıktan bir ikramını insanlardan gizlememek gerektiğini, ortaya koyuyordu.

O’nun, her şeye rağmen konuyu insanlara anlatmak üzere evden çıktığını gören Ümmü Hani, hizmetçisini çağırarak:

– Git ve Resülullah’ın peşine takıl; ta ki, konuyu insanlara anlattıklarında insanların nasıl bir tepki verdiklerini bana ha­ber ver, diye tembihte bulunacak ve bu hadisenin, Mekke’de nasıl bir yankı meydana getireceğini merak edecekti.

Derken Efendiler Efendisi çıktı ve Kabe’ye gelerek orada karşılaştığı insanlara isra ve mi’raç hadisesini anlatmaya baş­ladı. Duyan herseste büyük bir şaşkınlık meydana geliyordu; nasıl olabilirdi? Bir insan, hem de gecenin sadece bir anında Mekke’den yola çıkar, önce Mescid-i Aksa’ya gelir ve buradan da semalar ötesi sırlı bir yolculuk yaparak yine Mekke’ye nasıl geri dönebilirdi? Bir de buna, mücerret bir yolculuğun dışın da, her bir durağında karşılaşılan hadiseler eklenince, konu onlar açısından içinden çıkılmaz bir hale bürünüyordu. Bir beşer olarak, hiçbir insanın üstesinden gelemeyeceği bir me­ziyetti bütün bunlar …

İki Kervanın Şehadeti

Halbuki Allah, her şeye kadirdi ve risaletle görevlendirdiği en sevgili kuluna böyle bir yolculuk yaşatarak, hem bu kudre­tini insanlara da gösteriyor hem de iç içe geçmiş alernlerin ara­sında aslında çok ince bir perdenin olduğunu ortaya koyuyor­du. O istedikten sonra, olmayacak hiçbir mesele yoktu ve Allah (celle celaluhü), alernlere rahmet olarak gönderdiği Son Nebi’sini, bütün olumsuzluklara rağmen muzaffer kılmak istiyordu. Böy­lelikle hem Nebi’sine, önceki hiçbir peygambere nasip olma­yan nice turfanda ve doyumsuz haz yaşatmış hem de ümmeti için O’nun, Hakk katındaki konumunu anlatmış oluyordu.

– Peki, bunun alameti ne ey Muhammed, diye sordular.

“Bugüne kadar biz böyle bir şeyle hiç karşılaşmadık.” diyor­lardı.

Gerçi bu, bir ikram-ı ilahi idi ve meseleyi bütünüyle kav­rayabilmek için güçlü bir iman lazımdı; Allah’a olan itimat ve güven tam olmadan bu anlaşılamazdı. Ancak, gördüğünün dışında bir başka meseleye şüphe ve kuşkuyla bakan kimse­lerin, anlayacaklan dilden de konuşmak gerekiyordu. Bunun için Allah Res-mü (sallalIalıu aleyhi ve sellem):

– Bunun alameti, falan kabilenin filan vadideki kervanı­dır, buyurdu. Arkasından da şu aynntıyı anlattı onlara:

– Beni görünce kervandaki devenin birisi ürktü ve ker­vanı terk ederek kaçmaya başladı; ben de, gittiği yeri onla­ra göstererek develerini bulma konusunda yardımcı oldum. Yönüm, Şam cihetine idi ve sonra döndüm, Dacinan tarafına yöneldim. Burada, filanlara ait başka bir kervana rastladım; mola vermiş uyuyorlardı. Hatta, üzerini bir bezle örtlükleri kırbalanndan su içtim ve yeniden üstünü kapatarak olduğu yere koydum. Bunun ispatı da, o kervan. Şu anda Tenım’deki Beudôdenilen yerden Mekke’ye şu an girmek üzere; en önde de boz bir deve var. Devenin üzerinde ise, birisi siyah diğeri de alaca iki çuval var.

Gerçekten de bunlar, şaşılacak şeylerdi! Bu kadar detay, göz alıcı ve bakış bulandıncı bu kadar sırlarla dolu bir yolcu­lukta nasıl fark edilir ve unutulmadan gelinip muhataplanna anlatılabilirdi? Acaba, gerçekten bütün bunlar doğru muydu? Yok, yok. .. Bu kadar da olamazdı! Bu sefer Muhammedü’l­Emin’in anlattıklan, kesinlikle doğru çıkmayacak ve mahcup olacaktı. Kendileri ise, büyük bir fırsat yakalamış ve Muham­med’in anlattıklanna bir daha muhatap olmamak üzere bu defteri kapatacaklardı!

Heyecanla tarifi verilen yere yönelip beklerneye durdular; acaba, Beyda tepesinden ilk gelen devenin rengi ne olacaktı ve üzerindeki yük de gerçekten Muharnmedü’l-Emin’in anlattığı gibi miydi?

Çok geçmeden Ten’im’deki bu tepenin üzerinde, yavaş yavaş bir kervan beliriverdi; en önde ise, gerçekten anlatıldığı gibi boz bir deve vardı. Büyük bir şaşkınlık yaşıyorlardı. Ancak, henüz pes etmiş değillerdi; çünkü, bu bir raslantı olabilirdi. Onun için, kervanın yaklaşmasını beklediler. Devenin üzerin­deki yükle çuvallann rengini de görmek istiyorlardı. Aman Al­lah’ıml Gerçekten de, en öndeki boz devenin üzerinde iki tane çuval vardı ve bunlardan birisinin rengi siyah, diğerinin rengi ise de alaca idi. Mekkeliler, büyük bir bozgun yaşıyorlardı!

Ancak, yine de pes etme niyetinde değillerdi; ikinci bir kervandan daha bahsedilmişti ve Muhammedü’l-Emin’in an­lattıklanna inanabilmeleri için bunu da test etmeleri gereki­yordu. Hemen Mekke’ye inip kervanı bularak, yabancı bir bi­neğin hızından ürküp de kaçan devenin halini ve su kırbasının akıbetini sordular:

– Gerçekten de doğru; biz yolda giderken bir aralık, de­venin birisi ürktü ve kervandan aynlarak uzaklaşıp gözden kayboldu. Sonra da, devemizin olduğu yeri haber veren bu adamın sesini duyduk ve devemizi bulup bağladık. Su kırba­sına gelince onu, uyumadan önce ağzını kapatıp koymuştuk; uyandığımızda suyundan içmek istedik. Ancak, üzeri açılma­dığı halde kırbamn içinde su yoktu; gerçekten buna bir anlam veremedik, diyorlardı. 447

Kureyşlilerin Meseld-i Aksi’yı Tarif Talepleri Kureyş adına, tutunulabilecek en küçük bir dal kalma­mıştı; bir ümit deyip üzerine gittikleri kapılar teker teker yüz­lerine kapanmış ve kabulle inkar arasında bir tercih yapmak zorunda kalmışlardı. Bu tercihi yapmamak için makül baha­neler bulmalan gerekiyordu. Çünkü, zaten kabullenmek is­temiyorlardı; bu kadar açık emareler varken inkar etmek de makül değildi. Onun için aralanndan birisi ileri atıldı:

– Mescid-i Aksa’ya gittiğini söylüyorsun; madem onu bize bir anlatıversen! Mescidin kaç kapısı, ne kadar penceresi var, deyiverdi.

Rahat bir nefes almışlardı. Evet ya, madem gittiğini söy­lüyordu, öyleyse pencere ve kapılanm da anlatmalıydı. Ken­dilerince haklıydı; zira maneviyata kapalı kalpleri maddenin ötesindeki bir delile itibar etmiyordu.

Ancak Efendiler Efendisi, işin mekan boyutunu nazara alan bir seyahat yapmamıştı; onun için de pencere ve kapıla­nyla ilgili istatistiki herhangi bir bilgiye sahip değildi. Her tür­lü delili gördükleri halde bir türlü inanmayan ve hala yeni yeni deliller talep edip zorluk çıkarma peşinde koşan bu inatçı in­sanların tavn karşısında büyük bir sıkıntı yaşamaya başlamış, mahz-ı küfür kokantavırlanndan da oldukça bunalmıştı.

447 Bkz. İbn Hişam, Sire, 2/248, 249

Ancak, O’nun Rabb-i Rahim’i vardı ve böyle bir durumda da imdadına koşacak ve Mescid-i Aksa’yı getirip karşısına di­kiverecekti. Sanki Kabe’ye dev bir ekran kurulmuş ve Mescid-i Aksa’nın her bir köşesi de bu ekrana yansıtılıvermişti. O kadar ki Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), müşriklerin sordukla­n her bir soruya Mescid-i Aksa’ya bakarak cevap veriyor ve böylelikle gelebilecek bütün itiraz noktalannı kapatmış olu­yordu.ss”

Küfrün kin ve nefretini zirveye çıkaran bir manzaraydı bu … Tam, şimdi işini bitirdik, dedikleri yerde Efendimiz hiç ihtimal vermedikleri bir hamle yapıyor ve yine müşrikler işin en gerisinde kalıveriyorlardı! Zaten imana niyetleri yoktu; bü­tün bunlan, bir açığını çıkarır da önünü kesebilir miyiz diye yapıyor ve akla gelmedik entrikalarla etrafındaki insanlan uzaklaştırmanın planlannı kuruyorlardı.

Bu sırada, Ebu Cehil’in yolu da Kabe’den geçiyordu. Ka­labalığı görünce o da yaklaştı; kendince bir laf daha sokuştu­racak ve Allah’ın Resülü ile alayedecekti. Yaklaştı ve alayvari bir eda ile:

– Bu gece yine ne var? Yeni bir şey mi var, diye sordu. Efen­diler Efendisi, yüzünü ona doğru çevirdi ve olanca vakanyla:

– Evet, dedi önce ve arkasından ilave etti:

– Allah (celle celaluhü) Beni, gecenin bir anında Beyt-i Mak-

dis’e götürdü.

Ebu Cehil’in de kafası kanşmıştı ve:

– Sonra da aramıza geri geldin, öyle mi, diye tepkisini dile getirdi. Zira onlar bu yolculuğu, aylar süren yorucu ve meşak­katli seferler sonucu yapabiliyorlardı. Efendimiz (sallallalıu aleyhi ve sellern), tereddütsüz cevap verdi:

– Evet, hem de, diğer peygamber kardeşlerimle namaz kıldım.

448 İbn Sa’d, Tabakat. 1/215

Duyduklan karşısında önce, sevinçten bir çığlık kopardı Ebu Cehil. Onun için bu, bulunmaz bir fırsattı. Kendince bu işin sonu gelmişti. Alttan alan bir ses tonuyla Efendimiz’ e yö­neldi ve:

– Kavmini toplasam, bana anlattıklannı onlara da anlatır mısın, dedi.

Bunda gizlenecek bir durum yoktu ki!.. Zaten, anlatıyor­du; zira, Allah’ın lutfettiği bir ikrarnı, insanlara anlatmamak olmazdı. Bunun için:

– Evet, dedi.

Bu garantiyi de almıştı ya, Ebu Cehil’in keyfine diyecek yoktu. İnsanlan toplamak için avazı çıktığı kadar bağınyor­du:

– Ey Ka’boğullarıl Hemen buraya gelin!

Hz. Ebu Bekir Farkı

Artık bunu, Mekke’de duymayan kalmamıştı. Nihayet Hz.

Ebu Bekir’in de yanına geldiler. Kanaatleri kesindi; artık Ebu Bekir’in yolu, Muhammedii’l-Emin’den ebediyen aynlacaktı. Çünkü bu, O’nun bitip tükenişi (i) anlamına geliyordu. Kapıyı açar açmaz şöyle diyorlardı:

– Ey Atik!449 Senin arkadaşının bugüne kadar söyleyip durduğu meseleler, hem kolay hem de kısmen de olsa olma­sı muhtemel şeylerdi. Ancak, gel de bugün olanlara bir kulak ver!

Hz. Ebu Bekir, yufka yürekli bir adamdı ve müşriklerin, Efendisine bir kötülük yapmış olabilecekleri endişesiyle:

– Yazıklar olsun size! Ne oldu arkadaşıma? Başına bir şey mi geldi, dedi.

449 Hz. EM Bekir’in, yüzünün güzelliğinden veya kendisine annesi hamileyken ebeveyninin adaklanndan dolayı yahut da cehennemden kurtulduğunun müjdesi verildiğinden dolayı kendisine verilen ünvanlanndan birisiydi.

– O, şu an Kâbe’de. İnsanlara, Beytü’l-Makdis’e nasıl git­tiğini anlatıyor, diye cevapladılar, istihzalı bakışlarla. Arala­nndan birisi ileri çıkarak:

– Gecenin bir anında gitmiş ve yine aynı gece aramıza geri dönmüş, diye ilave etti.

Mesele şimdi anlaşılıyordu. Acı acı yüzlerine baktı Hz.

Ebu Bekir. Ardından da:

– Ey cemaat, diye seslendi onlara. Duygulanna seslen­rnek istiyordu ve şunlan söyledi teker teker:

– Bunda ne var ki? Sizler, bunun doğru olmadığını mı söylemek istiyorsunuz? Ben, bundan öte ne meselelere inan­mışım bir kere! O’na, sabah akşam gökler ötesinden haber ge­lip durduğuna inanıyor ve tasdik ediyorum ben!

450 EbU Ca’fer et- Taberi , er-Riyadu’n-Nadıra, 1/403 (322)

Ne hayallerle kapısına gelmişlerdi ve şimdi ne ile karşıla­şıyorlardı? “Şimdi işini bitirdik.” dedikleri bir hamleleri daha boşa çıkıyordu. Zafer naralan atmaya hazırlanırken yine he­zimet yutkunmak düşmüştü paylanna. Ve, kinlerini gayızla yutkunduracak son hamle geldi Hz. Ebu Bekir’den (radıyallahu anh):

– Şayet, bunlan O söylüyorsa, mutlaka doğrudur. Atalanndan tevarüs ettiği yahut da tesadüfen kendini içinde bulduğu bir gönülden çıkmayacak cümleIerdi bunlar; Hz. Ebu Bekir söylüyordu. Ona göre, bir şeyin doğru olup ol­maması, bütün Hicaz ehlinin söyledikleriyle değil; gözünün nüru ve gönlünün miman Muhammedii’l-Emin’in dedikle­riyle ölçülürdü. Bunun için, “Ne olmuş?”, “Acaba öyle mi ol­muş?”, “Sizler yanlzş anlamzş olabilirsiniz” ve “Bu işte başka bir iş olmalı, siz böyle yorumluyorsunuz.” gibi bir kapıyı asla açmamış ve bir anlık bile olsa tereddüt emaresi gösterip müş­rikleri sevindirmemişti. İşte bu, ‘sıddikiuet’ makamıydı ve o günden sonra da Hz. Ebu Bekir’e, ‘Szddik’ denilmeye başlana caktı. çünkü hemen akabinde Hz. Ebu Bekir, Kabe’ye koşacak ve işin gerçek yönünü bizzat Allah Resülü’nden dinlemek is­teyecekti:

– Ya Resülallahl Sen bunlara, gecenin birvaktinde Beyt-i Makdis’e gidip geldiğini söyledin mi?

– Evet, diyordu Allah Resülü. Bir adım daha attı Hz.

Ebu Bekir; maksadı, müşriklerin baskısını hafifletmek ve

Efendimiz’e yardımcı olmaktı: ‘

– Onu bana anlatır mısın; çünkü ben oraya daha önce de gittim, biliyorum, dedi.

Efendiler Efendisi anlattıkça Hz. Ebu Bekir:

– Evet, aynen dediğin gibi; ben şehadet ederim ki Sen, doğru söylüyorsun ya Resülallah, diyordu.

Bu tavrı onu, sıddikiyet mertebesine yükseltecekti; zira Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellem):

– Sen ya Eba Bekir! Bundan böyle Sıddzk’sin, diyecekti. Artık bu nebevi nişan, Hz. Ebu Bekir’in ayrılmaz bir parçası olacak ve hep, kıyamete kadar onun adıyla bütünleşecekti.

451 Hakim, Müstedrek, 3/65 (4407); Heysemi, Mecrneu’z-Zevaid, 9/41; İbn Hi­şam, Sire, 2/244; EbU Ca’fer et- Taberi, er-Riyadu’n-Nadıra, 1/403 (322)

Namaz Vakitlerinin Tayini

Miraç yaşanmış ve namaz farz kılınarak, mü’minlere, ara­lık bırakılan kapıdan her gün miraç yapma imkan ve fırsatı sunulmuştu. Çok geçmeden Cibril-i Emin, yine Efendimiz’in yanındaydı. Çünkü “Namaz kılın!” denilmişti; ama namazın nasıl kılınacağı, hangi vakitlerde ve kaç rekat olarak eda edile­ceği hususunda pek fazla bir malümat yoktu. Gerçi Hira’ daki vuslatın ardından kılınmaya başlanan iki ayrı vakitte ve iki­şer rekat olarak kılınan bir namaz vardı ve ardından da gece kılınan teheccüd namazı farz kılınmıştı. Ama şimdiki durum belli ki daha farklıydı. İşte Cibril de, namazla ilgili meçhul gibi duran bu hususlan açıklamak için gelmişti.

Tam zeval vaktiydi ve güneş meyleder etmez Cebrail na­maza durdu. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de, onun arka­sında saf tutmuştu. Öğle namazı bitmiş ve ikindi vakti gelmiş­ti. Eşyanın gölgesi tam kendi boyu kadar olduğu bu ilk vakitte tuttu, ikindi namazına başladı. Yine Efendiler Efendisi, Cib­ril’in cemaatiydi. Güneş batınca akşam namazına, şafağın ay­dınlığı kaybolunca da yatsı namazına durdular ve yine cema­at halinde namazlannı kılmışlardı. Gecenin karanlığı, yerini aydınlığa bırakmaya başladığı ilk vakitlerde; yani fecir doğar doğmaz da sabah namazını kılacaklardı. Böylelikle bir günün namazı tamamlanmış oluyordu.

Ancak mesele burada noktalanmayacaktı. Öğle vakti Cib­ri! yine geldi. Bu sefer güneş, bir hayli ilerlemiş ve eşyanın göl­gesi kendi boyu kadar uzamıştı. Yine en hayırlı cemaat teşek­kül etti ve namazlannı kıldılar. İkindi vakti, gölgelerin iki kat uzadığı zaman kılınıyordu. Akşam, güneş battığı zaman kendi vaktinde; yatsı ise, gecenin üçte ikisi geride kaldıktan sonra kılınacaktı. Sabaha gelince o, güneş doğmadan biraz öneeye denk gelmişti.

Bu iki günlük namaz taliminin ardından Cibril-i Emın, Muhammedii’l-Emin’e dönerek şunlan söyledi:

– Ya Muhammed! İşte namazlar, dünkü vakitlerle bugün­kü vakitlerin arasındaki zamanlarda kılınacaktır.

İsra ve miraç hadisesi, imanla küfür arasındaki çizgi­yi daha da belirginleştirmişti. İnkar edenler kendi karanlık dünyalanna dönüp daha kalıcı tuzaklar peşine giderken iman edenler ise, her şeye rağmen en muannitlere bile hakkı anlat­ma azmini yenileyecek, imana müheyya yeni simalar bulma yanşının erleri olmaya devam edeceklerdi.

452 Nesai, Sünen, 1/256 (513); Taberani, Mu’cemu1-Evsat, 2/192 (1689)

BENZER KONULAR:

Miraç Kandili

Miraç Kandili’nde nasıl dua edilir?

Hocaefendi: Ümmetin miracı nasıl olur? (Kalbin Solukları)

Miraç Kandili gecesinde nasıl ibadet edilmeli?

322. Nağme: Miraç, Hüzün Anahtarı ve Mübarek Gecede Dua

Miraç Kandili nedir? Miraç Kandili’nde ne oldu?

PRİZMA – Efendimiz’in (sav) miracını Kâbe’ye bakan yönüyle izah eder misiniz?

PRİZMA “Miraç, harikalar kuşağında, böyle peygamberâne bir seyahatin unvanıdır”

PRİZMA “Mü’min bu ufku, iyi konsantre olursa her zaman hayalinde, ruhunda ve zihninde yakalayabilir ve hakikî miracın gölgesinde izafî miracı yaşayabilir.”

Miraç’ta, Efendimiz’in gözünü, hiçbir şey değil, arzın merkezinden semaların üstüne kadar yükselen ve Sidretü’l-Müntehâ ile noktalanan bu amûd-i nûranî kamaştırmıştı.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: