Yaşar Tunagür Hocaefendi

Onun yaptığı o coşkun konuşmalar, o güne kadar duyduğum en içten ve en samimi konuşmalardı. Hutbelerinde muhakkak sahabeden örnekler verirdi. Ben zaten sahabe aşığı idim. Bu da beni onu dinlemeye koşturan sebeplerden biriydi.

  • @YasarTunagur

  • Kategoriler

  • Güncelliğini yitirmiş bazı konular kaldırılmaktadır (Ücetsiz site olmasından dolayı kısıtlama yapılıyor) anlayışınız için çok teşekkürler
    Sitemizdeki linkleri veya Videoları açamayanlar Dns lerini 208.67.222.222 208.67.222.220 Yapsınlar

Kırık Mızrap’ta Kahraman Motifi

Posted by tunagor 19/08/2011

Ferdî plandan çıkıp cemiyeti ilgilendiren gaye ve kıymetler uğrunda yaptığı mücadelelerle insan, halk nazarında itibar kazanmakta ve kahraman olarak nitelendirilmektedir. Her milletin kendi tarihinde derin yer etmiş olan ve nesillerin yetişmesinde örnek olarak gösterilen böyle kahramanlar mevcuttur. Fethullah Gülen Hocaefendi’ye göre bizim tarihimize bütünüyle “Kahramanlar Tarihi” demek mümkündür. Çünkü bizim topraklarımız; tahtlarla, tâclarla başı dönmeyen, hayat ve hâdiseler karşısında değişikliğe uğramayan, aşkı, heyecanı ve iniltileriyle meleği, feleği velveleye veren gerçek kahramanlarını, mâverâî gönül erlerini yetiştirmiştir.

Eski ve Yeni Türk edebiyatında farklı vasıf ve isimlerle şiirlere konu olan bu kahraman motifi, Kırık Mızrap’ta, Hocaefendi’nin yıllardır hayâlini kurduğu bir dünyanın iman ve hizmet ateşini körükleyen “yiğit, akıncı, vatan evladı, hak dostu, kutsiler ve hak erleri” olarak karşımıza çıkmaktadır. Hocaefendi’nin, kâh toprak altından akan kâh zemini delip satha yükselen sular gibi kullandığı bu motif, ulvî bir hakikatin tarlası olarak edebiyatımızdaki yerini almıştır.

Hem nesirlerinde, konuşmalarında hem de şiirlerinde bu necip milletin kahramanlarını bitevî sıradağlar gibi zirveleştiren Hocaefendi; zaman zaman Yunus’un derin tasavvuf bestelerinden, zaman zaman Âkif’in ıstırap ve hakikat soluğundan, zaman zaman Yahya Kemal’in rindâne şiir ikliminden günümüze demler taşımaktadır. Hocaefendi; i’câz-ı Kur’ân’ın en parlak bir âyinesi olan temsil ve telmihlerden de yararlanarak şiirlerinde geçmiş gelecek bütün insanlığın kaderini ilgilendiren bir misyon ufkunun panoramasını çizmektedir. Bu panoramada resmedilen kahramanlar; özündeki kuvveti, nebiler Nebisi’nin (s.a.s.) sıcacık, ruhları okşayıcı, kalplerdeki buzdağlarını eritici mahiyetteki nefesinden almıştır.

Tarihte: “Bir geçmiş gün için beyhude feryad etme, / Bir gelecek günü boşuna yâd etme, / Geçmiş, gelecek masal hep / Eğlenmene bak, ömrünü berbat etme.” mülahazasıyla her şeyi, cismaniyeti ve bedeni hesabına değerlendiren sahte kahramanlar peyda etmek derdindeki kem talihlilere karşı Kırık Mızrap şairi, bizi Kur’ânî şiirin içeriğine doğru çekmekte ve bizim sürekli kendimize dönmemizi temin edecek bir bilinçle dolmamızı istemektedir. Bunun için şair; ötelere daima açık, basiret ufku alabildiğine geniş kahramanların yaşadığı bir zaman dilimine sık sık telmihte bulunur:

Işıktan dünyasında madde-mânâ iç içe,
Beyan çeşmesinden “ledün” kevserleri akar;
Sûreti, uhrevîliğine ince bir peçe,

Bir gözü dünyaya, öbürü ukbâya bakar..

Gölgesine pervaneler koşar kudsîlerin,
Sîneleri güneşin taç tabakasına denk..
İnim inim ve güvercin kalbi gibi ürkek,
Cennetler kadar şirin, sonsuzluk kadar derin;
Gölgesine pervaneler koşar kudsîlerin.

Görüldüğü gibi, Fethullah Gülen şiirinin içinde aydınlatıcı ve huzura erdirici bir hava vardır. Onun şiiri, günlük kaygı ve telaşelerin ötesinde yer almaktadır. Kırık Mızrap, taşıdığı bediî güzelliğin yanı sıra ötelerin kapısını çalmak için bir müşevvik ve iç dünyamıza yolladığımız bir elçidir. Mutlak hakikate yaklaştırmaya çalışan tavrıyla insanî düzlemde yer alan bu şiirler, okuyucunun vecd dünyasıyla paralel bir algılanma ve ifade edilme imkânına sahiptir. Dolayısıyla bizi bu şiirlere çeken asıl cazibe; ruhânîyetin, kahramanın temsilî vücut çizgilerine sindirilmiş olması ve mısralardaki her bir kelimenin omzuna yüklenmiş olan canlı hisler olmasıdır. Telmihte bulunulan kahramanlar ise tasavvufî mânâda derin bir bağlılıkla bizi ilâhî olana döndürmekle kalmayıp ictimaî ve ruhî dünyamızdaki model arayışımızın odaklanması gereken yönü işaretleme gücüne de sahiptir:

Melek kanadından tüyler almış gibi atak,
Rûhânîlerle iki parmaktan daha yakın;
Pervâz eder ilerler, hedefi o son durak,
Her menzilde duyar iltifatlarını Hakk’ın…

Yitik olanın peşinde koşan Kırık Mızrap’ta kahraman, kesretin perde perde oluşturduğu engelleri bir sıçrayışta geçebilme gücüne sahiptir. Her şeyden önce bu mısralar, metafizik bir tecrübeyi öncelemektedir. Böylelikle hislerin fikirlere, fikirlerin de hislere irca hadisesi gerçekleşir ve kahramanların ruhaniyet soluğunu dipdiri hissederiz yüreğimizde. Bunun neticesinde ise şairin varmış olduğu metafizik âlemin sırlarına vâkıf olur ve Bir’den sudûr eden her varlığın Bir’i işaret edici olduğunu içselleştirmiş oluruz.
Kahraman Beklentisi

İnsan vicdanı, yapraklarını ışığa ayarlayan bitkiler gibi, karşısında şahsî endişelerini silmiş ve mesuliyetleri cemiyet namına yüklenmiş müşahhas bir iman ve kahramanlık örneği gördü mü yüzünü o tarafa çevirir ve onda tabiî olarak kendini arar. Bu arayışı: “Her gece hayâldesin / Sözlerde ve dildesin” mısralarıyla dile getiren Hocaefendi, beklentisini ise şu mısralarla haykırmaktadır:

Ey metâı nûr adam!
Yok fevt edecek zaman.
Sakın geç kalma zinhâr!
İçim hasretle yanar.

İcraatını şahsiyetinden, şahsiyetini icraatından ayırt etmek kabil olmayan Hocaefendi’nin sadece şiirlerinde değil, nesirlerinde ve konuşmalarında da bu ideal kahramanların isimlerini ve vasıflarını sık sık dudaklarına şeker şerbet olarak götürmesine ve beklentisini haykırmasına gerekçe olarak kendisinin şu izahlarını sunmakta fayda var:

“Daha on-on beş yaşımdayken, babam iki şeyin hayranlığını ruhuma işledi; biri Sahabe Efendilerimiz; diğeri de, Osmanlı. ‘Yıldırım, Yavuz…’ dediği zaman babamın gözleri dolar, bakışları buğu buğu olurdu. O günden bu güne, hiç hazmedemedim bu milleti ayaklar altına düşürenleri… Hiç hazmedemedim milletimizin büzüşüp, sıkışıp küçük, muhtaç, başkalarının eline bakan bir topluluk hâline gelmesini. Koskocaman, cihanlara sığmayan bir millet nasıl oldu da, böyle iki gölün arasına sıkıştı kaldı? Nasıl bu hâlle övünüyor insanlar? Küçüklüğü nasıl öyle allı pullu gösteriyorlar? Hiç hazmedemedim…”

Hocaefendi; hiç hazmedemediğini söylediği ve Tûfân’la yok olan milletten daha buhranlı olarak gördüğü o karanlık günleri derin bir vâveylâ ile şiirlerinde tablolaştırmış ve kahraman beklentisini dile getirmiştir:

Hazan esmiş, bütün bağlar bozulmuş,
Sararmış yapraklar, çiçekler solmuş,
Yiğit ölmüş, küheylânı yorulmuş,
Koca bir ifritle savaşıp gitmiş.

Durum duman mı duman;
Zillet üstüne zillet,
Bekliyoruz kahraman…”

Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra…
Arkadan kefenini, gömleğini soydular.
“Aman kalkar!” deyip üstüne taşlar koydular,
Bir yiğit vardı; gömdüler şu karşı bayıra.

Resim çizer, nakış yapar gibi işlediği mısralarla sınırlı kalmayan bu kahraman arayışını Hocaefendi, 1 Mart 1981 tarihli Sızıntı dergisinin başyazısında şöyle ifade etmektedir:

“Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Nerdesin, hayâllerimizin güvercini, rüyâlarımızın üveyki? Nerdesin ba’su ba’del-mevtimizin müjdecisi? Istırap dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip durduk. (…) Nerdesin ve ne zaman geleceksin, esâtîrî yiğidim! Billahi, şu ölgün ruhların, pörsümüş gönüllerin hayat mumları sönmek üzeredir! Eğer canlara can katan temiz soluklarınla imdada yetişmezsen, kuruyan göllerimizde, suyu çekilen havuzlarımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır.”

Dâvâ insanları, yüzyıllardır bütün sa’y ve gayretlerini istikbal vaad eden böyle kahraman bir gençlik yetiştirmeye harcayıp onu âdeta hülyalarının yorumcusu olarak görmüşler; Yeni edebiyatın son dönem şairlerinden Mehmed Akif ve Necip Fazıl gibi şairler de bu mevzuda “Şebab” ve “Gençlik” türküleriyle hayâllerini süsleyip onu, hep rüyalarının Heraklit’i olarak sayıklamışlardır. O dönemlerde Ziya Gökalp’in: “Harâbisin, harâbâtî değilsin; / Kökün mazide, âti değilsin.” demesine karşı Yahya Kemal: “Ne harâbiyim, ne harâbâtiyim; /Kökü mazide olan bir âtiyim.” mısralarıyla cevap vermiştir. Hocaefendi ise sehl-i mümtenî yüklü bir eda ile: “İç içeyiz soyumuzla pür-neşe, / Coşturan gülbankların gölgesinde.” dedikten sonra: “Yakala çağlar arasında o Altın Çağ’ı! / Peygamber safına gir, kurtul uyuşukluktan!” mısralarıyla, tarihin seyrini değiştirecek ve yeryüzünde muvazene unsuru olacak kahramanlara âdeta adres göstermektedir.
Yüreğini Bengisular ile Yıkayan Kahramanlar
Kırık Mızrap’taki kahraman telmihleri, birer canlı kılavuzlar silsilesi ve hafızalarda taptaze yaşayan bir ibret panoramasıdır. Bir misyon kitabı olması hasebiyle Kırık Mızrap; sönük bir kişilik ve silik bir şahsiyet sergileyen gölgelere değil, yüreğini bengisular ile yıkayan kahramanlara telmihte bulunur: Kalbi kuşlar gibi ürkek, gözleri hummalı Yakup (as), darda kalmışlara hayat üfleyen Hızır (as) ve Hızır’a arkadaş Musa (as), ahd ü peymânına sadık Havârîler, samimiyet ufkunun zirvesi altın çağın Sahabeleri, “Ben Kur’ân’ın bulunduğu odada ayağımı uzatmam.” diyen Osmanlar, kendisini “Hâkim-ül Haremeyn değil Hâdim-ül Haremeyn” ilan eden Yavuzlar, uçsuz bucaksız çölleri mekân edinen Mecnunlar ve bir neslin apak rüyasıyla mumlar gibi titreyen Nur adam…

Gizemli bir huzurun temsilcisi olan, mukaddes değerleri her şeyin üstünde tutan, yürüdüğü yolda hız kesmeden yürüyen, durduğu yerde kararlı duran, uhrevî zevklerle gerilmiş bu karasevdalı kahramanlar; insanlık ümidi ve sevdasını filizlendirerek müellifin şiir bahçesine misafir olmuşlardır. Şair; bu bahçede gizlenen vefa, istiğna, fütüvvet, asalet, cesaret, tevazu ve mahviyet, diğerkâmlık, hasbilik, istikamet, sıdk, hayâ, edep, aşk, ruhânîlik ve rabbanilik ruhunu ortaya çıkararak bu milleti bir kere daha fert fert fazilet abideleri hâline getirmeyi hayatının en büyük gayesi edinmiştir. Çünkü Çanakkale ve İstiklâl mücadelesinde, şanlı şerefli bu son karakolun kahraman kurmayları, fedaileri, hasbileri, diğerkâmları ve kudsîler ordusunun neferleri; tarihten gelen o mânâ cevherlerini ve kendisini ayakta tutan dinamikleri kullanmasını bilmişlerdi.

Fatih deyince ruhu üfül üfül kanatlanan, Yavuz deyince yüreğinin bam teline hicran mızrabı dokunan, Kanunî deyince heyecan dolu gözlerle tarihin bağrına yaşlar akıtan Kırık Mızrap müellifi, gülbang eksenli bir coğrafyadan ışık, renk ve kokular taşımaktadır günümüze. Bir kadirşinaslık ifadesi olarak günümüz insanını şanlı tarihin fetih yüklü iklimlerine ve zafer soluklu çağlayanlarına özendirmek isteyen şair, destansı bir âhengin ritmini yakalamış ve okuyucusunu bu ritmin bestesine davet etmektedir:

Üç-beş düzine çadırken devrinde Osman’ın…
“Devlet-i Âliye” oldu elinde Orhan’ın.
Yürüdü garbın karanlık âfâkına emîn,
Gürledi gülbanklarla her yerde “feth-i mübîn”
Derken her yerde tek yürek evlâd-ı fâtihân,
At sürdü her yana en önde Yavuz Selim Hân…

Kırık Mızrap’ta tarihin kokusunu üzerinde taptaze taşıyan mozaik misilli münbit bir coğrafyanın gönül kahramanlarının, nebilerin, sultanların, âlimlerin, zâhidlerin ve âşıkların âdeta sesi, soluğu duyulmaktadır. Bu duyuşlar, şairin öz benliğinden sağılmış duygu ve mefkûre ibrişimlerinin sağanağıdır. Müellifin her mısraında okuyucuyu hakikate uyandırma cehdi kadar onun ruhundaki açlığı doyurma gayreti de ilmek ilmek kendini hissettirmektedir:

Taptâze altın tenlere benzer bu yiğitler;
İnmekte çevrelerine ışıktan demetler…
Sonsuzdan gelen ilhamla doldukça dolmuşlar,
Hızır’la arkadaş olup sırlara dalmışlar…
Kahramanların Vasıfları

Zamanı aşmış, kullukta meleklerle yarışan ve nazarlarını ahirete çevirmiş olan Hak erlerinin en önemli vasıfları elbette ki ruhânîlik ve rabbanilik ruhudur. Halk içindeki icraatları ve yapmak istedikleriyle, Hakk’la irtibatları ve her dem Allah’ı hatırlatan duruşlarıyla onlar Kırık Mızrap müellifi tarafından şu şekilde dile getirilmiştir:

Hayat üfler geçerler geçtikleri her yere,
Avuçları içinde toprak altın kesilir..
Şeker-şerbete döner dudaklarında zehir.
Bir bir kapıları aralanmış sînelere,
Hayat üfler geçerler geçtikleri her yere.

Işık ordusu, aydın nâsiyelerinde nûr,
Sînelerinde kor çehrelerinde mutluluk.
Götürürler her tarafa kucak kucak huzûr;
Buğulanır gözlerinin içinde sonsuzluk..
Işık ordusu aydın nâsiyelerinde nûr.

Bu ruh ve hislerle donatılmış olan gönül erleri; Hak davasının görüldüğü her dönemde fütüvvet (gençlik, yiğitlik, cömertlik) ve istiğnanın da (gönül zenginliği) temsilcileri olmuşlardır. Kahramanların istiğna libasını “Yağma eder varını, servetten-maldan geçer.” şeklinde tarif eden Hocaefendi, aynı tuvalde onların mustarip yanlarını da resmetmektedir:

Mumlar gibi titrer ve sızlar sînesi zâr zâr,
Gezinir şafakların ağardığı dağlarda.
Kendi Cennette olsa da rûhunda magmalar,
Hep hülyâlarıyla dolaşır mutlu çağlarda…
Kalbi kuşlar gibi ürkek, gözleri hummâlı;
Tokmak sedâsı verir rûhunda hâdiseler.
Her gece saatle savaşır, her gün hülyâlı,
Her zaman ızdırap türküleri söyler-gezer.

Madde ve mânâ muvazenesini fütüvvet ve istiğna vasıflarıyla kurmuş olan bu kahramanlar; çömleği çömlek kadar sevip, alâka ve iştiyaklarını hakikat defterinde toplamak, böylece de elde ettikleri huzur ve güzellikleri çevrelerine de sirayet ettirmek bahtiyarlığına ermişlerdir. Her zaman yaşama tutkularını baskı altına alıp yaşatma hisleriyle hareket eden, hareket ederken de gösterişe girmeyen, her hâlleriyle tevazu ve mahviyet diyen bu esâtirî kahramanlar, Hocaefendi’nin yanık kokusu veren mısralarıyla bizim de gönül tahtımıza oturmuşlardır:

Kıvrım kıvrım Hakk’a uzanan ışıktan yolda,
Benliğin her basamağını aşan kahraman…
Yok gözü servette-sâmânda, parada pulda;
Büklüm büklüm bir yumak onun elinde zaman.

Yolcu buruk baş gerek,
Gözde dâim yaş gerek,
Huy biraz yavaş gerek,
Yoksa yollar aşılmaz!

Gel sen de kır elindeki benlik kâsesini!
Yürü O’na açılan yolda son hadde kadar!

Hocaefendi’ye göre hizmet insanı, bir nefer olarak hep Allah kapısında durmalı ve değişik beklentilere girmemelidir. Üstad Bedîüzzaman da: “Sen kendini racül-ü fâcir bilmelisin.” ve “Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ.” derken kahramanın bu vasfına işaret etmektedir.

Ehl-i hakikatçe, itikatta, amelde, yemede, içmede, hâlde, sözde ve bütün davranışlarda ifrat ve tefritten sakınıp nebîler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerin yolunda yürümeye îtinâ gösterme şeklinde yorumlanan istikamet ise Kırık Mızrap’ta, benlik adına her şeyini aşan gönül kahramanının vasıfları arasında yer almaktadır:

Nazarı, meleklerin dolaştığı noktada,
İklimi, dudağı kurumuşların durağı..

Rûhunda aşk u şevk, sînende iman,
Elinde Kur’ân, tam tekmil heyecan.

Görüldüğü gibi Kırık Mızrap’ta, gönül kahramanlarının tevhit ve ebed yolculuğu için hazırlanmış en önemli azık aşktır. Aşkla gerilmiş, hizmete gönüllü, oturup kalkarken, “Allah” deyip inleyen bu kahramanlar, her gün bir muhabbet çağlayanında durulanır:

Her gün yunar-yıkanır bir muhabbet çağlayanında;
Duyar O’nu, meleklerin duyduğu gibi derince,
En yapayalnız olduğu zamanlarda hep yanında;
Bin aşk zevkiyle erer en tatlı hâlvete kendince…

Hak dostu ezelin komşusu, ebet yolcusu,
Azığı, asâsı, yolu Allah’a emanet.
Hep tecelli avlar, gönlünde ışıktan pusu,
Kemankeşi, yayı, oltası, ağı muhabbet…

Kırık Mızrap müellifine göre; hakiki aşkın temsilcisi olan kahramanlar, o derinlerden derin aşklarıyla Hakk’a bakan duruşlarını seslendirirken, sevginin sırlı ve sihirli anahtarlarıyla, paslanmış ve küflenmiş gibi görülen en katı kalpleri, en sert tabiatları balmumu gibi yumuşatarak içine girer ve Yüce Yaratıcı’nın teveccühüne mazhariyetin hakkını eda etmeye çalışırlar:

Sevdâyla sızlar sızlarken en kuytu yerlerde,
İnler-dolaşır dâim, inler onunla yollar;
Her gün bir şikâr peşinde, her gün bir siperde,
Ufukların ağaracağı mevsimi kollar…

Sevgi kahramanlarının dost ikliminde yetişen en güzel güllerden biri de vefadır. “Şu felekte kimde var ise vefa/ Eksik olmaz ana ahbâb-ı safa” diyen şair Zarifî gibi Hocaefendi de vefayı “insanın gönlüyle bütünleşmesi” şeklinde tarif eder. Ona göre vefa; duyguda, düşüncede, tasavvurda aynı şeyleri paylaşanların etrafında üfül üfül eser durur; sevginin, mürüvvetin bağrında boy atar, gelişir, düşmanlık ikliminde ise bir anda söner gider:

Ay gibidir vicdanları, yüzleri;
Gönülleri taht edip kurulurlar.
Bir an vefâsızlık etse gözleri,
Ömür boyu dövünür, vurunurlar.

Bu vasıflarla mevsimleri, zamanları, buutları aşan; dünden bugüne, bugünlerden yarına, yarınlardan da kıyamete kadar herkesin nazargâhı olması beklenen kahramanların cesaret ve asaletlerini ise Hocaefendi şu şekilde betimlemektedir:

Tûfanlara denk heyecanları var hiç dinmez;
Polat gibi yürek taşırlar korkmaz ve sinmez…

İçi magmalar gibi, çevresi kardır-buzdur,
Ufku engin, iradesi de yay gibi gergin…
Netice

Asırların sinesinde gelişe olgunlaşa vücut bulmuş o dört başı mamur medeniyetin ve bu medeniyeti teşekkül ettiren kahramanların eksikliğini bugün sadece bizim milletimiz değil, bütün dünya çekmektedir. Hocaefendi de, körü körüne maziye ve tarihe demir atıp kalmış bir geçmiş zaman sayıklayıcısı değildir. Onun sanatı ve şiiri ile açığa vurduğu tarihî hakikat, bir vakitler yeryüzünün muvazene unsuru olmuş bir mihver kuvvetin arkasından duyulan hüzün ve hasrettir ki bu sadece bizim milletimiz adına değil, belki bütün beşeriyet namına işaret veren bir nirengi noktasıdır.

Bugün her zamankinden fazla günübirlik, ucuz ve yıkıcı zevklere daha kolay ve daha çabuk meyleden bizler; feragat, adalet, sadakat ve muhabbet gibi elde edilmesi ağır bedeller isteyen manevî hazların kapısını her zaman açık tutmuş olan bu kahramanları ve onların vasıflarını bilmeli, yakından tanımalıyız. Çünkü onlar; eşyaya, hâdiselere ve dünyanın muhtelif ikram ve imkânlarına olduklarından fazla kıymet biçip vakit kaybetmemiş, bilakis gücünü ve şevkini, alışveriş ve muamelesini, ruh olgunluğu savaşında seferber etmiştir.

Hayat bilmecesini çözmüş, çözmüş olduğu için de rıza tesliminin şuurunu dile getirmiş olan Hocaefendi, gerek hayatın seyri gerek şiirlerinin dili ile yanık, dertli ve çileli insan tarafını Kırık Mızrap’ta açığa vurmuş, özlenen kahraman tablolarını, ıstırap ve özlem renkli boyalarla terennüm, hatta teganni etmiş/etmektedir. Hocaefendi, okuyucunun içindeki kahramanlık tohumlarını yeşertmek ve hizmet kıvılcımlarını tutuşturup yeniden bir metafizik hamle oluşturmak için kahraman motifli şiirleriyle okuyucuyu âdeta sarsmakta, uyarmaya gayret edip yeniden diriliş nesimini muhatabının gönlüne üflemektedir.

Dünyanın, bir fikir ve ruh çoraklığı içinde manevî nafakadan mahrum kaldığı ve açlığını, zehirlenme pahasına da olsa, en zararlı nesnelerle gidermeye uğraştığı şu yirmi birinci asırda, insanlığın, ruh ve gönül kahramanlarına ve onları ahlâk ve iman çarkından geçirecek ocaklara nasıl da muhtaç olduğuna Kırık Mızrap’ta yaptığımız kısa bir seyahatle şahit olduktan sonra biz de yıllardır hasretini çektiğimiz gönül kahramanımıza Hocaefendi’nin diliyle seslenmek istiyoruz:

“Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyânın, şöhretin, mansıbın aydın ümitlerimize zift sürmek istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine muhtaç gönülleri daha fazla bekletme!”

Sensin asırlardan beri beklenen kahraman,
Gel ki, artık kalmadı dizlerimizde derman!

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: