Yaşar Tunagür Hocaefendi

Onun yaptığı o coşkun konuşmalar, o güne kadar duyduğum en içten ve en samimi konuşmalardı. Hutbelerinde muhakkak sahabeden örnekler verirdi. Ben zaten sahabe aşığı idim. Bu da beni onu dinlemeye koşturan sebeplerden biriydi.

  • @YasarTunagur

  • Kategoriler

  • Güncelliğini yitirmiş bazı konular kaldırılmaktadır (Ücetsiz site olmasından dolayı kısıtlama yapılıyor) anlayışınız için çok teşekkürler
    Sitemizdeki linkleri veya Videoları açamayanlar Dns lerini 208.67.222.222 208.67.222.220 Yapsınlar

VAHİY DEVAM EDİYOR

Posted by tunagor 11/04/2013

Şakk-ı Kamer Mucizesi

Beri tarafta Kureyş, her fırsatta Allah Resülü’nü zor durumda bırakma gayretlerine devam ediyordu. Bir gün, Mekke ileri gelenleri, Mina’ da bir araya gelmiş ve ashabıyla beraber burada bulunan Efendimiz’ den yine bir mucize talep etmişlerdi. Hatta, görmeyi arzu ettikleri mucizeyi de tarif etmişler ve şayet bunu yapabilirse iman edeceklerini beyan etmişlerdi. Onlann da iman etmeleri konusunda olabildi­ğince arzulu olan ve kendilerince sürekli alayetseler bile her taleplerini ciddiye alan Habib-i Zişôrı Hazretleri, bu istekleri karşısında da ümitlenmiş ve bu ümitle, ayı iki parçaya ayırdı­ğı zaman iman edeceklerinin teyidini almıştı: – Evet, şayet ayı iki parçaya ayınrsan o zaman Sana iman ederiz, diyorlardı. Efendimiz (sallalIahu aleyhi ve sellem) de, müba­rek elini semaya kaldırdı ve işaret parmağıyla ayı göstererek bir hamle yaptı. Etrafında bulunan herkes, mübarek parmağı­nın işaret ettiği yere bakıyordu. Bu arada birden olan oldu ve ay, gerçekten de iki parçaya ayrılıverdi. O kadar ki, bir parçası Ebu Kubeys dağının üzerine; diğeri de Kuaykıan denilen di­ğer bir dağın üstüne kadar aynlıp sanki üzerine düşüvermişti. Bunun üzerine Efendiler Efendisi, etrafındakilere döndü ve:

– Şahid olun, buyurdu. İstediklerine bin pişman olan müşrikler, büyük bir şaşkınlık yaşıyorlardı. Nasılolur da, ya­nıbaşlannda duran birisinini işaretiyle koskoca ay ikiye ayn­lır ve daha sonra da tekrar eski haline gelebilirdi? Hem, ver­dikleri söz vardı; iman etme niyetinde olmadıklanna göre bu işin içinden nasıl sıyınp da kendilerini temize çıkaracaklardı? Aralannda, şeytana papucunu tersten giydirecek kimseler de yok değildi ve birisi ileri atılıp:

– Bu, İbn Ebi Kebşe’nin sihrinden başka bir şey de­ğildir! Bununla O, sizin gözünüzü boyamıştır. Hem, etraftan gelen insanlara bir sorun bakalım; onlar da bunu görmüşler mi? Şayet, sizin gördüklerinizi onlar da görmüşlerse o zaman Muhammed doğru söylüyor demektir. Ancak, bütün bu olan­lan başka kimse görmemişse, o zaman Muhammed size sihir yaptı demektir, deyiverdi. En azından bu, o an için bir çıkış yoluydu. Her tarafa haber salınıp o an için dışanda olan kim­seler tespit edilmeye çalışıldı ve karşılaştıklan insanlara da bu hadise soruldu. Aldıklan cevap, müşriklerin hiç de hoşlanna gidecek cinsten değildi; adeta ağız birliği yapmışçasına her­kes, garip bir hadiseye şahit olduğunu ve ayın ikiye ayrılarak iki farklı dağın üstüne kadar gidip arkasından da tekrar eski haline geri geldiğini anlatıyordu. Umduklan her kapı yüzleri­ne kapatılıyordu. Gözleriyle de gördükleri, başkalan da şahit olduğu için inkar da edemiyorlardı. Geriye tek bir alternatif kalıyordu; önceki iftiralanna yapışacak ve inatlanna kurban olmaya devam edeceklerdi:

374 İbn Ebi Kebşe, Efendimiz’in süt annesi Halime-i Sa’diye’nin kocasının künye­siydi ve Mekke müşrikleri, O’nu küçümsemek için bu tabiri kullanıyorlardı.

– Bu, İbn Ebi Kebşe’nin sihrinden başka bir şey değil!375 Güneş, balçıkla sıvanmazdı ki! Gözünü kapayan, sadece kendine gece yapardı. Çok geçmeden yine Cibril-i Emin gel­miş ve müşriklerin, inkar edememekle birlikte bir kulp taka­rak çarptırmaya çalıştıklan hakikati ebediyen tescil eden ayet­leri getiriyordu: – Kıyamet saati yaklaştı ve ay ikiye ayrıIdı. Ama o müşrik­ler, her ne zaman bir mucize görseler sırtlannı döner ve “Bu, kuvvetli ve devamlı bir sihirdir,” derler.376

375 Bkz. Taberi, Tefsir, 11/543 376 Bkz. Kamer, 54/1, 2

Abese Süresinin İnişi

Müşriklerin her türlü mucizeyi görüp bildikleri halde ha­kikati inkar etmelerine rağmen, Kainatın İftihar Vesilesi’ndeki tebliğ aşkı, hiç eksilmeden devam ediyor ve insanların elinden tutma adına bütün imkanlarını seferber ediyordu. Bunun için, her defasında yüz çevirip karşı çıkmalanna rağmen küfrün ele başlanyla konuşmayı da ihmal etmiyor ve onların da kalbinin yumuşayacağını umut ederek hep müspet hareket ediyordu. Bunun için de, şahsi hayatını bir kenara bırakmış; bütünüyle ümmeti için yaşıyordu. Rab tanımaz bir sergerdenle karşılaş­tığında yüreğinin yağı eriyor ve iman etmeden gidecek diye neredeyse kendini helak edecek kadar hüzne boğuluyordu. Çok geçmeden Kur’an, O’nun bu halini de anlatacak ve üm­meti için yaptıklannı tarihe mal edecekti.

Yine böyle bir gün, Utbe İbn Rebia, Ümeyye İbn Halef, Ebu Cehil, Velid İbn Muğ’ire gibi insanlar oturmuş kendi aralarında boş boş konuşuyorlardı. İmanları adına bir kapı aralayabilmek ümidiyle Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), bulunduklan meclisi şereflendirdi; ancak, şereften nasibi ol­mayan bu kıymet bilmezler hiç oralı değillerdi. Oralı olmadık­lan gibi birdenbire tavır değiştirmişler, her halleriyle rahat­sızlıklannı dile getiriyorlardı. Halbuki yine O (sallallahu aleyhi ve sellem), dünya ve ukbalarını ihya edecek tekliflerde bulunacak; ebedi hayatlannı kurtarma adına ısrar edecekti. Dinlemeye bile tahammülleri yoktu. Belki de, o esnada aleyhinde konu­şuyorlardı; zira meclis, buz kesilmişti. İmandan bu denli ra­hatsızlık duyulur muydu hiç? Söz konusu olanlar, Utbe, Ebu Cehil ve Velid olunca bu da mümkündü! Ellerinden gelse, kendileri için huzurunu terk eden Allah Resülü’nü bir kaşık suda boğarlardı! Zira, O’nun olduğu yerde bunlara yer yok­tu. Nefretle bakıyor ve kin solukluyorlardı. Kan davasından çekinip korkmasalar, hemen oracıkta icabına bakar ve hayatı­nı ortadan kaldınrlardı; ama ne yaparsın ki, gelenekler buna engeloluyordu. Onun için, arkalarını dönüp suratlannı asmış ve çareyi, orayı terk etmekte bulmuşlardı. Aslında bu, huzura gelen iman nurunun, karanlığı boğup yok edeceğinin bir gös­tergesiydi; hak gelmiş ve yokluğa mahkûm olan batıl da, ait olduğu yere doğru yönelmişti.

Çok geçmeden Cibril belirdi; yeni bir vahiy vardı. Abese suresini okuyordu: – O, kalp gözü hakikate kapalı ve kör olan kimse,379 hak beyanla gelen Habib-i Zişan geldiği için yüzünü ekşitip, arka­sını da dönerek nasıl gidiverdiler”

Onlann, bu zalimce tavırlannı anlattıktan sonra ayet, bu dönek insanlan muhatap alarak şöyle devam etmekteydi:

– Ey kalbi hakka kapalı olan mana körü! O gelen hak beya­nın, O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) tezkiye edip hatırlatmalarının da kendisine fayda verdiğini sen nereden bilebileceksin ki? On­dan müstağni kalana gelince sen, hep onunla oturup kalkar ve ona itibar edersin! Halbuki, hak din ile sana gelen, Rabbinden haşyet duyarak sana ve insanlara gerçeğin ta kendisini anlatana gelince sen, O’ndan yüz çeviriyor; açık kapı bırakıp da muhab­bet göstermiyorsun! Hayır, hayır! Sakın öyle yapma! Çünkü bu davet, Hak adına yapılmış bir öğüttür; sizden isteyen o öğüde kulak verir ve size her şeyi açıklayan o Nebi’ye tabi olur.38ı

Demek ki; inat, kibir, taassup ve küfür, konuştuğu her meseleyi Hak katından onayalarak ifade eden Allah Resülü’ne karşı çıkıyor; söylediklerine kulak vermek istemiyordu. Zaten, en büyük körlük de, gözler önüne gelen perdeler değil; kal­bin kasvetle kaplanması ve hakkı göremez hale gelmesiydi.ö'” Öyleyse anlaşılan, yüzünü ekşitip de meclisi terk edip giden; kibrini ortaya koyup da büyüklük taslayanlar, yine Mekke ön­derleriydi ve bunlar, Kur’an tarafından körlük vasfı kullanıla­rak anlatılıyordu.

377 Bkz. Kehf, 18/6; Şuara, 26/3

378 Bazı rivayetlerde bu isimler arasında Abbas İbn Abdulmuttalib’in de oldu­ğu zikredilmektedir ki, benzeri bir meselenin, birbirine bu kadar yakın bir amca-yeğen arasında cereyan etmesi çok makul görünmemektedir.

379 Genellikle bu sı1renin iniş sebebi olarak da anlatılan bu şahsın, Amr İbn Ümmi Mektı1m olarak bilinen ve Hz. Hatice validemizin dayıoğlu Abdullah İbn Mektı1m olduğu şeklindeki rivayet, hadis kriterleri açısından sağlıklı olmadığı gibi, aynı zamanda Efendimiz’in İsmet sıfatıyla da bağdaştırıla­mayacak yanlışlıklar doğurmaktadır. Gerçi, konuyla ilgili rivayetlerde bu şahıs olma ihtimali olan diğer yedi kişiden daha bahsedilmektedir; ancak, peygamberlerin ismeti nokta-i nazanndan bakıldığında buradaki şahsın, ‘sa­habe’ olma ihtimali oldukça zayıftır. Öyleyse burada kastedilen kişi, küfiirde inat edip ısrarla hakka karşı körlüğünü devam ettiren Velid, Utbe ve Ebı1 Cehil gibi mana gözü kör olan kimselerden biridir.

380 Aynı hususu, yüzünü ekşitti ve arkasını dönüp gitti marıalanna gelen ‘abese’ ve ‘tevella’ kelimelerinin Kur’an’da kullanılış tarzı da teyit etmektedir. Zira bu kelimelerin her biri, küfründe sabit kalmayı tercih eden kafir ve firavunlar için kullanılagelmiştir. Bkz. Müddessir, 74/22; Ta-Ha, 20/48, 60; Bakara, 2/205; Necm, 53/33; Meme, 70/17; Gaşiye, 88/23; Leyl, 92/16; Alak, 96)13

38ı Bkz. Abese, 1-12. Ayetlere, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) özelinde ve genel manada bütün peygamberler için ‘ismet’ kavramını düşünerek mana verilmeye çalışılmış ve maksadın iyi anlaşılabilmesi için de bu mana, tefsirle zenginleştirilerek verilmiştir. Bkz. Ahmed et-Tacı, Vahyii’s-Sire, s. 240 382 Bkz. Hacc, 22/46

383 Konuyla ilgili daha geniş malümat için bkz. Ahmed et-Taci, Vahyü’s-Sire, Merkezü Mektebe ve Matbabati Mustafa, Mısır, 1981, s. 222

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: