Yaşar Tunagür Hocaefendi

Onun yaptığı o coşkun konuşmalar, o güne kadar duyduğum en içten ve en samimi konuşmalardı. Hutbelerinde muhakkak sahabeden örnekler verirdi. Ben zaten sahabe aşığı idim. Bu da beni onu dinlemeye koşturan sebeplerden biriydi.

  • @YasarTunagur

  • Kategoriler

  • Güncelliğini yitirmiş bazı konular kaldırılmaktadır (Ücetsiz site olmasından dolayı kısıtlama yapılıyor) anlayışınız için çok teşekkürler
    Sitemizdeki linkleri veya Videoları açamayanlar Dns lerini 208.67.222.222 208.67.222.220 Yapsınlar

EBU TALİB’İ İKNA ÇABALARI

Posted by tunagor 30/11/2012

Beri tarafta Kureyş, her geçen gün artarak devam eden bu gayretlerden duyduğu rahatsızlığı dile getirmek için yeniden Ebu Talib’in kapısına dayanmıştı:

– Bak, Ebu Talib! Şüphesiz ki sen, yaş ve tecrübe itibariy­le büyüğümüzsün; konumun itibariyle hepimizden iistiirısiin! Sana daha önce de gelmiş ve yeğeninin yaptıklanna bir son vermeni istemiştik; ama sen, buna yanaşmadın! Allah’ a yemin olsun ki, ilahlanmıza dil uzatılması, önderlerimizin dalaletle suçlanması ve atalanmız hakkında iyi şeyler söylenmemesi, artık sabnmızı taşırmak üzere! Ne zaman O’na engel olacak­sın! İstersen, O’nu bize bırak da, iki taraftan birisi helak olana kadar, aramızdaki meseleyi kendimiz çözelim.

İkide bir yanına gelip bozuk çalanların baskılarından bu­nalan Ebu Talib, yeğeni Muhammedü’l-Emin’e haber gönder­di:

– Ey kardeşimin oğlu, dedi ve gelen Kureyşlilerin dedik­lerini anlattı. Sözlerinin sonunda, mahcubiyet içinde şunlan ilave etti:

– Ne olur, hem kendini hem de beni düşün; bana, altın­dan kalkamayacağım yük yükleme!”?

290 İbn İshak, Sire, 2/135

Amcası Ebu Talib’in bu mesajıyla endişelenen Allah Resü­lü (sallallahu aleyhi ve sellern), bir aralık amcasının fikir değiştirdiği, müdafaa etmekten yorulup çekindiği ve bundan sonra ken­disini yalmz bırakacağı endişesine kapıldı. Kalbi kırılmış ve mahzun olmuştu, içten içe gözyaşı döküyordu. Yalnızlığı zir­vede hissetmenin tezahürüydü bütün bunlar … Belki de Allah (celle celaluhü), kendisinden başka açık kapı bırakmak istemiyor­du önünde. Onun için şöyle seslendi amcası Ebu Talib’e:

– Ey amcacığım! Allah’a yemin olsun ki, şayet onlar, bu işten vazgeçmem karşılığında güneşi bir elirne; ayı da diğeri­ne verseler, Allah beni muzaffer kılıncaya veya bu yolda yok oluncaya kadar bu işte sabit kalır, asla terk etmem.

Çok duygulanmıştı Kainatın İftiharı … Ayağa kalkıp gider­ken gözyaşı döküyor, içten içe ağlıyordu. Ancak, o kadar yü­rekten ve içtenlikle konuşmuştu ki, titreyen ses tonunda bile, sonuna kadar devam edeceğinin kararlılığı hakimdi. Bu tavır, Ebu Talib’i çok etkilemişti. Babası Abdulmuttalib’in emaneti, kardeşi Abdullah’ın yetimi, aç kurtlara teslim edilir miydi hiç? Arkasından:

– Gel, ey kardeşimin oğlu gel, diye seslendi. Kucaklayan bir ton vardı sesinin renginde. Mahzun Nebi, sesin geldiği ci­hete yönelmişti, yaş döken gözlerini silerek. .. Gözler, dilden önce anlaşmıştı sanki ve Ebu Talib, yeğenine şunları söyledi:

– Git ey kardeşimin oğlu git! Git ve dilediğini yap! Vallahi ben, hiçbir zaman Seni teslim edecek değilim!”?’

Ardından da, şiirleriyle O’nu destekledi ve toprağa gömü­lünceye kadar yeğeninin arkasında duracağım ilan etti.

Ebu Talib’in, yeğenini teslim etme niyetinde olmadığını ve koruma kararında ısrar ettiğini görenler, bu sefer yöntem değiştirdiler ve huzuruna gelip başka bir teklifte bulundular.

Aralannda, Umara İbn Velid adında dikkat çeken yakışıklı ve güçlü bir delikanlı da vardı. Bu genci yanlanna katıp onun ya­nına geldiler ve şunlan söylemeye başladılar:

– Ey Ebu Talib! İşte bu, Umare İbn Muğire’ dir. Kureyş’in en güçlü ve en güzel gencidir. Bu genç senin yardımcın olsun; onu evlat olarak edin, senin olsun. Onun yerine bize sen, şu senin ve atalannın dinini değiştiren, kavmine muhalefet edip karşı çıkan ve önde gelenlerimiz hakkında iyi düşünmeyen kardeşinin oğlunu ver de O’nu öldürelim. Madem kısasta, sizden bir adamın bedeli bizden bir adamdır; işte bu genç de O’nun diyeti olsun.

Ne çirkin ve ahlaksız bir tekliftil Bir tarafta, asırlardır ge­lişi gözlenen Son Nebi, diğer yanda ise, sadece fiziki yönüyle dikkat çeken bir genç! Kaldı ki, kim kimin yerini doldurabilir­di! Onun için, tereddütsüz Ebu Talib:

– Vallahi siz, ne kötü bir teklifte bulunuyorsunuz! Kendi çocuğunuzu büyük görüp evime almamı, buna mukabil olarak da kendi oğlumu size teslim edip öldürmenize göz yummamı bekliyorsunuz ha! ValIahi bu, asla olmayacaktır, cevabını verdi onlara.

Yine Ebu Talib’in taviz vermediğini gören Mut’im İbn Adiyy, biraz da tavır değiştirerek şunlan söyledi:

– Vallahi ya Eba Talibl Kavmin sana bugüne kadar çok in­saflı davrandı ve senin hoşuna gitmeyecek şeyleri sana dayat­madı. Ancak görüyorum ki bugün sen, onların hiçbir teklifine ‘evet’ demiyorsun!

Adamlar göz göre göre Allah Resülü’nü öldürmek istiyor­lardı ve buna ‘evet’ demeyince de bunun adı insafsızlık oluyor­du! Bundan daha büyük küstahlık olamazdı ve kendi anladıkla­n dilden bir cevap gerekiyordu. Ebu Talib de, bu cevabı verdi:

– Allah’a yemin olsun ki hiçbir zaman insaflı olmadınız!

Baksana sen şimdi, benim perişan olmarnı ve aleyhimde in sanlann çirkin işler çevirmelerini teklif ediyorsun! Elini ardı­na koyma ve istediğini yap!

Bu konuşma, zaten yarıya kadar çekilmiş olan kılıçlann, bundan böyle kınından çıkması anlamına geliyordu. Bugüne kadar münferit ve lokal olan düşmanlık, bundan sonra kurum­salolacak ve Mekke’nin her yerinde kendini gösterecekti, Bu düşmanlıktaki hedef, sadece Resülullah da değildi; her bir ka­bile, o güne kadar kendi içinde İslam’ı tercih eden kim varsa onu düşman biliyor ve topyekun bir savaş ilan ediyordu. Onla­n, binbir türlü işkenceye maruz bırakıp dinlerinden döndüre­bilmek için, akla hayale gelmedik yöntemlere başvuruyorlardı.

Konunun, insaf boyutunu da aşıp aklı devre dışı bıraktı­ğını gören Ebu Talib, çok geçmeden diğer kardeşlerine me­seleyi taşıyacak ve yeğenlerini koruma konusunda onların da desteğini almaya çalışacaktı. Abdulmuttalib ve Haşimoğulla­rının hemen hepsi, onun davetine olumlu cevap verirken sa­dece Ebu Leheb buna karşı çıkacak ve yeğeninin karşısında yer alanlarla beraber olmayı tercih edecekti. Kabilesinden beklediği desteği bulan Ebu Talib’in keyfine diyecek yoktu; bu kadar sıkıntılı bir sürecin akabinde yeniden bir araya gelip de fikir birliği etmelerine karşılık şiirin diliyle onları medhede­cek ve yeğeni Muhammed’e de övgüler yağdırarak üzerine toz kondurmayacaktı, 292

Damatlara Yapılan Baskı

Kureyş o kadar sinsi yaklaşıyordu ki, başta Allah Resülü olmakla birlikte Hz. Hatice’ye de acı yaşatmak için üzerlerin­de toplumsal baskı kurmaya çalışıyordu. Bu sebeple, risalet öncesinde evlendirdikleri üç kızlarını boşarnaları hususunda Efendimiz’in damatlarına baskı yapıyorlar ve Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kızlarını boşadıkları takdirde, istedik leri kızlarla evlendirecekleri konusunda garanti veriyorlardı. Efendimiz’in kızlan Rukiyye ve Ümmü Gülsüm, Ebu Leheb’in iki oğlu Utbe ve Uteybe ile evli idiler. Utbe ve Uteybe, baskı­lar karşısında direnecek fıtratta değillerdi ve istedikleri kız­larla evlenme garantisini alır almaz da bırakıverdiler Rukiyye ve Ümmü Gülsüm … Yıkılan yuvalar, ayrı bir hicrana sebep oluyordu Allah Resülü ve kerim eşi Hz. Hatice için …

Normal şartlarda bir anne ve baba için, sadece bir çocuk­lanmn bozulan yuvası bile acı kaynağı olurken burada Efen­diler Efendisi ve kerim zevcesi Hz. Hatice, bir anda iki kızının yıkılan yuvasıyla karşı karşıya kalıvermişlerdi. Hem de ortada, bunu gerektiren hiçbir sebep yokken … Tek sebep, her ikisinin de Allah Resülü’nün kızı olmasıydı.

Yalmz Zeyneb validemizin kocası Ebul-As, bu baskıla­ra boyun eğmemiş ve Efendimiz’in kızını terk ederek akıntı­ya kürek çekmemişti. Zira o, kararını kendisi verecek kadar onurlu, aile işlerine başkasının burnunu sokturmayacak ka­dar da izzetli bir hayat yaşıyordu. Ortada bir mesel e var ise, bunun karanm kendisi verir ve sonraki hayatını da kendi ira­desiyle yönlendirirdi. Onun için bir ailede huzur var ise, bunu dışandan hiçbir güç yıkmaya yeltenmemeliydi. Huzurlu bir ailesi vardı ve hammının farklı düşünmesi de bu huzuru hiç etkilemiyor; aksine bu huzurun artması istikametinde katkıda bulunuyordu. Bunun için, bütün baskılara karşı kulağını tıka­mış, sadece yapması gerekeni yapıyor, kuru gürültüye pabuç bırakmıyordu.

292 Bkz. İbn Hişam, Sire, 2/104

Ter Dökmeden Netice Yok

Beri tarafta Kur’an toplum içinde gelişen yanlış anlayış ve telakkileri tashih etmeye devam ediyor, insanlar arasında konuşulan konuların doğrusunu ortaya koyarak düşünce kay­malanmn önüne geçiyordu.

Zira, tarihte olduğu gibi o gün de, küfür cephesini temsil edenler hep kendilerini farklı görüyor ve mü’minleri alay ko­nusu yapmaya çalışıyordu. Gelen ayetler, önceki peygamber­lerin hayatından örnekler vererek, yaşadıklan hayatı örnek­leriyle gözler önüne seriyor ve böylelikle mü’minlere, ‘sabırlı olun’ mesajı veriyordu. Gelen bir ayet, Nuh (aleyhisselüml’ın ya­şadığı sıkıntılardan bahsettikten sonra, insanlığın ikinci atası olarak anlatılan Hz. Nuh ve ona inananlara, kendi kavminin söylediklerini şu ibret verici cümlelerle aktanyordu:

– Bize göre sen, sadece bizim gibi bir insansını Bizden ne farkın var ki! Hem, sonra senin peşinden gidenler, toplumu­muzun en düşük kimseleri! Bu da gözler önünde! Aynca, sizin bize karşı bir meziyetiniz olduğunu da sanmıyoruz! Bilakis, sizin yalancı olduğunuzu düşünüyoruzl’va

Zaman değişip asır başkalaşsa da küfrün mantığı hep ay­nıydı; dün nasıl tepki veriyorsa bugün de aynı tepkiyi veriyor­du. O günün Mekke’sinde, “Bugün hangi şartlarda yaşıyor olursak olalım, yarın mutlaka bizler de affa mazhar olur ve kurtuluruz düşüncesinin sakat ürünü olan bu anlayış, referanslannı dine dayandırmak isteyen farklı anlayışların elinde yön değiştirecek ve onlan, “Sayılı günler dışında bize cehennem ateşi dokunmaz.”295 sonucuna götürecekti. Hatta bunlar, meseleyi daha da ileri götürecek ve cennete, kendileri dışında kimsenin giremeyeceğini iddia edeceklerdi.w”

Sırf fakir olduklan için ve kendi statülerinde olmadıkla­nndan dolayı kimsesizleri huzurdan kovmak istemeye kadar giden bu saygısız tavır,297 şimdi boyut değiştirmiş; alın teri dökmeden nimetlere konma planlan yapıyordu.

293 Bkz. Hud, 11/27 294 Bkz. A’raf, 7/169 295 Bkz. Bakara, 2/80

296 Bkz. Bakara, 2/111; Maide, 5/18 297 Bkz. En’am, 6/52; Kehf, 18/28

Mekke müşrikleri, zaman zaman gelip Efendimiz’in soh­betini dinliyor; okuduğu Kur’an’a kulak veriyor ve iman adına oluşturduğu halkalara katılarak olup bitenleri anlamak isti­yordu. Ancak, bütün bunlara rağmen onlar, iman adına bir mesafe almayı asla düşünmüyor ve zaten bunlan da, iman adına ulaşılan noktalan tespit edip, imansızlıklannda tutu­nabilmek için yapıyorlardı. Dolayısıyla görüp dinlediklerinin kendilerine bir faydası olmuyor, yine yalanlamalarına devam edip alayvari tavırlannda ısrar ediyorlardı. Zira onlar, Allah düşüncesinde yolda kaldıklan yetmiyormuş gibi bir de, asıl hidayette olanın kendileri olduğunu söylüyor ve:

– Şayet bunlar cennete gireceklerse, şüphesiz orada bizim için aynlan yer daha fazla olacak, diyor; cennette kendilerine şimdiden yer ayınyorlardı. Çok geçmeden, bu konudaki kavl-i faslı da Cibril getirecekti:

– O kafirlere ne oluyor ki, Seninle alayetmek maksadıyla sağdan-soldan dağınık gruplar halinde boyunlannı uzatarak Sana doğru koşuyorlar!

Onlardan her biri, iman etmeden Naim Cenneti’ne yerleş­tirilmeye mi hevesleniyor?

Hiç heveslenmesin! Hiç kimsenin, öteki insanlar üzerin­de böbürlenmeye hakkı olamaz! Çünkü Biz, öbür insanlar gibi onlan da, o bildikleri nesneden, meniden yarattıkls?”

‘Ebter’ Yakıştırması

Efendimiz’in ilk çocuğu Kasım vefat edeli yıllar olmuştu.

Ondan sonra kızlan dünyaya gelmiş ve onlar da boyatıp ge­lişmiş; Fatıma hariç, diğerleri evlenip dünya evine girmişler­di. Hira’daki vuslattan sonra dünyaya gelen ve bundan dolayı kendisine Tayyib ve Tahir de denilen ikinci oğlu Abdullah, he­nüz emeklemeye başlamıştı ki kader, onu da babasından ayır mış ve ebedi çocuk olarak kalmak üzere cennete davet etmişti. Efendiler Efendisi, anne-baba ve dede gibi dayanakların teker teker yok olmasının ardından bir de, ardı ardına iki evladının acısını tadıyordu.

Küfür bu ya, böyle acı bir günü bile değerlendirecek; Efendimiz’in aleyhinde kullanmak için atağa geçecekti. Yine başı çeken, öz amcası Ebu Leheb’di. Ukbe İbn Ebi Muayt, Ka’b İbn Eşref ve As İbn Vail de bu kervana katılmışlar, Efendiler Efendisi’nin artık erkek çocuğunun kalmadığını ileri sürüyor ve soyunun böylelikle kuruyacağının reklamını yapıyorlardı. Abdullah’ın vefat ettiği gecenin sabahında Kureyş içinde ko­şan Ebu Leheb:

– Bu gece Muhammed’in soyu kesildi, diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Zira onlara göre soy ve sop, sadece erkek çocuktan devam ederse bir anlam ifade ediyordu. Soyu devam etmeyen bir adamın da, çok geçmeden adının dünyadan si1i­neceğine inanıyor ve bu sebeple erkek çocuk sahibi olabilmek için her türlü yola başvuruyorlardı. Kız çocukları insan yerine bile koymayan bir zihniyetten zaten başka ne beklenebilirdi ki! Ölünün üzerinden bile siyaset yapıyor, her hareketi kendi lehlerine değerlendirip karşı tarafa hücum vesilesi olarak gö­rüyorlardı.

Çok geçmeden, Resul-ii Kibriya’ya Kevser Suresi inecek ve yine Mekke müşriklerinin oyunları boşa çıkacaktı. Zira gelen ayette, esas soyu kesilecek ve yeryüzünde adı unutulup gidecek birisi varsa bunların, Habib-i Zişan’a karşı çıkıp düş­manlık besleyenler olduğu anlatılıyor ve Efendiler Efendisi’ne Kevser müjdesi verilerek O’ndan namaz kılıp kurban kesmeye devam etmesi isteniyordu.

299 Bkz. Kevser, 108/1-3

Kötü Komşular ve Tehdit Halkası

Kaderin ayrı bir cilvesi ki, Efendiler Efendisi’nin en can alıcı düşmanlan kapı komşulanndan ibaretti. Ebu Leheb’in evi, zaten O’nun evine bitişikti. Evi evine bitişik olan diğer komşulan da Ebu Leheb’ten farklı değildi; Hakem İbn Ebi’l­As, Ukbe İbn Ebi Muayt, Adiyy İbn Hamrfı ve İbnü’l-Esda el­Hüzeli de Ebu Leheb’i aratmayacak kadar düşmanlık duyuyor ve O’nu üzebilmek için fırsat kolluyorlardı.s?”

Bir gün onlardan birisi, Efendimiz namaz kılarken üzeri­ne koyun pisliği atmış; bir başkası da onu alıp, içinde Efendi­miz’in abdest suyunun olduğu çömleğin içine dolduruvermiş­ti. Bir müddet sonra Efendiler Efendisi, onlann şerrinden emin olabilmek için araya duvar ôrmüştü, Buna rağmen aynı huylarında ısrar etmelerine karşılık bir gün, attıklan pisliği bir sopanın ucuyla tutup kapının önüne çıkacak ve onlara gös­tererek şöyle seslenecekti:

– Ey Abdimenafoğullan! Bu nasıl komşulukö’?’

Ukbe İbn Ebi Muayt, işi daha da ileri götürecek ve Ebu Cehil’in de kendilerinde olduğu bir akşam vakti oturup, Muharnmedii’l-Ernin’e kötülük yapma konusunda onunla an­laşacaklardı.” Aralannda konuşurken Efendimiz’i gösterip:

– Hanginiz falanların kestiği devenin işkembesini pisli­ğiyle birlikte getirip de secdeye gittiğinde Muhammed’in üze­rine koyma kahramanlığında bulunabilir, diyorlardı.

300 Bunlar arasında, sadece Hakem İbn Ebi’l-As Müslüman olacaktır. 301 Halebi, Sire, 1/474

302 Başka bir rivayette bu hadise Kâbe’de cereyan etmektedir ve başrolde Ebu CehiI vardır. Bkz. Maverdi. A’lamu’n-Nübüvve, 1/142

Aralarındaki en şaki olanı ayağa kalktı. Bu, Ukbe’den baş­kası değildi. Sözü edilen işkembeyi getirtti ve beklerneye baş­ladı. Tam Efendiler Efendisi secdeye gittiğinde yanına yak laşıp iki omuz küreğinin ortasına, elindekileri koyup kenara çekiliverdi. Allah’ın en sevgili kulu, Allah’a en yakın olduğu yerde kapı komşulan tarafından işte böyle zor bir durumda bırakılıvermişti.

Beri yanda Ukbe ve misafirleri, yaptıklan işin keyfini çıkarmaya çalışıyor; bir yandan göbeklerini kaşırken diğer yandan kahkaha ile gülüyorlardı. O gün o kadar gülmüşlerdi ki, düşmernek için birbirlerine yaslanıyor ve öylece ayakta durmaya çalışıyorlardı.

Uzun zaman Efendiler Efendisi secdeden başını kaldıra­madı. Nihayet kızı Fatıma validemiz manzaraya şahit olmuş ve koşarak babasının yanına gelmişti. Bir taraftan bu işi yapan­lara çıkışıyor; diğer yandan da babasının üstündeki pislikleri temizlerneye çalışıyordu. Allah’ın en sevgili kuluydu; dileseydi orada düşmanlan yerle bir olur; hak ettikleri cehennemi boy­larlardı, Ama O, hep mülayemet yolunu tercih etmişti, bugün olmasa da bir gün mutlaka anlayıp geleceklerini umuyordu. Ancak bu, belli ki rikkatine çok dokunmuştu; dokunmayacak gibi değildi ki! Başıyla birlikte ellerini kaldırdı semaya:

– Allah’ım! Kureyş’i Sana havale ediyorum.303

O kadar ki bu duayı ardı ardına üç kez tekrarladı. Ardın­dan da, isim isim zikrederek hepsini sıraladı teker teker:

– Allah’ım! Ebu Cehil’i de, Utbe İbn Ebi Rebia’yı da, Şeybe İbn Ebi Rebia’yı da, Velid İbn Utbe’yi de, Ümeyye İbn Halefi de, Ukbe İbn Ebi Muayt’ı da Sana havale ediyorum; onlann hakkından Sen gelirsin ey Allah’ım!

O kadar içten ve samimi idi ki, işlerini Allah’a havale et­mesi oradakileri bir hayli korkutmuştu. Zira biliyorlardı ki, bu beldede yapılan dualar kabul görür ve başlanna mutlaka bir şeyler gelirdi. Hele bu duayı yapan Allah’ın en sevgili kuluy­sa!304

Ümeyye İbn Halefin başka bir adeti daha vardı; Resülul­lah (sallalIahu aleyhi ve sellem) ile karşılaştığında el kol hareketle­riyle Efendimiz’e hakaret eder, göz kırparak veya ağız ve yü­zünü oynatarak her fırsatta O’nu küçük düşürmeye çalışırdı. 305 Çok geçmeden onun bu foyasını da meydana çıkaran ayetler geldi. Gelen ayetler:

– Yazıklar olsun! Vay haline o kaş ve göz hareketleriyle, el ve kol oynatmakla küçük düşürmeye çalışanların, diyor ve böyle bir hareketin nasıl bir sonuca davetiye çıkardığını açık­ça ortaya koyuyordu.a?”

Ümeyye’nin diğer kardeşi Übeyy ve Ukbe İbn Ebi Muayt, bu konuda omuz omuza vermiş, müşterek hareket ediyorlar­dı. Bir gün Allah Resülü (sallalIahu aleyhi ve sellem) namaz kılarken Allah Resülü’nün yanına yaklaşıp okuduklanna kulak verdi­ler. Tam bu sırada aralannda anlaştılar ve toz-toprağı kaldı­rarak Efendimiz’in üzerine doğru savurdular. Bu insanlar, bu eziyetleri yapmaktan zevk alıyorlardı. Bir keresinde de, çürü­müş bir kemik bulmuş; onu öğüttükten sonra da parçalannı rüzgâra tutarak Allah Resülü’nün üzerine gelecek şekilde sa­vuruvermişlerdi. 307

303 Başka bir rivayette, “Mudar’a Yusuf yıllan gibi kıtlık sal ve çetin azabım gön­der.” şeklinde bir ilave vardır. Bkz. Ayni, Umdetü’l-Kari, 7/26

304 o gün bu olaya şahit olan ve elinden bir şey gelmeyen Abdullah İbn Mes’üd (radıyalIahu anh), Efendimiz’in beddua ettiği yedinci ismi hatırlayamadığını ifade eder ve yemin vererek bu isimlerin tamamının da, harp meydanındaki ilk karşılaşma olan Bedir Savaşında teker teker öldüğünü anlatır. Bkz. Hale­bi, Sire, 1/470

305 Ayni, Umdetii’l-Kari, 2/175 306 Bkz. Hümeze, 104/1-9

307 Bkz. İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 2/51

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: