Yaşar Tunagür Hocaefendi

Onun yaptığı o coşkun konuşmalar, o güne kadar duyduğum en içten ve en samimi konuşmalardı. Hutbelerinde muhakkak sahabeden örnekler verirdi. Ben zaten sahabe aşığı idim. Bu da beni onu dinlemeye koşturan sebeplerden biriydi.

  • @YasarTunagur

  • Kategoriler

  • Güncelliğini yitirmiş bazı konular kaldırılmaktadır (Ücetsiz site olmasından dolayı kısıtlama yapılıyor) anlayışınız için çok teşekkürler
    Sitemizdeki linkleri veya Videoları açamayanlar Dns lerini 208.67.222.222 208.67.222.220 Yapsınlar

Niyazi Sanlı Önden giden bir atlı (Adem Tatlı)

Posted by tunagor 08/11/2012

İnsanların hikâyeleri parmak izlerini hatırlatır bana hep. Hepsi aynı gibi durur; ama aslında hiçbiri diğerine benzemez. Onların ruhuna nüfuz edip hayatlarını mercek altına aldığımızda şaşırtıcı hâller çıkar karşımıza. Önden giden bir atlı olan Âdem Tatlı’nın hikâyesinin peşindeyim. Hakkında edindiğim bilgi kırıntılarıyla oluşan kanaat beni Moğolistan’a sürükledi.

Moskova’dan güneş batarken havalanan uçak, kızıllıkların arasındaki beyaz pamuk kümelerinin üstünden süzülerek yolları tüketirken, önden giden bir atlının peşinde olmanın hazzını yaşıyordum. Ulanbatur’a beş saatlik bir uçuş sonrası vardığımda, saat farkı sebebiyle sabah olmuştu. Cengiz Han Havalimanı’nda bekleyen Mehmet Bey beni tanıyamasa da, ben onu dost yüzündeki ışıktan tanıdım.

Ertesi gün bana mihmandarlık eden kişi, Âdem Bey’in yetiştirdiği güllerden biriydi. Darhan’daki Türk Koleji’nin ilk talebelerinden olan mihmandarım, akıcı Türkçesi, terbiyesi ve insanî münasebetleriyle “Âdem Bey’in aynası, saçtığı tohumların en olgun başaklarından ve diktiği fidanların en güzel meyvelerinden birisi olarak” karşımda en büyük delildi. Kızıl (ulan) bahadır (baatır) mânâsına gelen Ulanbatur sokaklarında birlikte dolaşırken Moğolistan hakkında bir hayli bilgi edindim.

Moğolistan, hem siyasî hem coğrafî hem de kültürel açıdan Çin ile Rusya arasında sıkışıp kalmış, topraklarının genişliğiyle ters orantılı olarak nüfusu son derece az bir ülke (iki buçuk milyon civarında). Nüfusunun yarıdan fazlası Ulanbatur’da yaşıyor. Geçimin hayvancılıkla sağlandığı ülkede, kayıtlı otuz beş milyon hayvan bulunuyor. Tüketim ürünlerinin tamamı Çin ve Rusya’dan ithal ediliyor. Geniş bozkırlar ve çöllerle kaplı bu coğrafyada kışın uzun sürmesinden dolayı sebze-meyve son derece az. En çok et, patates ve unlu mamuller tüketiliyor.

1921’e kadar Çin, 1989’a kadar ise Sovyet hâkimiyetinde kalan bu insanlar kendileri olma ve özlerine dönme gayretindeler. Halkın kâhir ekseriyeti, özellikle 35 yaşın üzerindekiler Rusça biliyor. Moğolların kendi alfabeleri, Göktürk alfabesi gibi yukarıdan aşağı yazılıyor; ama hâlen Kril alfabesi kullanıyorlar. Moğollar, Türkleri kendilerine akraba kabul ediyorlar. Pek çok kelimenin kökü aynı. Alfabelerin ve bazı geleneklerin benzerliği bu ihtimali kuvvetlendiriyor.

Şehirdeki binalarda Rus mimarisi hâkim. Buranın Moğolistan olduğunun en büyük delilleri; çadırlar ile Cengiz Han’ın ve Moğolları Çin esaretinden kurtaran Suhbatır’ın heykelleri.

Ekseriyeti Budizm’e inanan Moğolların yüzde altısı eski dinleri Şamanizm’e mensup. Kazakistan’a yakın bölgede Bayanölgi şehrinde yaşayan ve nüfusun yüzde altısını teşkil eden Kazaklar Müslüman. Son zamanlarda Amerikalı ve Kanadalı misyonerlerin faaliyetleri neticesinde Hristiyan olan Moğollara rastlamak da mümkün.

Mihmandarım bu bilgileri verdikten sonra, “Siz Moğolistan’da sadece Âdem Tatlı Bey’in yattığını mı sanıyorsunuz?” diye sordu ve devam etti: “Âdem Bey, ölüm sebebini doktorların teşhis edemediği iki evlâdıyla aynı toprakları paylaşıyor. Hayattaki tek çocuğu Ömer Faruk. Âdem Bey ve eşi Aysel Hanım on iki yıllık evlilikleri boyunca herkese hüsn-ü misal teşkil edecek bir hayat sürdüler. Âdem Bey, evlenmeden önce, Aysel Hanım’a ‘Benim ilk eşim hizmet, sen ikinci eşim olacaksın.’ demişti…”

Moğol devlet adamlarından başladım Âdem Bey’i dinlemeye. “Nasıl biriydi?” sorusuna istisnasız, hepsi ağız birliği etmişçesine “seçilmiş” cevabını verdiler. Âdem Bey’in “büyük düşünen” biri olduğu konusunda da müttefiktiler. Meclis eski başkanı, eğitim eski bakanı ve hâlen görevde bulunan pek çok bürokrat gibi millî güvenlik kurulu genel sekreterine, “Âdem Bey’in, Moğolistan topraklarına defnedilmeyi istemesi sizin için ne mânâya geliyor?” diye soruyorum. “Âdem Bey’i atalarının ruhu buraya çağırdı.” gibi cevaplar alıyorum.

Birkaç gün sonra Âdem Bey’in ellerinden işlenerek çıkmış, onun tercümanlığını yapmış, önce Darhan’dan talebesi, sonra mesai arkadaşı olmuş, ayrıca evlenmesine de vesile olduğu başka bir arkadaşın evine misafir oluyoruz; fasılasız beş saat Âdem Bey’i anlatıyor. Sohbetimiz kâh gülümseme, kâh gözyaşı, kâh hüzün, kâh şaşkınlık ifade eden sözlerle devam ediyor. Belki bir beş saat daha anlatacak; ancak vakit gece yarısını bulduğundan bu kadarı ile iktifa ediyoruz.

Moğolistan’da Türk müteşebbislerin açtığı dört okulun yanında Çin, Amerikan, Kanada, Hint, Kore, Japon ve Rus okulları da var. Hem akademik başarı, hem ruh ve beden terbiyesi, hem de insanî davranışları kazandırma bakımından Türk kolejleri halk tarafından en fazla tercih edilen okullar. Hemen herkes, çocuklarını Türk mekteplerinde okutmak için yarışıyor. Ulanbatur’daki kolejin imtihanını kazanamayan talebeler, çevre illerdeki Türk kolejlerinde okumak için o şehirlere gidiyorlar. Hattâ halktan ve bürokrasiden bazı kimselerin hatırlı kişileri araya koyduğu da oluyormuş. Türk öğretmen ve belletmenlerin Moğolca öğrenmesi, kayda değer bir ayrıntı Moğollar için; çünkü Ruslar yetmiş yıl burada yaşamalarına rağmen Moğolca tek kelime öğrenmeye tenezzül etmemişler.

Rus okulunun müdîresi Soronzon Hanım, son derece titiz, ince eleyip sık dokuyan, askerî bir tertip ve düzene sahip, kararlı ve cesur bir kadın olarak hafızamda yer etti. Okulun pek çok başarısı var. Soronzon Hanım çocuğunu Türk okuluna teslim etmekte hiç tereddüt etmemiş. O da Âdem Bey’in çalışkanlığını, cömertliğini, ikna ediciliğini ve geleceğe yönelik büyük projelerini uzun uzun anlattıktan sonra, beni tebessüm ettiren “Keşke daha fazla çocuğu olsaydı. Böyle iyi insanlar ne kadar çok çocuk yaparlarsa o kadar iyi olur.” diyor.

Âdem Bey’in çalıştığı ilk yere -zorlukları ve soğuğu yüreğinde hissettiği, okulun eksiklerini yerinde görüp yeni döneme hazırlamak için gittiği ve Ulanbatur’a dönerken kaza geçirip vefat ettiği Darhan’a- gitmek için yola çıkıyoruz. Kazanın meydana geldiği, düz, kenarı çakıllı asfalt yolun kenarında durduğumuzda ne düşünüp ne söyleyeceğimize karar verememenin karmaşası sarıyor her yanımızı. Sessizlik ve iç muhasebeye dalıyoruz.

Moğollar kaza mahalline, ülkenin değişik yerlerinde gördüğümüz, kendilerince kutsal, önemli ve unutulmaması gereken yer ve kişilerin hatırasına yaptıkları “hadık”tan yapmışlar. Hadık; dikilen ve mavi bir kumaş bağlanan bir ağaç parçası. Her gelen bu ağaç parçasının etrafına bir taş koyuyor ve bu taş yığını büyüyüp gidiyor her geçen gün. Sonra da bu yığının etrafında 1-3-5-7 gibi tekli sayılarla tavaf ediyorlar.

Ardından Darhan’a gidiyoruz. Baştan sona Rusların inşa ettiği şehirde, okul da Rus mimarîsinin izlerini taşıyor. Orta Asya’nın her yerinde görmeye alışık olduğumuz bir yatılı okul bu. Okulun bahçesinde; “Moğolistan’ın geleceğini aydınlatacak nesillerin yetiştirilmesi için hayatını, gençliğini, gönlünü ve bütün benliğini adayan sevgili öğretmenimiz ÂDEM TATLI anısına… 1998 mezunları” yazılı bir anıt var. Okulun koridorlarında bize gülümseyen Âdem Bey’in fotoğrafları var; ancak her köşe başında o karşımıza çıkacak gibi hissediyoruz. Zîrâ bu okulun her yerinde onun emeği var.

Seyahatimizin en önemli kısmını Âdem Bey’in kabrini ziyaret teşkil ediyor. Birkaç günden beri ruhumu, duygularımı ve düşüncelerimi arındırma gayreti içindeyim bu ziyaret için. Bir eğitim şehidinin ve hizmet erininin huzuruna varmaya yüzüm yok aslında.

Bir sabah güneş, ülkemden on bin kilometre uzakta doğarken, Âdem Bey’in kaza yaptığının benzeri bir minibüsle Ulanbatur’dan ayrılıyoruz. Bir müddet sonra Kazak-Müslüman köyü Nalayh görünüyor uzaktan. Müslüman mezarlığında Ulanbatur’dan 35-40 km uzağa defnedilmiş Âdem Bey. Araba tozlu yolu tırmanarak kabrin yanında duruyor. Bir dağın yamacından büyük bir vadi uzayıp gidiyor gözümüzün önünde. Etrafta tek bir ağaç yok. Alabildiğine boş araziler… İnsanın içini bir yalnızlık duygusu kaplıyor… Âdem Bey’in kabrinin bulunduğu yamacın az aşağısında Kazak mezarlığı var.

Âdem Bey’in kabri başka arkadaşlarımız da vefat ettiğinde onlara da yer kalsın diye Kazak mezarlığından biraz yukarı yapılmış. O gönül insanı, yanına gelecekleri karşılamak için önden giden yalnız bir atlı; tıpkı büyükelçi olmadığı zamanlarda Moğolistan’a geldiği gibi…

Harun Tokak Bey’in: “Güneş battı batıyor. Ufukta kızıllık gittikçe koyulaşıyor. Biraz sonra İstanbul semalarında ‘Sadâ-yı Muhammedî’ yankılanacak. Herkes sürurla oruçlarını açacak. Bense gurubun, bütün insanların ruhunda burkuntu hâsıl ettiği şu dakikalarda Âdem öğretmeni düşünüyorum.” ifadeleri zihnimde canlanıyor.

“Benim sigortam Allah!” diyecek kadar teslimiyet ve tevekkül sahibi, bıçak kemiğe dayanıp da okul parasız kaldığında ve öğretmenlerin maaşını ödeyemeyecek duruma geldiğinde, düğünde hediye edilen takıları ve yakınlarının katkısıyla aldığı evini, kimselere duyurmadan bir çırpıda satan gerçek bir kahraman o. Gözlerimiz buğulanıyor, yaşarıyor, ruhumuzda bir ürperti, kalbimizde bir titreme hâsıl oluyor.

Lisedeyken tarihteki kahramanların yaptıklarını okuyunca heyecanlanırdım; bir daha böyle insanların yeryüzüne gelmeyeceğini düşünürdüm. Şimdiki nesillerin ilham almak için tarihin tozlu sayfalarına seyahat etmesine gerek yok. Bütün şahitleri ve yaşadığı “yaşanılası hayatıyla” Âdem Tatlı güneş gibi duruyor karşımızda. Söze ne hâcet; insanları Âdem Bey’in kabrinin başında birkaç dakika tefekküre davet etmek, kırk yıl nasihat edip kırk cilt kitap okutmaktan daha tesirli olmaz mı?!

Âdem Bey’in kabrinin 15 km ötesinde Tonyukuk Âbideleri var. Bilge Kağan’ın kayınpederi Tonyukuk tarafından 720 yılında Balbal denen taşlara Göktürk alfabesiyle yazılmış kitabeler, Türk tarihine ışık tutan önemli vesikalardır.

Âdem Bey, şakacı bir insanmış, yakından tanıyanların anlattıklarına göre. İyi de futbol oynarmış. Sanata ve estetiğe yatkın bir fıtratı olduğunu öğreniyoruz mesai arkadaşlarından. Kahramanmaraş’ta Âdem Bey’in ablası: “Âdem çok şakacıydı. Bana vefat etmiş gibi gelmiyor hiç. Sanki bir ân, abla ben şaka yaptım, diyecek gibi hissediyorum.” demişti…

On iki yıllık Moğolistan vazifesi sırasında Kahra­manmaraş’a iki defa gelebilmiş Âdem Bey. Birinde sevgili anacığı ebedî âleme göç etmiş ve Âdem Bey bu göçten yaklaşık bir ay sonra annesinin kabrini ziyaret ederek kendini teselli etmeye çalışmış. İkinci ve son gelişinde de ablasının yazlığında bir hafta kadar dinlenmiş. Ablasının ifadesiyle: “Bu bir hafta hayatının ilk ve tek tatili oldu.” Onu tanıyanların hepsi; “Âdem Bey, son gelişinde bizim tanıdığımız Âdem değildi. Bambaşka biriydi.” ifadesini kullanıyor.

Âdem Bey bir gece eşi Aysel Hanım’ın ellerini avucuna alıp gözlerine bakmış ve şöyle demiş: “Ben senden razıyım. Allah da razı olsun. Eğer bir gün hak vâki olursa beni Türkiye’ye götürmeyin. Ben Moğolları seviyorum. Moğolistan’da defnedilmek istiyorum.” O, arzusuna kavuştu. Allah rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: