Yaşar Tunagür Hocaefendi

Onun yaptığı o coşkun konuşmalar, o güne kadar duyduğum en içten ve en samimi konuşmalardı. Hutbelerinde muhakkak sahabeden örnekler verirdi. Ben zaten sahabe aşığı idim. Bu da beni onu dinlemeye koşturan sebeplerden biriydi.

  • @YasarTunagur

  • Kategoriler

  • Güncelliğini yitirmiş bazı konular kaldırılmaktadır (Ücetsiz site olmasından dolayı kısıtlama yapılıyor) anlayışınız için çok teşekkürler
    Sitemizdeki linkleri veya Videoları açamayanlar Dns lerini 208.67.222.222 208.67.222.220 Yapsınlar

Adem Balaban Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserlerinde isimden fiile geçiş

Posted by tunagor 13/12/2012

Türk dili yapı bakımından sondan eklemeli bir dildir. İsim veya fiil soylu sözcükler sondan yapım eki alarak tür veya anlam değiştirirler. Yapım ekleri kendi içinde isimden fiil, isimden isim, fiilden isim ve fiilden fiil yapma ekleri şeklinde gruplandırılır. Bunlardan isimden fiil yapma ekleri durağan bir şeyi harekete geçirmeyi sağlayan eklerdir. Örneğin, söz kelimesi durağan isimdir. Bu kelimeye getirilen –luk/–lük isimden isim yapım eki kelimeyi sözlük yapar. Evet, söz başka, sözlük başkadır. Ancak ismi durağanlıktan kurtarmamıştır. Öte taraftan söz ismine getirilen –la-ş/–le-ş eki kelimeyi sözleş- fiili yapmıştır. Artık söz durağan değil, iki kişi arasında meydana gelen bir konuşma, bir anlaşma olmuştur. Bu sözcük bir hareket, bir aksiyon kazanmıştır. Sözleşme bozulana kadar iki kişi arasında hep olacaktır. Türkçede isimden fiil yapan ekler, hareketi, aksiyonu, değişimi, dönüşümü sağlayan eklerdir: dil / dil-e-, yön / yön-el-, baş / baş-la-, düş / düş-le-, baş / baş-ar-, ince / ince-l-, göz / göz-le-, gibi.

Bu yapım eklerinden biri olan –la/–le eki, fiilden fiil yapım eki olan –ş– ekiyle birleşerek diğerlerinden daha fazla bir değişim, başkalaşma, gelişme, aksiyon ortaya koymaktadır. Muharrem Ergin, isimden fiil yapan eklerinden biri olan –la–/ –le– eki, fiilden fiil türeten bir ekle zamanla kalıplaşarak –laş–/ –leş– şeklinde kullanılmaya başlanmış ve bu ekler ayrı ayrı eklerdir ancak birleşerek tek bir ek hâline gelmiş hissini verir demektedir. Zeynep Korkmaz’a göre ise bu iki ekin birleşmesi daha çok bir ek kalıplaşmasıdır. Diğer taraftan, Tahsin Banguoğlu ise –laş–/ –leş– ekini daha çok müstakil bir ek gibi değerlendirir. Eski Türkçe’de ve Eski Anadolu Türkçesinde bu ekin –laş/–leş şeklinde kullanımı yoktur. Bu da –la/–le ve –ş’nin iki ayrı ek olarak değerlendirilmesini düşündürmüştür. Bizim kanaatimize göre –la–/ –le– ekinin bazı isimlere –ş– eki olmadan eklenmesi yapı bakımından uygun olsa da anlam bakımından pek uygun düşmemektedir. Örneğin “ters” sözcüğüne –le– eki geldiğinde anlamlı bir fiil olan “tersle-” ortaya çıkar. Daha sonra ikinci bir ek olan –ş– eki geldiğinde “tersleş-” fiili elde edilir ki birbirini karşılıklı terslemek anlamındadır. Ancak aksi sözcüğüne –la–/ –le– ekinin gelmesi aksile- gibi bir fiil türetir. Bu fiil bu anlamıyla kullanılmamaktadır. Ama aksi sözcüğüne -leş- şeklinde bir ek gelirse fiil aksileş- anlamında bir fiile dönüşür. Eki ikiye böldüğümüzde anlam bozulmuyorsa bu sözcükte hem –la–/ –le– hem de –ş– eki vardır denebilir. Eğer anlam bozuluyorsa o zaman burada kalıplaşıp, ek yığılması yoluyla yeni bir ek olarak ortaya çıkan –laş–/ –leş– eki vardır denebilir.

Dil canlı ve yaşayan bir varlıktır. Bu yaşama onun bir takım değişmelere ve gelişmelere uğramasına yol açar. Türkçenin ilk dönemlerinde kullanılmamakla beraber daha sonra ortaya çıkan sözcükler gibi bazı ekler de olmuştur. Cumhuriyet döneminde oluşturulan ve şu an sık bir kullanıma sahip olan –sal/–sel ve –man/–men ekleri de (kırsal, kumsal, toplumsal, okutman, eğitmen vs.) bunlardandır. Bazıları bu ekleri kabul etmeyip uyduruk saysa da bu ekler artık dilimize mal olmuş ve sık kullanılır hâle gelmiştir. Ayrıca iki kelimenin kalıplaşıp tek bir birleşik kelime oluşturması, o iki kelimeyi sözlükteki madde başı olmaktan çıkarmadığı gibi, bu yeni oluşan kelime de kendine madde başı olarak yer bulmaktadır. Bundan hareketle böyle yeni bir ekin oluştuğunu ve geliştiğini de düşünebiliriz.

Bu eklere anlam açısından baktığımızda, eğer –laş–/ –leş– ekini iki ayrı ek kabul edersek bu fiilin karşılıklı yapıldığını veya dönüşlü olduğunu gösterir. Eki tek bir ek olarak değerlendirdiğimizde ise anlam genellikle “değişme” olarak karşımıza çıkar. Yani bu ek meydana bir değişim dönüşüm çıkarmaktadır. Mesela taş isminden türetilen taş-la- fiili bir kişinin bir kişi veya şeye taş atmasını ifade eder, taş-laş- fiili ise bir kimsenin taş kesilmesi ve bir kalbin yumuşaklığının gidip taş gibi kaskatı olması anlamını vermektedir. Bir dönüşüm anlamı vardır. Yani taşla- ile taşlaş- fiilleri anlam olarak ilgisizdir. –laş eki, isim olarak duran bir şeyin değişime uğradığını gösterir. Örneğin, kadavralaşmak, robotlaşmak, taşlaşmak gibi. Bu ek geldiği sözcüğe değişme ve dönüşme anlamını katmıştır. Bu kullanım dilimizde yaygındır. Ancak son zamanlarda dilimizde bu eke içselleştirme, bütünleşme, benliğe mal etme, gibi yeni anlamlar kazandırıldığını da görmekteyiz.

İşte ekimiz bu yeni anlamıyla geldiği sözcüğün sürekli yapılan bir fiile dönüşmesini sağlamaktadır. O fiilin tekrar tekrar yapılarak adeta o isimde bütünleşme anlamını vermektedir. Ramazan ayını otuz gün boyunca hakkıyla yaşayan birinin Ramazanla bütünleşmesi, oruçla bütünleşmesi, Ramazanı tabiatının bir parçası hâline getirmesi anlamında Ramazanlaşmak şeklinde kullanımı ortaya çıkacaktır. Yani Ramazan artık onu yaşayan kişiyle bütünleşmiştir. Dilimizde bu kullanım Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserlerinde karşımıza çıkmaktadır. İnandığı her şeyi benliğine mal etmeye çalışan Hocaefendi, bugüne kadar fiil olarak tek başına kullanılmayan bazı sözcükleri bu –laş / –leş ekiyle fiilleştirmiştir. Bu kullanımı yukarıda da ifade edildiği gibi içselleştirme, bütünleşme, benliğe mal etme anlamlarını vermek için tercih etmektedir. Bu benliğe mal etme meselesini bir eserinde şöyle ifade eder: “Evet, görüldüğü üzere sahabe-i kiram efendilerimiz, kendilerine ulaşan her bir emri yaşamayı, içlerine sindirmeyi ve içselleştirmeyi hayatlarının gayesi bilmişlerdi.”

Fethullah Gülen Hocaefendi, yazılarında ve konuşmalarında bu eki, anlattığı şeyle bütünleşme, onun çok güzel bir şekilde yaşanarak onda bir huy hâline gelmesi anlamını veren fiillerde sık sık kullanmaktadır. Ona göre bir öğretmen okulla bütünleşmeli ve okullaşmalı, ideal bir mümin ramazanla bütünleşip ramazanlaşmalı, namazla bütünleşip namazlaşmalıdır. Güzel ahlaka ve dine ait şeyler onu yaşayanda tabiatının bir parçası hâline gelmeli ve insan onunla içli dışlı olmalıdır. Yaşadığı o şeyi içselleştirmeli, onunla yatıp onunla kalkar bir hâle gelmelidir. Hocaefendi bu eki bütün bir ek olarak değerlendirir ve ancak tek bir ekmiş gibi eklendiğinde bir anlam ifade edecek isimleri fiil yapmada kullanır. O bunu özellikle vurgu yapmak istediği şeyler üzerinde kullanmaktadır. Daha önce diğer yazarlarda rastlanmayan bu söyleyiş tarzı onun vurgulu söylemek istediği isimlere –laş eki getirmesiyle ortaya çıkar. Hocaefendi çevresindeki insanların bir şeyle hemhâl olmalarını, onu derinden duyup yaşamalarını istediğinde onları o “şeyleşmeye” davet eder. Ayrıca Hocaefendi, bu –laş/–leş ekinden sonra, -ma/-me veya -mak/-mek isim-fiil eklerini de kullanmaktadır. Durağan bir ismi önce fiil yapıp harekete geçirir daha sonra isim-fiil ekiyle de o hareket veya amelin onu yapanda rasıh bir huy hâline dönüşmesini ister. Örneğin, namaz durağan bir isimdir. O, bu ismi –laş ekiyle harekete geçirmektedir. Namaz kılanı, namazla bütünleştirip, namazın içselleştirilmesini sağlamaktadır. Bir müminin namazla bütünleştikten, onu içselleştirdikten sonra ondan vazgeçmeme sadedinde ise -ma/-me veya -mak/-mek isim-fiil eklerinden yararlanmakta ve “namazlaşmak” ifadesini kullanmaktadır. Böylece namaz kılan biri onda bütünleşecek ve bir daha da ondan asla vazgeçmeyip hayatının en önemli meselesi hâline getirecektir.

Şimdi Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserlerinde bu ekin nasıl kullanıldığını bazı örneklerle göstermeye çalışalım:

Efendimiz [sallallahû aleyhi vessellem]’in mübarek eşlerini anlattığı bir yazısında onların Efendimizin hanesine girdikten sonra sanki meleklerle beraber yaşayarak adeta melek gibi insanlar hâline geldiklerini şöyle anlatmaktadır: “Üzerlerinde hâlâ o döneme ait bazı hususiyetler taşıyan o mübarek validelerimiz, saadet hanesine girince birdenbire değişiyorlardı. Beşeriyetten çıkıp âdeta melekleşiyorlardı.” Evet meleklerin hâli, nazara verilmek suretiyle melekleşmeye bir teşvik ve çağrı yapılmakta, mahiyetimizde meknî bulunan melekûta ait hususiyetleri inkişaf ettirmemiz istenmektedir.

Kadınların iffetlerini korumaları hususunda olabildiğine hassas davranmaları, adeta birer iffet abidesi olmaları sadedinde onlara Hz. Meryem gibi azralaşıp betülleşmek lazım diyor.

“Meryem Validemiz, iffetini koruma mevzuunda o kadar hassastır ki, karşısında temessül eden bir ruhanî karşısında bile tir tir titremiş ve “Senden Allah’a sığınırım.” (Meryem sûresi, 19/18) demiştir. Onun bu hususiyetlerinden dolayı kendisine, “Betül” ve “Azra” ismi verilmiştir. İşte her şey var olduğu hâlde her şeyden kat-ı alâka etmek, tevhid-i kıble yapıp öyle azralaşmak ve öyle betülleşmek lazım.”

Yine uhrevilikten bahsettiği bir yazısında uhrevi olmayı değil de uhrevileşmeyi tercih ediyor. Bunda hem daha kuvvetli bir söyleyiş var hem de yapmacık bir uhrevilik değil de içselleştirilmiş, ruha mal edilmiş bir uhrevilik söz konusu.

“…ve duygulara kâse kâse İlâhî nefahât içirilir.Derken, herkes derecesine göre adeta uhrevîleşir, ledünnîleşir ve birer melek hâlini alır.”

Bir başka yazısında miraçtan ve semavilikten bahsederken bu kavramların ruha bir şerbet gibi içirilmesini istemektedir. Bunun için de yine aynı ekten faydalanmakta ve miraçlaşmak ve semavileşmek fiillerini türetmektedir: “Üçer-beşer Mekke boşalıyor, açık-kapalı herkes Medine’ye akıyor, hicret edenlerin fedakârlığı, Ensar’ın isâr ruhuyla bir başka televvüne ulaşıyor ve derken arz yolculuğu âdeta miraçlaşıyor, semâvîleşiyor ve mekân üstü âlemlerde meleklerin seyahati çizgisini buluyordu.”

“Mina’yı ve Arafat’ı anlatırken onunla öyle bir kucaklaşmalı, öyle sarmaş dolaş olmalı ki orayı yudum yudum bütün benliğimize içirelim.” deme sadedinde yine aynı eki kullanarak ifade eder: “Öyle ki, oraya daha adım atar-atmaz, onun, ruhumuzla kucaklaştığını, -Allah Rasûlü’ne ilk kucak açılan yer olması itibâriyle de üzerinde durulabilir- bize ötelere açılan yolları işaret ettiğini ve bizi tamamladığını, hatta gelip duygu dünyamıza karıştığını hisseder ve bir ölçüde hepimiz Minalaşırız.

Arafat’ta, sabahlar da gurûblar da hep derinlik soluklar ve ihtimal ki, en yüksek şâirlerin bile terennüm edemeyeceği nüktelerini kalblerimize boşaltır ve bize varlığımızın gayeleri adına neler ve neler fısıldarlar. Bence, ruhun uhrevîleşip incelmesi için insan hiç olmazsa ömründe bir kere Arafatlaşmalı, Arafat’ı yaşamalı ve Arafat’ın tulû’ ve gurûbunu oksijen gibi ciğerlerine çekmelidir.”

Duanın kunutlaşmasını da aşağıdaki şekilde dile getirmekte ve namazda da namazlaşmak lazım demektedir: “Namaz dışı Hakk’a yönelişler, namaz içi teveccühler ve namazın içine akıp kunutlaşan duâlar her biri Hakk’a yakınlığın ayrı bir buudu olarak keyfiyetler üstü bir derinlikte edâ edilir.

Yine birçok yazısında Ramazan’ın iliklerimize kadar hissettirilmesi, orucun tüm uzuvlarımıza, his ve hayallerimize de tutturulması gerektiğini anlatmaktadır. O bu yönüyle oruçla bütünleşme sadedinde oruçlaşmayı öğüt vermektedir. Diğer taraftan da Ramazan’ı sahuru, iftarı, teravihi, mukabelesi, sadakası, fitresi, zekatı ve tövbesiyle bir bütün olarak değerlendirip adeta Ramazanlaşmayı istemektedir? “Bizim ramazanlarımız -semavî özü mahfuz- örf ve âdetlerimizden aldığı farklı renk, farklı desen ve farklı ışıklarıyla, yirmi dört saatimize kendi boyasını çalar, bize kendi şivesini meşkettirir ve saygıyla harîmine girenlere günün her saatinde ayrı bir gök davetiyesi sunar ve hele tamamen ramazanlaşanlar için o, öyle büyülü bir edaya bürünür ve öylesine uhrevîleşir ki, onun bu sihriyle büyülenmiş kıvamında bazı ruhlar, kendilerini “yemez-içmez, göz açıp kapayıncaya kadar olsun Yaradan’a muhalefet etmez.” çerçevesiyle ifade edeceğimiz semâvîler arasında sanırlar.

Aslında, Ramazanlaşan bu müminlerin her hâlleri, en katı kalbleri dahi yumuşatıp rikkate getirecek kadar anlamlı, derin ve tesirlidir.”

Eserlerinin bazılarından aldığımız örneklerde de görüldüğü üzere Hocaefendi, bir isim olan Mina, Arafat, melek, Ramazan, namaz, Miraç, Betül gibi isimleri fiilleştirip onların derinden duyularak ve hissedilerek yaşanmasını, hayata hayat kılınmasını ve insanın benliğine mal edilmesini ve orada kalıcı olmasını istemektedir. Bunun için de bu isimleri önce fiilleştirmekte daha sonra da tekrar isimleştirmektedir.
DipnotMuharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi, s. 170.
Zeynep Korkmaz, Türkçede Ek Kalıplaşmaları, s. 34.
Tahsin Banguoğlu, Türkçenin Grameri, s. 219.
A. Von Gabain, Eski Türkçenin Grameri, s. 89.
Faruk Kadri Timurtaş, Eski Türkiye Türkçesi, s. 75.
herkul.org, Arzî ve Semavî Musibetlere Karşı Okunabilecek Bir Dua, Kırık testi, 2011
herkul.org, Kendi Değerlerimiz ve Bizim Yuvamız, Kırık Testi, 03.01.2011
Fethullah Gülen, Kalb İbresi, s. 210.
herkul.org, Kulluk ve Tebettül, Kırık Testi, 25.10.2010
herkul.org, Gufranla Tüllenen Ay, Kırık Testi, 21.08.2009
herkul.org, Hicret, Kırık Testi, 22.12.2008
herkul.org, Hac, Kırık Testi, 01.12.2008
herkul.org, Hac, Kırık Testi, 01.12.2008
herkul.org, Hac, Kırık Testi, 01.12.2008
Fethullah Gülen, Örnekleri Kendinden Bir Hareket, s. 54.
herkul.org, Tam Ramazanlaşma Zamanı, Kırık Testi, 08. 09. 2008

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: