Yaşar Tunagür Hocaefendi

Onun yaptığı o coşkun konuşmalar, o güne kadar duyduğum en içten ve en samimi konuşmalardı. Hutbelerinde muhakkak sahabeden örnekler verirdi. Ben zaten sahabe aşığı idim. Bu da beni onu dinlemeye koşturan sebeplerden biriydi.

  • @YasarTunagur

  • Kategoriler

  • Güncelliğini yitirmiş bazı konular kaldırılmaktadır (Ücetsiz site olmasından dolayı kısıtlama yapılıyor) anlayışınız için çok teşekkürler
    Sitemizdeki linkleri veya Videoları açamayanlar Dns lerini 208.67.222.222 208.67.222.220 Yapsınlar

Sadaka ile ilgili soru ve cevaplar

Yazar tunagor 03/08/2012

SADAKANIN ŞARTLARI NELERDİR?
Sadakanın makbûl ve lâyık olduğu mevkii bulması için birkaç şart vardır. O şartlar da şunlardır:
1 – Sadakayı vermekte israf olmaması.
2 – Başkasından alıp başkasına vermek suretiyle, halkın malından olmayıp, kendi malından olması.
3 – Minnetle in`amın bozulmaması.
4 – Fakir olmak korkusuyla sadakanın terkedilmemesi.
5 – Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığının bilinmesiyle ilim, fikir, kuvvet gibi şeylerden de sadakanın verilmesi.
6 – Sadakayı alan adam, o sadakayı sefahette değil, hacet-i zaruriyesinde sarfetmesi lâzımdır.
* Sadakayı, bilmeden lâyık olmayan birine vermek, sadakanın sevabını azaltmaz. Zira mühim olan verenin iyi niyeti, ihlâs ve samimiyetidir. Bu konuda şu rivâyet mânidardır: İsrâiloğullarından bir zât,
“Bu gece Allahü Teâlâ`nın rızâsı için mutlaka sadaka vereceğim” diyerek evinden çıktı ve sadakayı bilmiyerek bir hırsıza verdi. Sabahleyin halk
“Bu gece hırsıza sadaka verildi” dediler. Bunun üzerine sadaka veren kişi;
“Allahım! Hırsıza sadaka verdiğimiçin sana hamd ederim. Mutlaka makbûl bir sadaka vereceğim” deyip tekrar evinden çıktı ve bu defa sadakayı fâhişe bir kadına verdi. Sabahleyin halk;
“Bu gece de zinâ eden kadına sadaka verildi” dediler. Sadakayı veren o zât,
“Ey Allahım! Bu fâhişeye sadaka verdiğim için sana hamd ederim. Mutlaka makbûl bir sadaka vereceğim” dedi. Yine sadaka vermek üzere evinden çıktı. Bu sefer de zengin birisine verdi. Sabahleyin halk;
“Hayret! Bu gece de zengin birisine sadaka verildi, olur mu böyle şey?” diye dedi-kodu yaptılar. Sadaka veren zât:
“Ey Allahım! Hırsıza, fâhişeye ve zengine sadak verdiğim için sana hamd ederim” dedi. Bu zâta rü`yasında şöyle müjde verildi:
“Senin o verdiğin sadakalar var ya, belki de hırsızı hırsızlığından, fâhişe kadını da zinâdan vazgeçirir, iyi ve namuslu birer insan olmalarına vesile olur. Umulur ki, zengin de senden ibret alır, (malını) Allah rızâsı için harcar.”

YIL İÇİNDE VERİLEN SADAKALAR ZEKÂT YERİNE GEÇER Mİ?
Zekâtın verilme zamanını nasıl belirliyoruz. Ayrıca şu an 7000 YTL param var ama ben bir yıl boyunca her ay 40 YTL burs verdim şimdi benim zekât vermem gerekir mi. Vereceksem de ne zaman vermem gerekir?
Nisab miktarında bir mal üzerinden bir yıl geçerse zekat vermek farz olur. Zekat farz olduğu anda ödemek gerekir. Zaruret olmadan geciktirmek caiz değildir.
Nisab miktarı malı olan kişi sene sonunu beklemeden malın zekatını verebilir.
Zekâtı fakire verirken niyet getirmek veya daha önce malın ya da paranın kırkta birini zekât niyetiyle ayırmak şarttır. Niyetsiz ve¬rilen bir mal zekât yerine geçmez.
Kendisine zekât farz olan kimse, gelen fakirlere sadaka verir¬ken zekâta niyet ederse, verdiği mal veya para zekât yerine geçer. Çünkü zekâtta aslolan niyettir. Zekat verirken de zekat olduğunu söylemesi şart değildir.
Yıl sonuna kadar zekâta niyet etmeksizin fakir ve muhtaçlara dağıttığı sadakayı hesaplıyarak zekâta mahsup etmek caiz değildir. Yani böyle bir niyetle zekât ödenmiş olmaz.1 Ancak zekat niyeti ile verilmişse zekat yerine geçer.
Fetâvâ-yi Hindiyye – Es-Siraciyye.
Celal Yıldırım, Kanaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/110-111.
SADAKA VERİRKEN NELERE DİKKAT ETMEK GEREKİR?
Sadaka vermek için en hayırlı yol ve en hayırlı zümre kimdir? Mesajla veya internet yoluyla yapılan yardım ile kişinin bizzat yaptığı yardım arasında bir fark var mıdır?
Önemli olan yardımın en layık olan kişiye onu rencide etmeyecek şekilde ulaşmasıdır. Belli bir zümreyi ya da belli bir yolu sınırlandırmak doğru olmaz. Her yolla sadaka yapılabilir.
Sadakanın makbûl ve lâyık olduğu mevkii bulması için birkaç şart vardır. O şartlar da şunlardır:
1 – Sadakayı vermekte israf olmaması. Yani bütün malını vererek başkasına muhtaç olacak duruma düşmemek.
2 – Başkasından alıp başkasına vermek suretiyle, halkın malından olmayıp, kendi malından olması.
3 – Başa kakmadan vermek.
4 – Fakir olmak korkusuyla sadakanın terkedilmemesi.
5 – Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığının bilinmesiyle ilim, fikir, kuvvet gibi şeylerden de sadakanın verilmesi.
6 – Sadakayı alan adam, o sadakayı sefahette değil, nafakasına sarfetmesi lâzımdır. Bu nedenle sadaka verirken nafakasına harcayacak kimseleri tercih etmek gerekir.
SADAKA KİMLERE VERİLEBİLİR?
Bir kadın kendi malından evli olan kız veya erkek çocuğuna sadaka verebilir mi varsa şartları neler bunu öğrenmek istemiştim?
Çeşitli ameller arasında fazilet bakımından farklar bulunduğu gibi, ihtiyaç sahiplerine yapılan yardım ve tasadduklarda da bir sıra gözetilmiş; öncelikli tasadduk alanları belirlenmiştir. Gerçekten kişinin çok yakınında, belki aile fertleri arasında büyük sıkıntı içinde olanlar varken, uzakta olanlara yardım etmeye kalkışması maslahata uygun düşmez. Bu yüzden yardım ve infaka en yakınından başlamak prensibi getirilmiştir.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Bir kimsenin sarfedeceği en faziletli dinar, kendi aile fertlerine infak ettiği dinarla, Allah yolunda hayvanına ve yine Allah yolunda cihad edecek olan arkadaşlarına harcadığı dinardır” (Müslim, Zekât, 38; Tirmizi, Birr, 42; İbn Mace, Cihâd, 4; Ahmed b. Hanbel, V, 279, 284). Yine Rasûlüllah (s.a.s), Allah yolunda harcanan, bir köle azadı için sarfedilen, bir yoksula verilen veya ailenin geçimi için yapılan harcamaları zikrettikten sonra, bunların sevap bakımından en üstününün aile fertlerine yapılan harcamanın olduğunu belirtmiştir (Müslim, Zekât, 39). Bu hadislerde zikredilen aile fertlerinden maksat (iyâl); bir kimsenin nafakası kendisine ait olan çocukları, eşi, annesi, babası ve hizmetçisidir.
Sadakanın en sevilen maldan verilmesi daha faziletlidir. Kur’ân-ı Kerim’de; “Siz sevdiğiniz mallardan infâk etmedikçe iyilik ve taate nail olamazsınız” (Âlu İmrân, 3192) buyurulur. Bu âyet inince Ebû Talha (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’e gelerek şöyle dedi: “Benim en çok sevdiğim malım Beyrahâ adındaki bahçemdir. Bu malım Allah için sadakadır. Onun Allah nezdinde sevabını ve âhiret azığı olmasını dilerim. Ey Allah’ın elçisi; onu istediğin yere sarfet! “. Bunun üzerine Hz. Peygamber, bu kararının çok kârlı bir yatırım olduğunu belirttikten sonra, bahçesini hısımlarına vakfetmesini bildirdi. Bunun üzerine Ebû Talha (r.a) onu hısımları ve amcasının oğulları arasında taksim etti. Başka bir rivayette, bahçenin verildiği kimselerin Hassân b. Sâbit ile Übey b. Ka’b (r.anhumâ) olduğu belirtilir (Müslim, Zekât, 42, 43).
Kadının yoksul olan kocasına tasaddukta bulunması teşvik edilmiştir. Hz. Peygamber bir gün kadınlara hitab ederek; Ey kadınlar topluluğu zinetlerinizden de olsa sadaka verin” buyurmuştu. Bunun üzerine Abdullah’ın karısı Zeyneb ile Ensardan bir kadın Allah’ın elçisine gelerek kocalarının yoksul olduğunu, onlara sadaka vererek destek olup olamayacaklarını sordular. Bunun üzerine Hz. Peygamber bu iki kadın için şöyle buyurmuştur: “Onların ikisine de ikişer ecir vardır. Akrabalık ecri ve sadaka ecri” (Müslim, Zekât, 45).
Ebû Hanife ile Hanbelîlerde tercih edilen görüşe göre, bir kadın zekâtını yoksul bulunan kocasına veremez. Çünkü bu takdirde zekât nafaka yolu ile kadına geri döner (el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyi’, II, 40; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 156; İbn Âbidin, Reddül-Muhtâr, II, 87). Onlara göre, bazı hadislerde zengin olan sahabe hanımlarının kocasına destek olması nafile sadaka niteliğindedir. Ebû Yusuf, İmam Muhammed, Şâfiî ve Mâlik’e göre ise, kadının yoksul bulunan kocasına zekât vermesi caizdir. Dayandıkları delil, Hz. Peygamber’in, Abdullah b. Mesud’un karısı Zeyneb (r.anhâ)’e verdiği şu cevaptır:
“Kocan ve çocuğun tasadduk etmeye en lâyık olan kimselerdir” (Ebû Dâvud, Zekât, 44; Talâk, 19; bk. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1991, s. 549).
Bir mü’minin tasaddukunu sevdiği mal cinsinden yapması, Cenab-ı Hakkın rızasını kazanmaya sebep olur. Halife Ömer b. Abdülaziz çuvallarla şeker alır, tasadduk ederdi. Bunun yerine niçin para dağıtmadığı sorulunca, şu cevabı vermiştir: “Ben şekeri çok severim. Bu yüzden sevdiğim şeyi tasadduk etmek istedim” (A. Davudoğlu, a.g.e., V, 352).
Anne babaya müşrik bile olsalar yardımda bulunmak gerekir. Nitekim Esmâ binti Ebi Bekir (r.anhâ) şöyle demiştir: “Annem yanıma geldi, kendisi Kureyş devrinde Rasûlüllah (s.a.s) onlarla anlaşma yaptığı zaman henüz müşrik idi. Ben Hz. Peygamber’e gelerek, “Annem bana rağbet göstererek yanıma geldi. Kendisine yardımda bulunayım mı?” dedim. Hz. Peygamber; “Evet annene yardımda bulun” buyurdular (Müslim, Zekât, 49, 50; Ebû Davud, Zekât, 34; Ahmed b. Hanbel, VI, 344, 347). Rivayete göre Hz. Ebû Bekir, Esma’nın annesi Kuteyle’yi cahiliye devrinde boşamıştı. Kuteyle Hicretten sonra Medine’ye kızı Esmâ’nın yanına gelmişti. Kendisine kuru üzüm ve yağ gibi hediyeler getirdi. Fakat Esmâ bu hediyeleri almaktan ve onu evine kabul etmekten kaçındı. Hz. Peygamber’in izin vermesi üzerine de onu evine aldı (Buhârî, Hibe, 29, Cizye,18, Edeb, 8; A. Davudoğlu, a.g.e., V, 363, 364).
Sadaka verirken belli bir şart yoktur.
Rahmetli Babamdan miras kalan arsayı sattım. Üniversitede okuyan oğlumun, bir kurs ücretini “Babamın adına sadaka niyetiyle” bu paradan verebilirmiyim?
Rahmetli olmuş babanız adına oğlunuza sadaka verebilirsiniz.
“Akraba olan yetime ver” (Beled;15.ayet) Hz. Peygamber (a.s.) Abdullah b. Mesud’un hanımı Zeynep’e şöyle buyurmuştur: “Kocan ve çocuğun sadaka vermen için en layık olan kimselerdir.”
SADAKA-İ CÂRİYE NEDİR, NELER SADAKA-İ CÂRİYEYE GİRER?
Öldükten sonra amel defterimiz kapanır mı? Bazı kişiler eğer bu dünyada anılacak bir şey (cami,çeşme vb..) yaptırırsak ölsek dahi sevap alacağımızı söylüyor. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?
Sadaka geniş anlamıyla nafile olarak yapılan hayır ve hasenâtı, insan ve hayvanlara yapılan iyilik, lütuf ve ihsanları, hatta insanların gönlünü hoş eden güzel söz ve davranışları kapsamına alır. Sadaka-i câriye, vakfedilmiş sadaka ile diğer hayır ve hasenât bu niteliktedir.
Sadaka-i câriye, sürekli ecir getiren sadaka anlamına gelir. Bir hadiste sürekli ecir kaynağı olan ameller şöyle belirlenir:
“İnsan öldüğü zaman amel işlemesi kesilir. Ancak üç şey bundan müstesnadır. Sadaka-i cariye, kendisinden yararlanılan ilim veya kendisine hayır dua eden salih çocuk” (Dârimi, Mukaddime, 46).
Bu hadiste zikredilen sadaka-i câriye; yol, köprü, çeşme, mescid, yoksullar için aş evi, hastahane ve okul gibi hayır yerlerini kapsamına alır. İnsanlar bu gibi yerlerden yararlandığı sürece, bunları yaptıranlar, yapılmasına sebep olanlar, yol gösterenler ve destek olanlar, gerek sağlıklarında ve gerekse vefatlarından sonra ecir almaya devam ederler.
Yararlı bir ilim bırakan da, bu ilimden, kitaptan, keşif ve icattan toplum yararlandıkça, mü’min olmak şartıyla, sürekli olarak ecir alır. Nitekim ilim, irfan ve irşatlarıyla toplumda iyi bir çığır açanın büyük mükafatına kötü çığır açanın da günahına hadiste şöyle yer verilir: “Kim iyi bir çığır açarsa, bununla amel edenlerin ecri kadar ecri bu çığırı açan alır. Kötü bir çığır açan da, bununla amel edenlerin günahı kadar günahı yüklenir” (Müslim, İlim, 15; Zekât, 69; Nesâî, Zekât, 64; İbn Mâce, Mukaddime,14; Dârimî, Mukaddime, 44; Ahmed b. Hanbel, IV, 357, 359-361, 362). Dine ve topluma yararlı bir çocuk yetiştirmek de, toplum bu çocuktan yararlandıkça, onun yetişmesinde katkısı bulunan anne, baba, hoca gibi kimselerin sürekli ecir almalarına bir sebeptir.
Vakfedilen gayri menkuller de sadaka-i cariye niteliğindedir. Vakıfnâmedeki esaslara göre, hayır yönü işletildiği sürece, vakfedene ecir gelmeye devam eder. Önceki asırlarda büyük han, hamam, medrese, dükkân ve çarşıların vakıf olarak topluma kazandırılması, mâliklerinin sürekli bir ecre nail olma istekleri yüzündendir.
Ölen Kimse Adına Sadaka Vermek Caiz midir?
Bazı ibadet ve taatların ölen bir kimse adına yapılması mümkün ve caizdir. Bunların sevabı ölüye ulaşır. Ölü nâmına verilen sadakalar başta gelir. Hz. Peygamber’e bir adam gelerek şöyle demiştir: “Ey Allah’ın elçisi! Annem ansızın öldü, vasiyet de etmedi. Öyle sanıyorum ki, konuşmuş olsa sadaka verilmesini vasiyet ederdi. Acaba onun adına ben sadaka versem, anneme sevap olur mu?” demiş. Hz. Peygamber; “Evet” cevabını vermiştir” (Buhârî, Cenâiz, 95; Vesâyâ, 19; Müslim, Zekât, 51; Vasiyye, 12, 13; Ebû Dâvud, Vesâyâ, 15; Nesâî, Vesâyâ, 7).
Hz. Enes (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’e; “Biz ölülerimize dua ediyor, onlar adına sadaka veriyor ve haccediyoruz. Acaba bunların sevabı onlara ulaşıyor mu?” diye sormuş, Allah elçisi şöyle cevap vermiştir: “Şüphesiz, onlara ulaşır ve onlar sizden birinizin hediyeye sevindiği gibi ona sevinirler” (Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, V, 366).
Hanefilere göre, bağışlanan her çeşit ibadetin sevabı ölülere ulaşır. Ancak ölen kimse namına zekât, adak, hac gibi mali yönü olan ibadetleri ifa etmek mümkün ise de; namaz, oruç gibi ibadetleri onun namına ifa yeterli değildir. Bunların bizzat hayatta iken ifası gerekir. Çünkü bu ibadetler, ferdi, beden ve ruh bakımından olgunlaştırır, olumlu etkileri bizzat bunları yapanların kendilerinde görülür. Başkalarının bunları yapmasıyla asıl yükümlü üzerindeki fayda sağlanmış olmaz. Ebu Hureyre (ra)’den rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdu:
“İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.”[1]
AÇIKLAMALAR:
Ölüm, bu dünyada yaşanan geçici hayatın sona ermesi, varlığı kesin olan ebedî hayata geçişin başlangıcıdır. Ölümle hayat durduğu gibi, yapılan hayırlar da, günahlar da sona erer. Ancak ilâhi hikmetin bir sonucu olarak bazı işlerin sevabı, bazı işlerin günahı ölümden sonra da devam eder.
Hadisimizde sevabı ölümden sonra da devam eden üç amelden bahsedilmektedir. Bunlardan biri sadaka-i câriye yeni hayrı devam eden iyiliktir. Herkesin faydalandığı ve varlığı devam ettiği müddetçe sevabı da devam eden hayırlardır. Câmi ve mescidler, mektep ve medreseler, yollar ve köprüler, çeşmeler ve sebiller, hanlar ve hamamlar, her çeşit hayır vakıfları bunun örneğidir. Bunları yapanların, yapımına katkı sağlayanların amel defteri kapanmaz ve sevabı sürekli olur.
Sevabı devamlı olan ikinci sâlih amel, kendisinden insanların sürekli faydalandığı ilimdir. İnsanın öğrendiği ilmi, elde ettiği bilgiyi başkalarına öğretmesi en büyük hayırlardan biridir. Bunun çeşitli yolları ve şekilleri vardır. Talebe yetiştirmek, kendi ilmini ve bilgisini onlara öğretmek en önemlisidir. Bunun yanında kitap yazmak ve yayınlamak, günümüzün modern imkânlarından faydalanarak disketlere aktarmak, kasete ve filme almak, onların muhafaza edildiği ilmi araştırma merkezleri kurmak, konferanslar ve seminerler vermek, kısaca ilmini ve bilgisini kendisinden sonraki nesillere bir şekilde aktarmak, kişinin amel defterinin kapanmamasına ve sevabının devamlı olmasına vesile teşkil eder. Tabiî ki bu ilim ve bilgilerin faydalı ve hayırlı olması önemli bir şarttır. Çünkü zararlı bilgiler zararlı insanlardan daha kalıcıdır. Zira insan ölür gider, fakat zararlı fikirler devam eder. Bunun da sahibi için sürekli bir vebal olacağı açıktır. Kişinin ölümünden sonra sevabını devamlı kılacak olan üçüncü amel, arkasında kendisine dua edecek sâlih evlat bırakmaktır.
Sâlih evlatla kastedilen Müslüman evlattır. Anne babaya düşen en önemli görev, çocuklarını iyi bir Müslüman olarak yetiştirmektir. Böyle bir evlat, ölümlerinden sonra anne babasına kendisi dua ettiği gibi, başkalarının da dua etmesine vesile olan işler yapar.
HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ:
1. Ölüm dünya hayatının sonu, ebedî olan ahiret hayatının da başlangıcıdır. Ölüm, kişinin dünyadaki amellerini ve sevabını da sona erdirir.
2. Bazı ameller vardır ki, sevabı kesildikten sonra da devam eder. Bunlar sadaka-i câriye, faydalanılan ilim ve anne babasına dua eden müslüman evlattır.
3. İlmi ve bilgiyi sadece öğrenmek değil, fakat aynı zamanda başkalarına öğretmek ve kendisinden sonraki nesillere en iyi yollarla aktarmak gerekir. [2]
[1] Müslim, Vasiyyet 14. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vasâya 14; Tirmizi, Ahkâm 36; Nesâî, Vasâyâ 8.
[2] İmam Nevevi, Riyâzüs’s-Sâlihîn, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, Tercüme ve Şerh: Prof.Dr. M. Yaşar KANDEMİR, Prof.Dr. İsmail Lütfi ÇAKAN, Doç.Dr. Raşit KÜÇÜK, Erkam Yayınları, İstanbul 1997 (Gözden geçirilmiş yeni baskı), c.6., s.170-172.; Daha geniş bilgi için bk. a.g.e., c.5., s.8-9.
Öldükten sonra amel defteri kapanıyor.Sadece 3 başlığın eciri öldükten sonra devam ediyor.Bıraktığımla yapılan ilim.Duacı salih evlat.İnsanlığın yararına okul,camii,yol,köprü…Peki ben ağaç veya ağaçlar yetiştirsem ecirim öldükten sonra devam eder mi?İnsanlar oksijenini solusa,gölgesinde otursa…
Bir kimse vefat etse de, dikmiş olduğu ağaçtan insanlar ve hayvanlar istifade ettiği sürece sevap almaya devam eder. Hatta bu ağaçtan hasıl olan tohumlar da ağaç olsa onlardan da sevap alır. Dikilen ağaçlar da sadaka-i cariye hükmündedir.
DİLENCİLERE SADAKA VERMEK CÂİZ Mİ, YALAN SÖYLÜYORLARSA SADAKAMIZ BOŞA MI GİDER?
Bazı kimseler karşımıza çıkıp zor durumda olduğunu söylüyor ve yardım istiyorlar. Bizde ona inanıp yardım ediyoruz. Eğer söyledikleri doğru değilse yaptığımız yardım hayır yerine geçer mi?
Dükkanlarımızın ya da evimizin kapısına sürekli sadaka isteyen insanlar geliyor.Bunların gercekten ihtiyaçlı olup olmadıgını bılemıyoruz.Bazen verıyoruz Allah rızası için ama sonuçta elimizden geldiğince kazandıgımız ölçüsünde sadakamızı ve zekatımızı vermeye çalışıyoruz.Bunların dışında her kapıya gelene sadaka vermek gerekırmı?Vermezsek Rabbimizin hoşnut olmadığı birşeymi yapmış oluruz?
Kapıya gelen dilencilere para vermezsek gunah olur mu? Yani kapıya geleni boş çevirmemek lazım ama bu zaman da kimseye güven olmuyor. Gerçekten ihtiyacı var mı bilmiyoruz ya da yoldaki dilencilere nasıl davranmamız uygun olur?
Allah rızası için verilen yardımlar mükâfatsız kalmaz. Karşıdakinin müstahak olup olmaması bu hükmü değiştirmez. Ama mümkün mertebe gerçek muhtaç olanları araştırıp ona göre yardımda bulunmak gerekir.
Dilenciliğin altında hangi sebep yatarsa yatsın, hepimizin tartışmasız kabul edeceği acı bir gerçek vardır. Bu hastalık toplumun kapanmaz, şifa bulmaz bir yarasıdır.
Görüldüğü kadarıyla, dilenen kişiler ya ihtiyar, kötürüm, sakat ve hasta gibi bedenî özürlerinden dolayı iş bulamayan, çalışma imkânından mahrum kimseler veya özürlü olduğu halde aza kanaat etmeyip kolayından bol paraya göz dikenler yahut bedenen ve ruhen sağlam olup bu yolu bir kazanç ve meslek hâline getirenlerdir.
Toplum hayatında köklü ve esaslı inkılâplar yapan Resul-i Ekrem Efendimizin dilencilik illetine nasıl çareler getirdiğini, ihtiyacı olmadığı halde dilenenlerin mes’uliyetini ve hangi hallerde dilenmenin caiz olabildiğini şu canlı hadise ibretli bir şekilde gözlerimizin önüne sermektedir:
Enes bin Mâlik anlatıyor:
Bir gün Resulullahın (a.s.m.) huzurunda Ensardan birisi gelerek birşey istedi. Resulullah ona sordu:
“Evinde bir şey var mıdır?”
“Evet, yâ Resulallah, bir çulumuz var. Bir kısmını altımıza seriyoruz, bir kısmıyla da örtünüyoruz. Bir su kabımız var, onunla da su içiyoruz.”
“Öyleyse hemen kalk, çul ve su kabının her ikisini de al, bana getir.”
O kişi gitti, her ikisini de getirdi.
Resul-i Ekrem çulla su kabını eline aldı, hazır olanlara göstererek, “Şu iki eşyayı satın alacak kimse var mı?” diye sordu.
Cemaattan bir zat, “Ben her ikisine de bir dirhem veririm” dedi.
Resulullah iki-üç defa, “Bir dirhemden fazla veren yok mu?” diye tekrarladı. Daha sonra başka birisi, “Ben iki dirheme alırım” dedi. Resulullah çulu ve su kabını o zata sattı. İki dirhemi aldı, eşya sahibine verdi ve şöyle buyurdu:
“Bu paranın bir dirhemi ile yiyecek al, âilene bırak; bir dirhemine de bir balta al, bana getir.”
O adam gitti, bir balta aldı, geldi. Resul-i Ekrem baltaya kendi eliyle bir sap taktı. Sonra da o adama vererek, “Al bunu, git odun kes, topla, sat. Seni on beş gün görmeyeceğim” buyurdu.
O adam gitti, odun kesti, topladı, sattı. Resulullahın huzuruna geldiğinde on beş dirhem kazanmıştı. Bir kısmına giyecek, bir kısmına da yiyecek almıştı. Resulullah bunun üzerine şöyle buyurdu:
“Dilencilik yüzünden siyah bir nokta olarak Kıyamet gününde gelmektense şu hâlin ondan daha hayırlıdır.
“Dilenmek ancak şu üç kişiye caizdir: (1) Toprağa yapıştıran fakirliğe uğrayana (son derece fakir düşene), (2) altından kalkamayacak derecede borç altına girene, (3) ara bulmak için kan parası yüklenen kimseye.” Başka bir rivâyette ise dördüncü bir şart getirilir: “Çok acı veren müzmin bir hastalığa kapılan kimse ihtiyacı kadar isteyebilir.”1
Hadisten açıkça anlaşılan odur ki, çalışamayacak kadar mağdur, sakat ve özürlü olan kişi, kendisine bakacak bir kimse yoksa, devlet de yardım etmiyorsa, ancak zarurî ihtiyacını telâfi edebilecek kadar başkalarından isteyebilir, dilenebilir. Borçluluk hali de buna eklenmektedir.
Bu zarurî hâlin dışında, dilenciliği sırf bir geçim vasıtası haline getirenler büyük bir mes’uliyet altına girmektedir. Bu çeşit kimselere Peygamberimizin ikazı şöyledir:
“Her kim malını çoğaltmak için insanlardan mallarını isterse, o ancak ve ancak ateş parçası ister. Artık bunun ister azını, isterse çoğunu ister.”2
Bu hadis-i şerif, ihtiyacı olmadığı halde dilenmeyi caiz görmeyip Cehennem azabını netice verecek bir iş olduğunu ifadeyle haram saymaktadır.
İşte haram işleyenlerin sayısının artmaması için bu tür kimselerin türemesine meydan vermemek lâzımdır. Duhâ Sûresinde geçen
“Birşey isteyeni geri çevirip azarlama” mealindeki âyet-i kerimeden esas murad, ilmî bir mesele soranı, birşey öğrenmek isteyeni geri çevirmemektir. Yoksa her isteyeni boş çevirmemek şeklinde anlaşılmamalıdır.3 Çünkü bu takdirde dilenciliğe yol açılmış olur.
1. Ebû Dâvud, Zekât: 26. 2. Müslim, Zekât: 35. 3. Es-Sâvî, 4: 330.
KADIN KOCASININ MALINDAN SADAKA VEREBİLİR Mİ?
Kadın, kocanın izni olmadan onun malından sadaka, hediye, hibe vb. şeyler verebilir mi? Her defasında izin almak zorunda mıdır?
Kadın kocasından gizli kocasının malından sadaka verebilir mi?
Kadın eşinden habersiz sadaka verebilir mi?
Allah Rasulü Efendimiz (s.a.s.) buyururlar ki:
“Kadın kocanın evinden birşey tasadduk ederse (sadaka verirse) kendisi bir ecir, bir o kadar da kocası ve bir o kadar da hizmetçi alır ve hiç biri diğerinin sevabından bir şey eksiltmez. Koca bu sevâbı o şeyi kazandığı için, kadın da hayırda harcadığı (infak) için haketmiştir”( Ebû Dâvûd, buyû 84; Nesâî, zekât 57)
Mekke`nin fethinin ardından yaptığı konuşmada da şöyle buyurmuştur: “Hiç bir kadının, kocanın izni olmaksızın bir atiyye (bahşiş, hediye) vermesi câiz değildir.” (Nesâi, zekât 58)Ibn Mâce`deki rivayetinde: “Kocası ondan sorumlu olduğu sürece hiç bir kadının kocanın malından, ondan izinsiz vermesi câiz olmaz.”(Nesâi, zekât 58) denir. Bir defasında Kâ`b`ın karısı Allah Rasûlüne bir mücevher getirmiş ve “ben bunu tasadduk ettim.” demişti. Bunun üzerine Allah Rasullü: “kadının, kocasından izinsiz onun malından vermesi câiz olmaz. Sen Ka`b`dan izin aldın mı?” diye sordu. O da, “evet”, dedi, ama Allah Rasulü adam gönderip Kâ`b`a yine de sordurdu: Onun da, “evet”, demesi üzerine Hayra`nın tasaddukunu kabul etti.(agk. (zayıf isnadla)Fıkıhçılar her konuda olduğu gibi, bu konudaki nasları da (hadisleri) toptan göz önünde bulundurmuşlar ve ona göre hüküm çıkarmışlardır. Buna göre:
1- Benim malımdan kimseye bir kuruş vermeyeceksin, diyen (cimri) kocanın malından karısı hiç bir şey tasadduk edemez. Nitekim kadın da kocasına böyle söylemiş olsa, o da onun malından birşey veremez., Verirlerse haram işlemiş ve günah almış olurlar.
2- Koca herhangi birşey söylememiş olsa, karısı onun malından âdeten hediye ve sadaka verilmeyecek kadar çok ve değerli bir şeyi, izin âlmadan yine veremez.
3- Koca, karısına: “Benim malımdan, istediğin zaman, istediğin kimseye, istediğin kadar verebilirsin.” gibi genel bir izin vermişse kadın da bu konuda serbest olmuş olur. Artık her defasında izin almasına gerek kalmaz.
4- Koca, karısına bu konuda birşey söylememişse, kadın da, kocanın cimri olmadığını biliyorsa, örfen ve âdeten verilmesi normal sayılan ufak tefek para ve eşyayı onun malından verebilir. Işte bu durumda sevap her ikisine de gider.
5- Kocası hiç bir şey söylememiş olsa, ancak verdiği duyduğu zaman kızacağını bildiği şeyleri, ona sormadan veremez. Imam Nevevi meseleyi böyle açıkladığı gibi (Nevevi`nin görüşleri için bk. Suyûtî, Zehru`r-rubâ-ale`1-müctebâ (Sü- nenü`n-Nesâî) V/50), Hanefi fıkıhçılarının görüşü de böyledir.(Hidâye (Fethu`l-Kadîr ile) IX/292; Akkirmânî, Serhu`1-erbâin 185)
Evli bir bayanım ve kendime ait bir maaşım var. Eşimin rızası olmadan maaşımdan sadaka verebilir miyim? Eşimin hayır vermeme rızası yok. Ahirette bunun hesabı olur mu?
Kadının malı kadına aittir. Bu bakımdan dinen hoş karşılanmayan şeyler dışında kocasından izinsiz bu malını harcayabilir ve sadaka verebilir.
SONRAKİ SAHABELER UHUD DAĞI KADAR ALTINI SADAKA VERSELER ÖNCEKİLERİN BİR MÜDDÜNE ULAŞAMAZLAR NE DEMEKTİR?
Sahabenin amellerinin sevabının çokluğuna sevap ve fazilete yetişilemiyeceğine dair şu benzer hadisleri de hatırlamak gerekir. Rasulüllah (SAV) Buhari, müslim, İbn-i Hıbban, Beyhaki ve daha birçok kaynakta geçen bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur:
“Ashabıma sebbetmeyiniz, (hakaret etmeyiniz) sizden birisi uhud dağı kadar altın infak etseydi ashabımdan (birinin verdiği yarım müdde ulaşamazdı.” (Ayrıca bk. Ebû Davud et-Tayâlisinin müsnedi, hadis no: 21, 83, Sunen-i Ebî Davud 39. Kitab. bab 10; Sahîhut-Tirmizi Hadis no, 2165; Kenzul-Ummâl hadis no: 32469; Ashab-ı Kirâm Hakkında Müslümanların Nazih İtikadları, s. 105-106; Şerhul-Akidetit-Tahâviye, s. 468-469; es-Savâikul-Muhrika s. 211; Haşiyetul-Kestelli alâ Şerhil-Akâid s. 187; Muhammed, s. 403; Tarihîhul-Hamîs, II, 97).
Hadisin Buharide geçen şekli de şöyledir:
“Ashabıma sebbetmeyiniz sizden birisi uhud dağı kadar sadaka vermiş olsa onlardan birinin bir müd, yarım müd sadakasına ulaşamaz.” (Sahîhul-Buharî (Fezail-i Ashabı Nebi) IV, 195; Ayrıca bk. Râmûzul-Ehâdîs, 1937. hadis; Ayrıca bk. Hayatus-Sahâbe II, 559 (Abdurrahman b. Avfla ilgili olarak).)
Bu iki hadis-i şerif de birincisinin manasını ihtiva etmektedir. Rasulüllah (SAV) daha sonra müslüman olan sahabelerine, ilk müslüman olan sahabelerine yetişemeyeceklerini ihtar etmektedir.

“Seb, bir kimseyi kendisinde bulunan bir şey ile zemmetmektir (Ashab-ı Kiram Hakkında s. 79). Sahabelerin de hataları olabilir. Fakat onların hatalarına bakarak onları tahkir etmek, onları hoşlanmayacakları şekilde anmak, hürmet duyguları içinde olmamak hoş değildir (Bk. Şerhul-Makasid, V, 303 vd; es-Savâikul-Muhrika s. 210 vd, Hâsiyetul-Kestellî, s. 187 vd, Şerhul-Akîdetit-Tahâviye, s. 467-468; el-Mufredât s. 220). Bir de onların sevaplarına, yaptıkları amellerin faziletlerine bakarak kendilerini değerlendirmek gerekir. Böylece derecelerinin ne kadar yüksek olduğu anlaşılacaktır.

Burada bizzat Rasulüllah (SAV) onların hoşa gitmeyen bir hatasını dile pelesenk ederek, onları tenkidkarâne değerlendirmenin, onlara tavır almanın yerinde olmadığını açıklamaktadır. Çünkü saff-ı evvel olan sahabelerin ve sahabeler içindeki ilk saffın amellerinin sevabı, fezail-i uhreviyeleri çok büyüktür. Hatta, sonraki sahabeler, uhud dağı kadar altın sadaka etseler, ilklerin bir müddüne (Müd: Iraklılara göre iki rıtıllık bir ölçek. (832 gr.)) veya onun yarısına sevap bakımından yetişemez. Çünkü, ilklerin çektiği sıkıntı, meşakkat, tehlikeli durum, islamın ilk zamanlarında küçücük bir hizmeti pek büyük kılmıştır.
SADAKA BELÂ VE MUSİBETLERİ YOK EDER, ÖMRÜ DE UZATIR NE DEMEK?
Sadaka, belayı önler, ömrü uzatır, hataları yok eder ve insanı cehennem ateşinden korur.

Sevgili Peygamberimiz: “Az da olsa gücünüz yettiği kadar sadaka veriniz.” (29)

“Yarım hurma ile de olsa; kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz, o kadarını da bulamayanlar güzel bir sözle bile olsa kendilerini korusunlar.”(30) “güzel bir söz;(31) her meşru ve güzel bir iş sadakadır.(32)

“Bir hurma da olsa sadaka verin, çünkü o bir hurma açlığı giderir. Suyun ateşi söndürdüğü gibi, sadaka da hataları yok eder.”(33)

“Sadaka Allah’ın öfkesini söndürür ve kötü ölümü bertaraf eder.”(34)

“Sadaka, belayı önler ve ömrü uzatır.”(35); ”Suyun ateşi söndürdüğü gibi günahların azabını söndürür.”(36) buyurmuşlardır.

İbni Ebi Ca’d: “Sadaka yetmiş kötülük kapısını kapatır.”diyor

Hz. Lokman, oğluna: “Oğlum! Bir hata işlediğinde hemen arkasından sadaka ver.”(37) tavsiyesinde bulunmuştur.

Şunu iyi bilmeliyiz ki; “Az sadaka çok belayı defeder.”

Sadaka, en kıymetli, en iyi, en temiz, en güzel ve en sevimli malı Allah rızası için infak etmektir. Zira, Allah Teala temizdir. Ancak temiz olanı kabul eder.(38)

Hz. Peygamber: “Helaldan kazandığı malını infak edenlere müjdeler olsun.”(39) buyurmuştur.

Servetinin iyisini kendisine bırakıp, kötüsünü Allah yolunda infak etmek insan için uygun bir davranış değildir. İnanan insan malının kötüsünü değil, iyisini Allah yolunda infak eder.

Yüce Allah: “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye layıktır.”(40) buyurmaktadır.

Bir Hadis-i Şerifte; “Kim helal kazancından bir sadaka verirse Allah onu kabul eder.”(41) Diğer bir hadis-i Şerifte ise: “Sadakanın en değerlisi; fakirin gücü nispetinde gizlice başka bir fakire verdiği sadakadır.”(42) buyurulmuştur.

Sadaka: Bir nevi Allah’a ödünç vermedir. Verilen bu sadakanın karşılığını Allah kat kat verecektir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın kullarına) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder.”(43)

“Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz Allah onu size kat kat öder ve sizi bağışlar. Allah şükrün karşılığını verendir, Halim’dir (hemen cezalandırmaz, mühret verir)”(44) buyrulmaktadır.

Sevgili Peygamberimiz: “Hangi Müslüman çıplaklığından dolayı bir Müslümana elbise giydirirse, Allah da ona cennet elbiselerinden giydirir. Bir müslüman açlığından dolayı bir müslümanı doyurursa, Allah da onu kıyamet günü cennet meyvelerinden doyurur. Hangi müslüman susuzluğundan dolayı bir müslümana su içirirse, Allah Teala da Onu kıyamet gününde “Rahik-i mahtum’dan” içirir.”(45)

Yapılan her türlü yardım ve iyilik sadakadır. İyilik ve mutluluğa ulaşmanın yolu sadakadan geçmektedir. Yüce Rabbimiz: “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça “iyiliğe ulaşamasınız”(46) buyurmaktadır.

“İyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanmak, (Allah’ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcamak, namaz kılmak, zekat vermek, anlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirmek, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabretmektir.” Kuran-ı Kerim’in beyanına göre :

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz (den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgisine rağmen onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren, anlaşmaları yaptıklarında sözlerin yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zaman (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır.”(47)

İyilikte bulunan kulların özellikleri ve karşılaşacakları mükafatlar ise şöyle tarif edilmektedir.

“İyiler ise, katkısı kafur olan içecekler dolu bir kadehten içerler.”

“Bu Allah’ın has kullarının içtikleri ve akıttıkça akıttıkları bir pınardır.” Bir pınar ki, Allah’ın kulları ondan içer, O’nu (istedikleri şekilde) fışkırtıp akıtırlar. O kullar adaklarını yerine getirirler. Kötülüğü her yanı kuşatmış bir günden korkarlar. Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler. (yedirdikleri kimselere şöyle derler:) “Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir teşekkür ve karşılık beklemiyoruz.”(48)

Rivayete göre bu Ayet-i Kerimeler: Ehli Beyt hakkında nazil olmuştur.

Sevgili Peygamberimizin torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hastalanırlar. Hz. Ali ve Hz. Fatıma üzüntü içindedirler. Sahabe-i Kiramdan bazıları Hz. Fatma ve Hz. Ali’ye çocuklarının hastalıktan kurtulmaları için Allah yolunda adak yapmalarını önerirler. Hz. Ali ve Fatıma çocukları hastalıktan kurtuldukları takdirde üç gün oruç tutmayı adak yaparlar. Hz. Hasan ile Hüseyin sağlıklarına kavuşurlar. Hz. Ali ile Fatıma adak oruçlarını tutmaya başlarlar. İlk günün akşamında iftar vaktinde kapıya bir miskin gelerek yardım talebinde bulunur. Hz. Ali ve Fatıma iftar için hazırladıkları tüm yiyeceklerini miskine ikram ederler, kendileri oruçlarını su ile açarak yetinirler ve ertesi günün orucuna niyet ederler. İkinci gün akşamı iftar esnasında kapıya bir yetim gelerek Hz. Fatıma ve Ali’den yardım talebinde bulunur. Hz. Ali ve Fatıma hazırladıkları yiyecekleri yetime ikram ederler, kendileri su ile oruçlarını açıp, ertesi gün için oruçlarına niyet ederler. Üçüncü günü iftar vaktinde kapıya bir esir gelir, Hz. Ali ve Fatıma’dan yardım talebinde bulunur. Hz. Ali ve Fatıma hazırladıkları yiyeceklerini kapıya gelen esire verirler ve arkasından şöyle derler, biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz, sizden bir teşekkür ve karşılık beklemiyoruz, derler. Oruçlarını su ile açarak yetinirler. …

Sadakanın en üstünü, kişinin ilim öğrenip sonra da onu bir müslüman kardeşine öğretmesi(49) ve hayrı devam eden bir yardımda bulunmasıdır ki, biz buna sadaka-i Cariye diyoruz.” Müslümanın hayatta iken yaptırdığı cami, okul, hastane, çeşme, köprü v.b. sosyal hizmetler Sadaka-i Cariyedir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hususta şöyle buyurmuşlardır. “İnsanoğlu öldüğü zaman amel defteri kapanır. Üç şey onun amel defterinin açık kalmasını sağlar:

1. Sadaka-i Cariye, (hayrı devam eden iyilikler)

2. Yararlanılan ilim.

3. Kendisine dua eden hayırlı evlat”(50)

“İnanan kişinin hayatta iken öğrenip neşrettiği ilim, geride bıraktığı salih bir evlat, miras bıraktığı bir Mushaf (Kur’an-ı Kerim), inşa ettiği bir mescit, yolcular için yaptırdığı bina (misafirhane), yaptırdığı bir çeşme hayatta ve sağlıklı iken verdiği her şey sadakadır.”(51)

“Her tesbih bir sadaka, her hamd bir sadaka, her tehlil (la ilahe illallah demek) bir sadaka, her tekbir sadaka, iyiliği tavsiye etmek sadaka, kötülükten sakındırmak sadakadır…”(52)

“Bir Müslüman bir ağaç diker de, onun meyvesinden bir insan yahut bir hayvan yerse, muhakkak o ağaç sahibi için sadakadır.”(53)

“Müslüman kişi, ailesinin nafakası için harcar ve bundan sevap umarsa, bu ona sadaka olur. Hatta Müslümanın Müslüman kardeşine güler bir yüz göstermesi de sadakadır.”(54)

Sadakaları gizli ve aşikar vermek mümkündür. Fakat gizli olarak vermek daha güzeldir.

“Eğer sadakaları (zekat ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz ne güzel! Fakat gizleyerek fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır ve günahların bir kısmına da kefaret olur. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”(55)

“Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayan var ya, onların Rabblerin katında mükafatları vardır. Onlara korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir.”(56)

Bu Ayeti Kerime Hz. Ebu Bekir hakkında nazil olmuştur.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v), Sahabe-i Kiramdan, Tebük seferine çıkan orduya yardım etmelerini istemiş, bunun üzerine Hz. Ali elinde bulunan dört dinardan birini gece, birini gündüz, birini gizli, birini açıktan infak etmiştir.

Hz. Ömer malının yarısını infak ederek, bu konuda herkesi geçtiğini zannetmiştir. Fakat Hz. Ebu Bekir, tüm malını Allah yolunda infak etmiştir.

Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz (s.a.v.); “Çoluk çocuğuna ne bıraktın, ya Eba Bekir?” diye sormuş, Hz. Ebu Bekir de, “Allah ve Resulünü bıraktım Ya Resulallah!” diye cevap verir. Bu olaydan sonra Hz. Ebu Bekir evine dönerek, abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra; “Ya Rabbi! her şeyimi Senin rızan için infak ettim. Şimdi bir dileğim daha var, o da şudur. Kıyamet gününde benim bu nazik vücudumu o kadar büyüt ki, vücudum cehennem ateşi üzerini kaplasın, müminlerden cehenneme gireceklerinin yerine beni yak, Ya Rabbi! diye dua eder. Yukarıda geçen Bakara Suresinin 274. Ayeti Kerimesi nazil olunca, Hz. Peygamber (s.a.v.); “Çok mal biriktirenler sefildir.” buyurmuşlardır. Sahabe-i Kiramdan biri bunun hiçbir istisnası yok mu? Ya Resulallah! diye üç defa sormuş, Peygamber Efendimiz (sav) mübarek elleriyle işaret ederek, malıyla sağından ve solundan şöyle ve şöyle, arka ve önünden şöyle ve şöyle infak edenler bunun dışındadır buyurmuşlardır. Diğer bir Ayeti Kerimede, “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah lütfü geniş olandır, hakkıyla bilendir.”(57) buyrulmaktadır. Bu Ayeti Kerime nazil olunca, Sevgili Peygamberimiz, üç defa “Ya Rabbi! ümmetime daha da artır.” diye dua etmiş ve arkasından; “Muhakkak sabredenlere, mükafatları hesapsız ödenecektir”(58)müjdesi gelmiştir.
Hadislerde az sadaka çok belayı def eder buyruluyor. Sadakanın bu özelliğini bilmeyen ya da buna inanmayan birisi adına onun haberi olmadan ve onun malından, kazalardan belalardan kurtulması için sadaka vermek caiz midir?
Başkasının malından onun adına da olsa onun izni ve rızası olmadan sadaka verilmez.

SADAKA İLE ÖMRÜN UZAMASI, ECELİN DEĞİŞMESİ ANLAMINA MI GELİR?
Sadaka ömrü uzatır diye hadis vardır. Peki tayin edilmiş olan ecel vakti nasıl uzayabiliyor?
Ecel birdir değişmez. Bazı kimseler Resul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimizin: Sadaka belâyı def eder ve ömrü uzatır, hadîs-i şerifini ileri sürerek, ömrün uzayabileceğini ve dolayısıyla da ecelin değişebileceğini iddia ederler. Evvelâ şunu belirtelim ki, sadakanın ömrü uzatmasının hakikati ne olursa olsun, neticede insanın ölümü sözkonusudur ve bu ise ezelî ilmiyle Allah’ın malûmudur. Bu noktadan, onun ölüm vakti ve dolayısıyla da ömür müddeti Allah tarafından takdir edilmiş olup bunun değişmesi mümkün değildir. Meselâ, bir kimsenin verdiği bir sadaka ile ömrünün iki yıl uzadığını farzedelim. Bu şahsın, ecel-i muallâk dediğimiz, şarta bağlı eceli, eğer sadakayı verirse ömrü elli sene, vermezse kırk sekiz sene, şeklinde olsun. Cenâb-ı Hak o şahsın sözkonusu sadakayı vereceğini bildiği için ömrünü elli sene olarak takdir etmiştir. İşte bu ecel değişmez.
Yukarıda takdim ettiğimiz hâdîs-i şerif ile Peygamber Efendimiz (S.A.V.) mü’minleri hayra teşvik etmekte ve aralarındaki sevgi bağlarını sadaka ile perçinlemektedir. Sadakanın belâyı def etmesi, Allahü Zülcelâl’in lütfü ve atâsıdır. Verdiğimiz sadakaların ne gibi belâların define vesile olduğu ise, bizim meçhûlümüzdür. Verdiğimiz sadakalarla ve yaptığımız hayırlı hizmetlerle başımıza gelecek birçok belâların define sebeb olmaktayız. Vücuda gelmediği için bilemediğimiz bu belâların defi, bizim için ayrı bir nimettir ve bu nimet menfî nimet şeklinde ifâde edilmektedir. Sadakanın müsbet nimet olması ciheti ise mü’minlere hayır ve hasenat kazandırmasıdır.
Sadakanın ömrü uzatmasını kelâm ilminin büyük âlimlerinden Teftazânî Hazretleri, Şerh-i Akaid adlı eserinde çeşitli yönleriyle izah etmiştir.
Teftazânî Hazretleri’ne göre: Ömrün uzamasından maksat, ömrün bereketlenmesidir. Âhirete hayır ve hasenat için verilmiş bir sermaye olan insan ömrünün uzaması, bu sermaye ile daha çok kâr elde etmek manasınadır. Buna göre ömrün müddetinde bir değişme olmasa da, sadaka yoluyla mahsulünde bir artma olması ömrün uzaması demektir. Bunu bir misâl ile açıklamaya çalışalım. Bir ağacın her baharda dört bin meyve verdiğini ve ömrünün on sene olduğunu farzediniz. Cenâb-ı Hakk’ın ağaca lütuf ve insanıyla baharlardan birinde dört bin yerine sekiz bin meyve verdirmesi halinde, ağacın ömrü manen bir yıl uzamış, demektir. İşte sadaka da insan ömrünün verimini artıran güzel bir vasıtasıdır. Ve bu mânâda ömrü uzatmaktadır.
Yukarıdaki hakikati Teftazânî Hazretleri şu şekilde ifâde etmiştir: Sadaka, ömürden maksûd-u ehem (en önemli gaye) olan şeyi ziyade ediyor (artırıyor). O da amel-i sâliha ile kemâle ermektir. Çünkü insanlar nefislerini kemâle ve iki dünya saadetine, salih ameller ile getirebilirler.
Sadakanın ömrü uzatmasının diğer bir mânâsı, rızıkta berekete ve ömrün huzur ve sürür ile geçmesine vesile olmasıdır.
Başka bir mânâ da, ömrün uzaması, ölümden sonra hayır ve hasenat defterinin kapanmamasıdır. Bilindiği gibi, sadaka mal yanında ilim ve irfan ile de olmaktadır. Mü’minlere faydalı bir eser neşreden bir âlimin sevap defteri ölümüyle kapanmaz. Bu ise onun ömrünün uzaması demektir. Zira, ömrü uzadıkça hayır ve hasenatına devam edecek olan o zât, aynı işi ölümden sonra da yapabildiğine göre manen hayattadır demektir.

VERGİ ZEKÂT-SADAKA YERİNE GEÇER Mİ?
Memurların maaşlarından kesilen vergiler veya genel olarak verilen vergiler zekât veya sadakadan sayılır mı?
Vergi zekât yerine geçer mi?
Vergiler zekât yerine geçmez. Ancak vergiden dolayı da sevap vardır.
Zekât malî bir ibâdettir. İslâmi esaslara dayanan İslâm devleti, nisaba malik olan müslümanlardan muayyen bir nisbette mallarının bir kısmını zekât niyetiyle alıp muhtaç kimselere verir. İslâm devleti olmadığı takdirde mükellef bizzat onu, verilmesi gereken yerlere verir. Devletin, mükelleflerden aldığı şey zekât olarak kabul edilmez.
Ayrıca devlet, zekât adıyla değil, vergi olarak almakda ve aldığı vergiyi de zekâtın verilmesi gereken ve Kur’ân-ı Kerîm’de belirtilen sekiz sınıfa vermemektedir.
Hülasa: Devlete verilen vergiyi zekât olarak kabul etmek yanlıştır. Devletin, ihtiyaca binaen adilane bir şekilde zenginlerden aldığı şey yine zekât sayılmaz. Çünkü zekât niyetiyle almıyor. (Zevacir, 1/183; İbn-i Abidin, 2/39)
Vergi kaçırmak caiz mi. Sadaka olarak verilen para vergi yerine geçer mi?
Vergi vermek kişinin topluma karşı sosyal bir görevidir. Bu nedenle vergi kaçırmak caiz değildir. Vergi kaçıran kişi üzerine kul hakkı geçirmiş olur. Buna göre vergi olarak verilmeyen paranın fakirlere veya hayır kurumlarına sadaka olarak verilmesi bu mesuliyeti ortadan kaldırmaz.
ORUÇ, FİTRE, ZEKÂT VE BAYRAM NAMAZI NE ZAMAN FARZ KILINDI?
Ramazan orucunun farz kılınması, sadaka-i fıtrın vâcib kılınması, zekâtın farz kılınması ne zaman olmuştur? İlk Ramazan Bayramı namazının kılınması ne zaman olmuştur?
Ramazan Orucunun Farz Kılınması
Ramazan orucu, Kıble’nin Kâbe tarafına çevrilişinden bir ay sonra, Peygamberimiz (s.a.v.)in Medine’ye hicretinin 18. ayının başlarında, Şaban ayında farz kılındı. Bu hususta indirilen âyetlerde meâlen şöyle buyruldu:
“Ey îmân edenler! Oruç, sizden evvelki ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı – tâ ki günahtan sakınıp takvâya eresiniz.
“O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidâyet delillerini taşıyan ve hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân, o ayda indirilmiştir. Kim bu aya erişirse orucunu tutsun. Bu ayda hasta olan veya yolda bulunan, tutamadığı günler kadar, başka günlerde oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Tâ ki güçlük çekmeden oruç günlerinizi tamamlayın, sizi doğru yola iletmesinden dolayı Allah’ı tekbir ve tâzim edin – böylece Onun nimetlerine şükretmiş olursunuz.”1
Ramazan orucu, İslâm dininin beş şartından biridir.
İbni Ömer (r.a.), Resûlullah Efendimizin bu hususta şöyle buyurduğunu bildirir:
“İslâm beş şey üzerine kuruldu:
1.Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Onun Resûlü olduğuna şehadet getirmek,
2.Namaz kılmak,
3.Zekât vermek,
4.Haccetmek,
5. Ramazan orucunu tutmak”2
Sadaka-i Fıtrın Vâcib KılınmasıBu senenin Ramazan ayının sonlarına doğru sadaka-ı fıtr vermek vâcib oldu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, küçük büyük, hür köle, erkek kadın her zengin Müslüman için kuru hurmadan bir sa’ (1040 dirhem)* veya arpadan bir sa’ veya kuru üzümden bir sa’ veya buğdaydan bir müd (yarım sa’) fıtır sadakası ayrılıp, bunun bayram namazından önce yoksullara verilmesini emretti.
Zekâtın Farz Kılınması
Zekât, Hicretin ikinci yılında Ramazan orucunun farz kılınmasından ve fıtır sadakasının vâcip kılınışından sonra farz kılındı.
Zekât, zengin Müslümanların yıldan yıla belli ölçüsüne göre mallarının bir kısmını zekât niyetiyle ayırıp lâyık olanlara vermelerinden ibaret mâli bir ibâdettir.
Zekât, İslâm dininin beş temel esasından biridir. Kur’ân-ı Kerim’le (Nur, 56; Müzemmil, 20; Hac, 78; Bakara, 110) emredilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de 32 yerde namazla birlikte zikredilmiştir.
Bir hâdis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Her gün, her sabah iki melek inip birisi: ‘Yâ Rab! Zekât ve sadakasını vererek, malını Allah rızası için harcayana, harcadığının yerine yenisini ver’ der. Diğeri de: ‘Yâ Rab! Zekât ve sadaka hakkını ödemeyerek malını sıkana da malını telef et’ der!”3
1. Bakara Sûresi, 183-185
2. Buharî, 1/11
* Bir dirhem 3 gramdır.
3. Buharî, 2/120
İlk Ramazan Bayramı namazının kılınması ne zaman olmuştur?
Şevvâl hilâli görülüp, sabahleyin güneş yükselince, Resûl-i Ekrem Efendimiz oruçlarını açmalarını ve bayram namazına çıkmalarını Müslümanlara emretti. Sonra da onlarla birlikte bayram namazı kılmak üzere namazgâha çıktı. Hutbeden önce, ezânsız ve kametsiz olarak cemâatle bayram namazı kılındı.
Nebiy-yi Muhterem Efendimiz Medine’ye teşrif buyurdukları zaman, Medinelilerin iki mahallî bayramı vardı. Peygamber Efendimiz onlara, “Allah Resûlü size onlardan daha hayırlı olmak üzere Fıtır [Ramazan> ve Kurban Bayramı günlerini verdi” buyurdu.1
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bayram namazlarını namazgâhta kılardı. Medine’nin namazgâhı, şehrin şark kapısı üzerindeydi. Peygamber Efendimiz, bayram namazı kılmak üzere namazgâha yürüyerek giderdi. Bayram namazına bir yoldan gider, başka bir yoldan dönerdi. Ramazan Bayram namazına çıkmadan önce bir şeyler yerlerdi. Ekseriya bunlar, bir kaç hurma olurdu.
1. Müsned, 3/103
ÖLMÜŞLER İÇİN SADAKA VERİLEBİLİR Mİ, SEVABI BAĞIŞLANABİLİR Mİ?
Rahmetli Babamdan miras kalan arsayı sattım. Üniversitede okuyan oğlumun, bir kurs ücretini “Babamın adına sadaka niyetiyle” bu paradan verebilirmiyim?
Rahmetli olmuş babanız adına oğlunuza sadaka verebilirsiniz.
“Akraba olan yetime ver” (Beled;15.ayet) Hz. Peygamber (a.s.) Abdullah b. Mesud’un hanımı Zeynep’e şöyle buyurmuştur: “Kocan ve çocuğun sadaka vermen için en layık olan kimselerdir.”
Bazı insanlar ölenin arkasından ölen kişinin yaşıyla bir miktar parayı çarpıp para dağıtıyorlar mesela 70 yasında öldüyse 700 ytl gibi ve eger bu dağıtılmazsa ölü yerinde rahat uyuyamaz diyorlar bu bana çok saçma geldi bir de size danışmak istedim.
Ölünün ardından Kuranı Kerim okumak, onun adına sadaka vermek caizdir ve ölünün amel defterine sevap olarak yazılmaktadır. Ancak ölünün yaşı ile parayı çarpmak gibi bir hüküm yoktur. Ayrıca ölünün adına sadaka verilmediği zaman ölünün ruhu rahat uyumaz gibi bir husus doğru değildir. Bu dünyada güzel amel işleyen her mümin orada rahat edecektir.
Ölünün kırkıncı, elliikinci gecesi için merasim yapmanın, sadaka vermenin dinde yeri var mıdır?
Ölünün kırkıncı ve elliikinci gecesi ile ilgili hiç bir şey varid olmamıştır. Böyle geceler için özel merasim tertip etmek doğru değildir. Cahil halkın uydurduğu bir bid`attır. Meyyit için dua ve tasadduk etmek her zaman iyidir. Şu veya bu geceye tahsis edilmez.
Allah rızası için sadaka verdiğimizde aynı zamanda sevabını ölmüşlerimize bağışlayabilir miyiz? Yoksa ikisini ayrı ayrı mı vermemiz gerekir?
İnsan yaptığı her türlü ibadetin sevabını ölelere bağışlayabilir. Ayrı ayrı olması şart değildir.
FITIR SADAKASI İLE İLGİLİ MESELELER
Abdullah ibni Abbas Radiyallâhu Anhümâ rivayet ediyor: “Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem, oruçlunun boş, çirkin ve ölçüsüz sözlerden temizlenmesi ve fakirlere bir azık olması için fıtır sadakasını emretti. Kim bunu bayram namazından önce öderse, o makbul bir sadaka olur. Kim de bayram namazından sonra verirse, o başka vakitlerde verilen sadakalardan birisi olur.” (İbni Mâce, Zekât: 21)
Fıtır sadakasıyla, yani fitreyle, oruç ibadetimizi başarıyla tamamlama nimetinin şükrünü sembolleştirmiş oluyoruz. Bu yüzden Ramazan Bayramının bir adı da “Fıtır Bayramı”dır. Bu bayramda bir ay süreyle tutulan orucun iftarı yapılmaktadır. Her akşam yapılan iftar gibi, Ramazan’ın sonunda da İlâhî ziyafet manasında yaptığımız iftarın pek çok sırları vardır.
Bayramda yaşadığımız iftar sevinci, mü’minin Rabbine kavuştuğu andaki sevincine ve gönül hazzına denk bir sevinçtir. Fıtır sadakası bu sevincin bir ifade şeklidir.
Nasıl sevinçli bir insan etrafındakilere hediyeler dağıtırsa, orucunu tamamlayan ve Yaratıcısına biraz daha yaklaşan mü’min de bu sevinci fıtır sadakasını vermekle bir kere daha yaşama imkanı elde eder.
İşte Ramazan ayı içinde verdiğimiz bu sadakanın hem bize, hem de muhtaç kimselere olmak üzere iki faydası vardır. Bize olan faydası, eksikliklere bir keffaret olmakta, onların temizlenmesine tesir etmektedir. Cenab-ı Hak bu sadaka ile onları affetmekte, bağışlamaktadır. Fakirlerin de, bayramdan önce, az da olsa bir takım ihtiyaçları karşılanmış olmaktadır. Hadiste, bu faziletlere kavuşmanın şartı olarak sadakanın bayramdan önce verilmiş olması belirtilmektedir. Mü’minler de buna teşvik edilmektedir.
Ramazan’dan önce fıtır sadakası verilir mi?
Fitre, Ramazan bayramının birinci günü sabahı, fecrin doğuşundan itibaren vâcib olur. Fitreyi vermenin müstehab olan şekli ise, fecrin doğuşundan itibaren namazdan çıkmadan önce fakirlere verilmesidir. Fakat fitrenin bayramdan birkaç gün, hatta birkaç ay önceden verilmesinde de bir beis yoktur. Böylece fakirlerin bayram ihtiyaçlarını önceden karşılamaları, noksanlarını telâfi etmeleri sağlanmış olur. Zamanında ödenmeyip sonraya kalan fitreler ise, mümkün olan ilk fırsatta ödenmelidir. Bu görüş İmam Ebû Hanife`nindir. Diğer üç İmama göre, fitre, Ramazanın son akşamı güneşin batmasından itibaren vâcib hâle gelir. Ödemenin bayram namazından sonraya te`hiri de câiz değildir. Ramazan bayramının 1. günü fecrin doğuşundan evvel vefat eden veya fakir düşen kimseye fitre vermek vâcib olmaktan çıkar. Fecrin doğuşundan sonra vefat eden zengine ise, fitre vâcibdir. Mirasından ödenir. Nisab miktarını bulan mal, fitrenin vâcib olmasından sonra, ödenmeden telef olsa fitre sâkıt olmaz.
Fitremizi ramazandan hemen sonra verebilir miyiz? Eğer veremez isek, vereceğimiz kişiye en kolay nasıl ulaştırabiliriz?
Sadaka-i fıtrın edasının vakti, bayram sabahıdır. O günden önce ölen ve zengin iken fakir düşen kimselere sadaka-i fıtır vacib olmaz. Bayram gecesi güneş doğmadan önce doğan çocuğun fitresini vermek vacibtir. Fitre bayram sabahından önce ve sonra her ne zaman verilse sahihtir ve eda olur; onun kazası yoktur. Fakat müstehap olan sabah namazı ile bayram namazı arasında veya birkaç gün önce vermektir. Fitreyi bayramdan sonra vermek caiz ise de, bir vacib geciktirilmiş olacağından iyi değildir.
HARAM MALDAN SADAKA VERİLEBİLİR Mİ?
Bir aile reisi baba kumarhane çalıştırıyor. Kazancı kumar oyunundan. Başka geliri de yok. Eşi ve evdeki çocukların fıtır sadakasını bu kazancından vermesi câiz midir?
Haram yolla kazanılan malın zekâtı verilmez. Bu malın, varsa sahibine verilmesi, bilinmiyorsa fakirlere dağıtılması gerekir.
Bir kişinin kumar gelirinin dışında başka bir geliri varsa, mesela kahvehanede sadece çay veya diğer meşrubatlar satmaktan gelen helal kazancı varsa bunu ayrı olarak hesaplayıp bu miktar üzerine zekât düşüyorsa yani bu helal kazancı nisab miktarına ulaşıyorsa bunun zekatını ve fıtır sadakasını verebilir. Sadece kumar gelirinden olan haram paradan zekat verilmez.
Düsününki bir kötü adam var (müslüman ya da baska bir dinden) bu kötü adam müslümanların sırtından haram yollarla mesela eroin satmak, ya da hırsızlık yapmak haraç kesmek gibi şeylerlen para kazansa ve bir mümin gelse ondan o müslümanların sırtından haram yollarla kazandığı parayı alsa ve bu parayı da fakire fukaraya dağıtsa bu hayır mıdır? Ya da günah mı işlemiş olur?
Haram yoldan kazancı olan kimselere devlet ve devletin yetki verdiği kimseler engel olabilir ve mallarına el koyabilir. Devletin yetki vermediği kimseler böyle mallara el koyamadığı gibi istediği gibi de kullanamaz. Buna dikkat etmek gerekir. Çünkü haramı engellemek için kullanılan yolun da helal olması lazımdır. Haramı helal olmayan bir yolla engellemek de doğru değildir. Ancak kendi isteğiyle bu malları veya paraları verirse o zaman fakir fukaraya veya hayır kurumlarına verilebilir.
Haram yolla elde edilen parayı veya malı ne yapmak gerekir, konusuna gelince:
Haram yollarla elde edilen para veya mal da haramdır. Meşru olmayan yoldan kazanılan bir malı, bir parayı şahsın kendisinin yemesi caiz olmayıp, haramdır. Eğer bu mal hırsızlık, gasp gibi yollarla haksız yere ele geçirilmişse, insanın onu kazancından ayırması, uzaklaştırması gerekir. Bu halde sahibi belli ise, malın ona verilmesi gerekir. Esas sahibi ölmüş olunca da hak mirasçılarına verilir. Şayet sahibi kaybolmuşsa, ortaya çıkana kadar bekletilir. Çıkınca da meydana gelen artışlarla birlikte sahibine teslim edilir.
Gerçek sahibi bilinmeyen mal, birkaç şekilde olur. Ya sahibi ölmüştür, ya kaybolmuştur veya millet malından haksız bir şekilde alınıp zimmete geçirilmiştir. Ayrıca bugün sık sık karşılaşılan bir hal olan faiz yoluyla da geçmiş olabilir. Esas olan, mümkün mertebe faiz müesselelerine para yatırmamaktır. Fakat çeşitli sebeplerle bankada bulunan paraya faiz tahakkuk etmişse, onun sarfı da yukarıda zikredilen haram mallarla birlikte mütalâa edilebilir.
Sahibi bilinmeyen haram malı veya faiz yoluyla ele geçen parayı sarf hususunda İslâm hukukçularının farklı görüşleri bulunmaktadır. Bu meseleyi haram malın sarfı bahsinde anlatan İmam Gazalî Hazretleri, iki ciheti dikkate vermektedir. Birisi, o malın tasadduk edilmesi, öbürü ise, temiz bir mal olmadığı gerekçesiyle fukaraya sadaka olarak verilemeyeceğidir.
İkinci görüşü benimseyen âlimlerden Fudayl bin İyad, eline geçen iki dirhem paranın helâl yoldan kazanılmış olmadığını fark edince onu götürüp taşların arasına koymuş ve “Ben ancak helâl ve temiz olan malı tasadduk ederim. Kendim için hoş görmediğimi başkası için de uygun görmem” demiştir.
İmam Gazalî, Hz. Fudayl’ın bu hâlini anlattıktan ve bu görüşü bir derece kabul ettikten sonra, bu görüşleri destekleyen naklî delilleri sıralamaktadır.
Resul-i Ekrem bir ceneza defninden dönüşünde Kureyşli bir kadının verdiği ziyafete davet edilmiş; önüne konulan kızartılmış koyunun haram olduğu bildirilince, “Bunu kaldırın ve esirlere yedirin” buyurmuştur.1
Yine bir diğer naklî delil de şöyle:
Bizans’ın İranlılara galip geleceğini haber veren Rum Sûresinin ilk âyetleri nâzil olunca, müşrikler Peygamberimizi yalanlayarak alaya aldılar. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, Peygamberimizin müsaadesiyle müşriklerle bahse girişti. Sonunda Kur’ân’ın verdiği haber doğru çıktı. Hz. Ebû Bekir de iddiada ortaya konan develeri müşriklerden aldı. Ancak bu arada kumar haram kılındığı için, Resul-i Ekrem Efendimiz, “Getirdiğin bu mal şüphesiz haramdır. Onu Müslümanlara sadaka olarak ver” buyurdu. Bilindiği gibi, karşılıklı bahis de kumara girmektedir.
Her iki görüşle ilgili geniş açıklamalarda bulunan İmam Gazalî özet olarak şunları söylemektedir:
Zarurî olarak bilinir ki, bu malı hayırlı bir yere sarfetmek, denize atmaktan daha hayırlıdır. Bunun ne atana, ne de malın sahibine bir faydası vardır. Halbuki bir fakirin eline verildiği takdirde, o fakir faydalanacağı gibi, mal sahibine de duacı olacaktır. “Kendimiz haramı nasıl yemiyorsak, fakirlere de yedirmeyiz” görüşünde olan âlimlere ise Gazalî şu cevabı vermektedir:
“Bu söz doğrudur. Fakat bu mal ona ihtiyacımız olmadığı zaman bize haramdır, fakire ise helâldir.”2
Bu durumda gerek faizli parayı, gerekse başka yollardan ele geçmiş bulunan parayı fakirlere tasadduk etmek mümkün olduğu gibi, bir hayır kurumuna vermek de mümkündür. Sadaka olarak verilen bu paradan ne bir ecir beklenir, ne de sevap. Sadece para en uygun bir şekilde elden çıkarılmış olur.
1. Tirmizî, Savm: 3.
2. İhyâ, 2: 127-132.
İçki satışı yapan birinin, bir hayır kurumu için istenen, parası o kuruma helal midir?
Kazancının tamamı haram olan birisinin ikramı yenilip içilmez. Ancak kazancının içinde helal kısım da varsa malından yenilebilir.
Gerek içki satışından elde edilen parayı, gerekse başka yollardan ele geçmiş bulunan haram parayı fakirlere tasadduk etmek mümkün olduğu gibi, bir hayır kurumuna vermek de mümkündür. Sadaka olarak verilen bu paradan ne bir ecir beklenir, ne de sevap. Sadece para en uygun bir şekilde elden çıkarılmış olur.
KİBRE KARŞI KİBİR SADAKADIR DİYE BİR HADİS VAR MIDIR?
Kibre karşı kibir sadakadır- Böyle bir hadis var mıdır, açıklar mısınız?
Evet böyle bir hadis vardır. Fıtrî bir sermâye olan kibir temâyülünü kullanmanın câiz, hattâ gerekli olduğu durumlar da vardır. Nitekim bunlardan biri olmak üzere; “Kibirliye karşı kibir, sadakadır.” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, IV, s. 366/5299) buyrulmuştur. Mü’min kibirlenmez. Fakat izzetini yere de düşürmez. Mü’min gerektiği yerde tevazu sahibi, gerektiği yerde izzet ve onur sahibidir. Kur’ân, “Muhammed Allah’ın Resûlüdür. Beraberinde olanlar kâfirlere karşı çetin ve izzetli, birbirleri arasında merhametlidirler”1 buyuruyor. Yine Kur’ân’da Allah’ın övdüğü mü’minler topluluğu, “mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetli”dirler.2 Bu âyetlerden anlıyoruz ki, mü’min, kâfire karşı şiddetini, izzetini, onurunu ve vakarını korusa da, mü’mine karşı düşmanlık görsün görmesin, şefkat, merhamet, tevazû ve alçakgönüllülük meleği kesilmelidir. Mü’minden kibir görse de, kibirle karşılık vermez. Onun kibir göstermekle hata ettiğini bilir, ona bu hatadan ve vartadan kurtulması için duâ eder. Ama asla ona kibirle karşılık vermez. Çünkü, mü’minin mü’mine karşı kibir göstermesi haramdır. Mü’min davranışlarını muhtelif hallere göre şöyle geliştirir: 1) Kâfirden şiddet ve düşmanlık gördüğünde, aynı şiddet ve aynı sertlikle cevap verir. Kâfirin kibrine karşı, milleti ve dini adına kibirli olur. 2) Kâfirden düşmanlık görmediğinde, izzetini ve heybetini korumakla beraber, kâfirin hak ve hukukuna saygıyı esirgemez, ona iyilik eder. 3) Mü’minden iyilik gördüğünde ona iyilik eder, mütevazi olur. 4) Mü’minden kötülük gördüğünde, ona yine dostluk gösterir, yine iyilik eder, yine tevâzûunu eksik etmez. Bugün sosyal hayatın neresinde olursak olalım; ölçümüz, özetlemeye çalıştığımız bu esaslar olmalıdır. Bedîüzzaman Hazretleri, mü’minin, kerim olduğundan, yani yaratılış itibariyle mükerrem olduğundan ne kadar kötülük yaparsa yapsın kendisine yapılan iyilik ve ikramı çok iyi algılayacağını ve düşmanlıktan vazgeçip dostluk yüzünü göstereceğini kaydediyor.3 Demek mü’minin mü’mine aynı düşmanlıkla, aynı kötülükle, aynı kabalıkla, aynı kibirle cevap vermesine dinimizde izin yoktur. Bilâkis düşmanlık da görse, kötülük de görse, kabalık da görse, kibir de görse mü’mine karşı hep iyi yürekli, hep iyilik ve ikram sahibi olmalıdır. Yani mü’min adavet etmek isterse kalbindeki adavet dürtülerine ve düşmanlık duygularına adavet etmelidir ve mü’mine karşı tam bir muhabbet fedaisi kesilmelidir. Bediüzzaman bu hususu şu veciz ifadesiyle özetler: “Biz muhabbet fedaileriyiz. Husûmete vaktimiz yok.”4 Özetlersek, “kibre karşı kibir sadakadır” hadisi mü’minin mü’min karşısındaki duruşunu değil, kâfir karşısındaki duruşunu tanımlıyor. Yani mü’min kâfirin kibrine kibirle, heybet ve azametle cevap verir. Fakat mü’minden kibir de görse, kibirle karşılık veremez. Mü’mine karşı tevazudan ayrılmaz. Dipnotlar: 1- Fetih Sûresi: 29 2- Mâide Sûresi: 54 3- Mektubat, s. 256 4- Hutbe-i Şamiye, s. 73
KUL HAKKINDAN DOLAYI HELALLEŞME İMKÂNI YOKSA O KİŞİ ADINA SADAKA VERSEK OLUR MU?
Üzerimizde gıybetten ve borçtan dolayı oluşan kul hakkı varsa ve hak sahipleriyle helalleşmek mümkün değilse veya zor ise, onun adına borcumuz kadar camiye yardım bağışlasak ve sevabını ona bağışlasak ve ona hayır dua etsek o hak sahibinin hakkını ödemiş olur muyuz? Camiye verdiğimiz bağışlar sadakaya girer mi?
Malesef geçmiş yıllarda kul hakkına giren bazı günahlarım oldu. Şu anda bu kişileri bulup helallik dilemem mümkün değildir. Acaba bir şekilde bu durumu telafi etmem mümkün mü? Acaba yüce Allah, Settar ismi şerifinin gereği olarak, kul hakkına giren günahları gizler mi?
Helalleşmek için utandığım birisi adına sadaka versem kul hakkından kurtulmuş olur muyum? Helalleşme imkânı olmayan bir kul hakkından dolayı verdiğiniz bilgilere dayanarak sadaka vermem gerekiyor. Peki bu sadakanın miktarı ne olmalı, sadakayı verirken hususi bir niyette bulunmalı mıyım ve onun adına sadaka verdikten sonra artık bu kişi benden ahirette hak talebinde bulunabilir mi?.
Kul hakkını ancak kul affeder. Buna göre, daha dünyada iken bu hakkı telafi etmenin yolunu bulmak gerekir. Şayet bulamaz isek, ahirete kalmış olur ki, bu durum daha tehlikelidir. Şayet üzerimizde kul hakkı olan adam ölmüş ise, varislerine bu hakkı vermek gerekir.
Ancak günahlarına tövbe edip hakkını yediği kimselerle helalleşmek istediği halde onlara ulaşamıyor ya da bulamıyorsa, bu durumda onların adına hayır yapmak, sadaka vermek ve onlar için dua etmek gerekir.
Şayet hakkını eda etmek zor görünen bir adamın hakkını açıktan yemiş isek, o zaman bu adama doğrudan ödemenin yolunu bulmak ya da bir vekil vasıtasıyla ona hakkını vermeye çalışmak gerekir. Şayet hakkını yediğimiz kişi, hakkını yediğimizi bilmiyor ve ona açıktan söylemek mümkün değilse, o zaman masasına, evine veya başka bir vasıtasıyla bu parayı ona ulaştırıp, durumu da bir pusulayla bildirmek gerekir. Ona açıktan isim vermeye de gerek yoktur.
İnsan şerefli bir mahluktur. Onun hürriyet, haysiyet, namus ve şeref gibi manevî hukukuna yönelik bir haksızlık kadar, canına ve malına yapılan bir tecavüz de o nisbette ağır bir mes’uliyeti gerektirir.
İnsan bilerek veya bilmeyerek, farkında olarak veya olmayarak birisine haksız bir davranışta bulunmuş olabilir. Hattâ onu mağdur bir duruma düşürüp bazı haklarının elinden çıkmasına sebep olacak bir muamelede de bulunabilir. Bir fert olarak kendimizi her ne kadar çekip çevirsek, hakpereset olarak kalmaya azmetsek de, birtakım hata ve kusurlara kapılmaktan tamamiyle kurtulamıyoruz.
İnsanlık hali olan böyle bir durum karşısında ne yapmalıyız? “Bir defa oldu, bir daha yapmayız, keşke yapmasaydım” diyerek iç dünyamızda hesaplaşmamız kâfi gelir m? Yoksa meselenin telâfisine gidip de hatamızı düzelterek helallik dileyerek pişmanlığımızı mı bildiririz?
İslâmda esas itibariyle bir Allah hakkı, bir de kul hakkı vardır. Allah hakkı, her insanın Rabbine karşı yapması gereken kulluk vazifeleridir. Bu hususta yaptığı bir kusur, günah ve eksiklikten dolayı Allah’a yalvarır, tevbe istiğfar ederek affını diler. Fakat kul hakkı öyle değildir. Onun bir tek telâfisi vardır, o da haksızlığa uğrayan, hukuku zayi olan kişiyle bizzat görüşüp özür beyan etmek, helâllik dilemekle birlikte , maddi bir kaybı varsa telâfisine gitmektir.
Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar:
“Bir kimse kardeşinin haysiyetine, yahut malına haksız olarak taarruz etmişse, iltimas olarak verilebilecek altın ve gümüşün bulunmadığı günden (Kıyamet) önce helâlleşsin. Aksi halde, yaptığı haksızlık nisbetinde onun iyi amellerinden alınıp hak sahibine verilir. İyiliği yoksa, hak sahibinin günahından alınıp haksızlık eden adama verilir.” 1
Evet, Peygamberimizin de tavsiyesine göre, bu durumda helâlleşmekten başka çıkar yol yoktur. O kadar ki, insan şehit bile olsa, üzerinde kul hakları varsa, Allah diğer günahlarını bağışladığı halde kul hakkını bağışlamamaktadır. Bunun için mesele, hak sahibinin gönlünü almada, nzasını kazanmada kalıyor. Siz, zarara uğramasına sebep olduğunuz kimseye gider, önce bir hata yaptığınızı itiraf ederek özür beyan eder, sizi affetmesini, hakkını helâl etmesini rica edersiniz. Maddi bir kaybı varsa, imkânınız nisbetinde onun razı olabileceği nisbette hakkını verirsiniz.
Böylece elinizden geleni yapmış olursunuz. Muhatabınız da sizi hoş karşılar, müsamaha ve anlayış gösterirse, mes’uliyetiniz kalkmış, hadis-i şerifte açıklandığı gibi, dünyada iken helâlleşerek âhiretteki hesaplaşma ve azaptan kurtulmuş olursunuz.
Bununla birlikte vicdan azabı çekiyorsanız, ayrıca tevbe isitğfar edersiniz. “Pişmanlık tevbenin kendisidir”, “Günahından tevbe eden hiç günah işlememiş gibi olur” mealindeki hadis-i şeriflerin sırrıyla Allah katında da rahata kavuşmuş olursunuz. 2
Bir insan tevbesinin kabul olduğunu, günahtan kurtulduğunu nasıl anlar, nasıl fark eder, bu hal nasıl bilinir?
Cevabını Peygamber Efendimizden (a.s.m.) öğrenelim:
“Bir günah işledikten sonra tevbe edip iyilik işleyen kimse, üzerine çok dar bir zırh giyinen bir adama benzer. Günahtan sonra bir iyilik yaparsa zırhın halkalarından biri çözülür. Bir iyilik daha işlerse öbür halka da çözülür. Yapılan iyiliklerin sonunda zırh yere düşer.” 3
Gerek Rabbine karşı bir günah işleyen, gerekse bir insana haksız bir davranışta bulunan bir kimse, o günah ve hatanın akabinde pişmanlık duyarak sevaplı ameller işler, Kur’ân ve imana yönelik hizmetlerini ve çalışmalarını arttırırsa günah zırhının düğmeleri teker teker çözülür, kısa zamanda o günahlardan kurtulur. Artik bundan sonra bir vicdan azabı çekmesine, huzursuz olup üzüntüye kapılmasına gerek kalmaz. Çünkü o bir kul olarak hâlis bir niyet ve ihlâsla elinden geleni yapmış sayılır.
Bu arada şu mealdeki âyet-i kerimeyi de unutmayalım:
“Ey kendi nefislerine karşı haddi aşan, günahlarla kendi nefsine kötülük eden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Muhakkak Allah günahları affeder. O Gafur ve Rahimdir.” 4
1. Buhari, Mezalim, 10 2. et-Tergîb ve’t-Terhîb, 4:97. 3. A. g. e., 4:106 4. Zümer Sûresi, 53.
Helalleşemediğimiz kişi adına sadaka vermek ve hayırda bulunmak faydalı olur. İnşallah o kişinin adına yaptığımız hayır hakkını helal etmesine vesile olacaktır. Yoksa sadaka vermekle o kişinin hakkından tamamen kurtulduğumuzu söyleyemeyiz. Ancak kişi onun adına yaptığımız hayırları gördüğü takdirde hakkından vazgeçebilir. Sadakanın belli bir miktarı yoktur. Herkes maddi imkanına göre tasaddukta bulunur. Verirken de kalben o kişiyi niyet etmek yeterlidir.
Uzun bir kuyrukta milletin önüne geçip hak yedim Onlar adına tek tek niyet edip sadaka versem olur mu? Dilenciye para vermek doğru değil deniyor. Camiye versem olur mu?
Kul hakkını telafi etmek için sadaka verirken tek tek niyet etmeye gerek yoktur. Parayı toplu olarak verebilirsiniz. Ayrıca dilenciye veya camilere verilebilir.
Bir evi herşeyi tamam diye kiraladım. Fakat evin elektrik aboneliği yokmuş. şu anda 200 ytl elektrik borcum var. Fakat bu borcu elektrik abonesi olunmadığı için ödeme imkânım yok. Ben bu borcu ev sahibine mi emanet etmeliyim; yoksa bir fakire sadaka mı vermeliyim?
Elektrik kurumuna gidip durumu izah etmelisiniz. Kurumun tavsiyelerine göre hareket etmeniz gerekir. Ancak fakire sadaka vererek bu borçtan kurtulmuş olmazsınız. Bu parayı mutlaka kuruma iade etmeniz gerekir.
TEVBE 103.ÂYETİN HRİSTİYANLIKTAKİ GÜNÂH ÇIKARTMAKTAN FARKI NEDİR?
“Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin..” (Tevbe Suresi 103) mealindeki ayetin, Hristiyanlık’taki günah çıkartmaktan ne farkı var?
Bu ayetlerin tamamı okunduğunda, hiç kimsenin bir başkasının günahını bağışlama yetkisinin olmadığı açıkça anlaşılacaktır. Nitekim “Bilmiyorlar mı ki kullarının tövbesini kabul eden Allah’tır, sadakaları kabul eden de O’dur. Şüphesiz Allah tövbe kapısını alabildiğine açık tutmaktadır, rahmetiyle kuşatmaktadır.” Ayeti bunlardan biridir.
İslama göre, kişi hiçbir varlığın hakını asla affedemezler, böyle bir yetkileri yoktur. Sadece kendi hakkını helal edebilir. Ancak –affedileceğini ümit etmekle beraber- bunun Allah tarafından kabul edilip edilmediğini de bilemez. Çünkü hangi varlığa yapılırsa yapılsın, her hatanın aynı zamanda Allah’a karşı yapılmış bir isyan olduğunu unutmamak gerekir. Çünkü Allah, kişinin kendi özel kakkıyla ilgili bu affını, dilerse kabul eder, dilemezse kabul etmez.
Hristiyanlık’taki günah çıkartmak, bir papazın eliyle garantili bir şekilde gerçekleşir. İslam’da ise, Allah’tan başka bağışlayan, günahları affeden bir merci yoktur.
Adaletin bir gereği olarak “günah-sevap” cetvelindeki ağırlığına göre, kişi değerlendirilir, mükâfatlandırılır veya cezalandırılır. Bu genel adalet kuralına göre, her iyiliğin bir karşılığı olduğu gibi, her kötülüğün de bir karşılığı vardır. Allah sonsuz rahmetiyle kullarına günahların nasıl bağışlanacağı veya nasıl ağırlıklı duruma geçeceği yolunu göstermektedir.
Örneğin; bağışlamanın bir yolu olan “günahlarından pişmanlık duyma, tövbe etme” yolunu göstermek için tövbe emredilmiştir. Fakat, bu bağışlamanın kesin olmadığı vurgulanmak üzere “Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder” mealindeki ifade kullanılmıştır. Yani İslam’da kişi, Allah’ın günahlarını affedip etmediğini ölünceye kadar bilemez. Böylece ümit-korku dengesini koruyarak bir hayat sürdürmeye çalışır. Bununla beraber tövbenin şartlarına uyulursa Allah’ın affedeceği ümidi olmalıdır. Çünkü “Umulur ki” şeklinde tercüme edilen “asâ” yardımcı fiilinin Cenâb-ı Allah hakkında kullanılması, belirtilen hususun gerçekleşeceği anlamındadır; zira Allah’ın keremine sınır yoktur, O bir işle ilgili ümit verici ifade kullanmışsa, bu o işin olacağını gösterir (Taberî, XI, 12; Şevkânî, II, 454)
Bu durum sadaka vermek için de söz konusudur. Yani, İslam dininde bizzat Allah’ın, belli bir şahsı “mutlaka affettiğini” söylemek durumunda değiliz. Hristiyanlıkta ise, bir din adamı kalkıyor, karşısında yüzlerce günah işlemiş bir günahkârı “affettim” diyebiliyor. Bu adamın Allah tarafından affedilip edilmediğini nereden biliyor? Bu yetkiyi ne zaman Allah’tan almış? Başkasının günahlarını bağışlayan binlerce din adamının her türlü günahlarının çoktan silinmiş, hepsi de cennetle müjdelenmiş olmaları gerekir. Bu sisteme göre, ne din adamı için ne de halk kesimi için günah işlemenin hiçbir sıkıntısı yoktur. O zaman günah mefhumu diye bir şey yoktur, o takdirde iyi-kötü ayırımı diye bir şey söz konusu değildir. Bu takdirde Hz. İsa (as) ile, alelade bir Hristiyan arasında ne fark olur? Çünkü, meziyetler, Allah’ın değerlendirmesine bağlıdır. Bu ise, iyi ve kötü vasıflara göredir.
Bu da günah ve sevap cetvelinin işler halde olmasına bağlıdır..
İlgili ayetlerin meali ve açıklaması:
“Bir başka grup var ki onlar iyi işe diğer kötü işi karıştırdıktan sonra günahlarını itiraf etmişlerdir. Umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah esirgeyendir, bağışlayandır. Onları arındırmak ve temize çıkarmak üzere mallarından sadaka al! Bir de onlar için dua et; çünkü senin duan onlara huzur verir. Allah her şeyi çok iyi işitmekte ve bilmektedir. Bilmiyorlar mı ki kullarının tövbesini kabul eden Allah’tır, sadakaları kabul eden de O’dur. Şüphesiz Allah tövbe kapısını alabildiğine açık tutmaktadır, rahmetiyle kuşatmaktadır.” (Tevbe, 9/102-104)
Bu âyetleri açıklayan bir hadisinde Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah sadakayı kabul eder ve onu eline alarak, tıpkı sizin bir tayı besleyip büyütmeniz gibi büyütür. Nihayet, bir lokmalık bir sadaka, Uhud Dağına denk gelecek kadar büyür.” (Tirmizî, Zekât: 28; Müsned, 2:471.) Nitekim “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak vermiş bir taneye benzer ki, her bir başakta da yüz tane vardır. Allah, dilediğine böyle kat kat verir. Çünkü Allah’ın lütfu geniştir, ilmi ise her şeyi kuşatır.” (Bakara, 2/261) mealindeki ayette de bu anlamı destekleyen bir örnek verilmektedir.
Esasen samimi bir imana sahip olmakla beraber, zaman zaman hakla bâtıl arasında med cezirler yaşayan ve bu yüzden dış dünyaya yansıyan davranışlarında gerçek mümine yaraşan ve yaraşmayanları birbirine karıştıran, hem iyi hem kötü şeyler yapan tipler de vardır. Bunlar dış etkilerin uzağında bir nefis muhasebesi yaptıklarında davranışlarındaki bu uyumsuzluğu fark edip pişmanlık duyarlar. Bunlar gerçek mânada inanmadığı halde inanmış gibi görünenlerin girdiği yola girmeyip kendilerini mazur göstermeye çalışmazlar, günahlarını itiraf ederler. İşte âyette bunların bu pişmanlıklarının kendilerine fayda sağlayacağı, yüce Allah’ın onları bağışlayacağı ifade edilmiştir.
Âyetin inmesine vesile olan olayla ilgili rivayetlerin ayrıntılarında farklılıklar bulunmakla beraber bunlar, âyette, durumları müsait olduğu halde Tebük Seferi’ne katılmaktan kaçınıp sonra samimi olarak pişmanlık duyan ve mazeret üretme cihetine gitmeksizin hatalarını itiraf eden kişilere işaret edildiği noktasında birleşirler. Sayıları ve kimlikleri ile ilgili farklı rivayetler bulunan bu kişiler sefere çıkmaktan geri kalanlarla ilgili âyetleri duyunca öylesine bir vicdan azabı ve pişmanlık hissetmişlerdi ki, kendilerini Mescid-i Nebevi’nin direklerine bağlamışlar ve Resûlullah kendilerini çözmedikçe orayı terk etmeyeceklerine yemin etmişlerdi. Hz. Peygamber (sav) seferden döndüğünde âdeti üzere önce mescide gitti, onları sordu. Çevredekiler durumu açıklayınca Resûlullah vahiy gelinceye kadar kendisinin de onları çözmeyeceğine ve özürlerini kabul etmeyeceğine yemin etti. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu ve Hz, Peygamber (sav) adam gönderip onları çözdürdü ve özürlerini kabul etti . (Taberî, XI, 12-16)
İmkânları olduğu halde Tebük Seferi’ne katılmayan ve bunun pişmanlığını yaşayan bu kişiler, mallarını getirip Resûlullah’a takdim etmişler, kendilerini arındırmak üzere bunları almasını ve sadaka olarak dağıtmasını, bir de bağışlanmaları için dua etmesini istemişlerdi. Hz. Peygamber ise kendisine böyle bir şey emredilmediğini ve onların mallarından alamayacağını söyledi. Âyet bunun üzerine indi. (Taberî, XI, 1648) Âyeti bu rivayeti esas alarak yorumlayan âlimlerin bir kısmı buradaki sadaka ile, günahlara kefaret olmak üzere alınan gönüllü bağışların kastedildiği kanaatindedir. Aynı rivayetin ışığında yorum yapan bazı âlimlere göre -yaptıklarından nedamet duyan bu kişiler- zaten zekât ile yükümlüydüler; âyet Resûlullah’tan onların daha önce vermekten kaçındıkları zekâtı kabul etmesini istemiş oldu. Fakihlerin çoğunluğuna göre ise âyet yeni bir sözün başlangıcıdır ve burada farz olan zekâtın alınması konusuna temas edilmektedir. (Râzî, XVI, 177)
Kur’an daha Mekke döneminin ilk yıllarında Allah’ın birliği (tevhid) inancı ile sosyo-ekonomik dengenin kurulması ve korunması arasında çok sıkı bir bağ bulunduğunu müslümanların kafalarına ve gönüllerine yerleştirmiş, malî yükümlülükleri belirli kurallara bağlamadan önce toplumun bu yönde bilinçlendirilmesine ağırlık vermiştir. Bu arada Mekke döneminde inen sekiz âyette zekât kelimesi de kullanılmıştır; fakat bu âyetlerde geçen zekât kelimesiyle, Medine’de farz kılınan nisabı, nispeti belirli, harcama yerleri gösterilmiş zekâtın kastedilmediği açıktır. Bu dönemde de zekât dinî bir yükümlülük olmakla birlikte, bu görev mutlak nitelikteydi, müslümanlar bunun miktarını durum ve şartlara göre belirtiyorlardı, Hz. Peygamberin Medine’ye hicreti sırasında ilk dinlenme yeri olan Küba’da okuduğu hutbeden itibaren malî yükümlülükler konusu âyetlerde ve hadislerde daha yoğun bîr biçimde işlenmeye başlamış, bu dönemde yirmi iki âyette daha zekât kelimesi mârife (belirli isim) olarak kullanılmıştır. Bu arada Mekke döneminde olmayan ve zekât ile eş anlamlı kullanıldığı genellikle kabul edilen sadaka kelimesi on iki ayrı Medenî âyette yer almıştır. Zekâtla ilgili âyetler ve tarihi bilgiler ışığında nisabı ve miktarları belirli zekâtın -kesin olmamakla beraber- hicretin 2. yılında ramazan orucundan hemen sonra farz kılındığı anlaşılmaktadır. 9. yılda bu âyetle farz kılındığını ileri süren âlimlerin bu görüşünü ise, zekâtın devlet tarafından düzenli bir şekilde toplanıp dağıtılmaya bu tarihte başlanmış olduğu şeklinde açıklamak mümkündür.
Sözlükte “artma, çoğalma, arıtma, övgü ve bereket” gibi anlamlara gelen zekât, terim olarak, Allah’ın Kur’an’da belirttiği yerlere harcanmak üzere farz kıldığı, dinen zengin sayılan kişilerin mallarından alınan belirli payı ifade eder. Ayrıca, bu payın maldan çıkarılması işlemine de zekât denir. Malî bir ibadet olan zekâtın Kur’an’da ve hadislerde hemen her zaman, bedenî bir ibadet olan namazla birlikte zikredilmesi bu iki dinî görev arasındaki güçlü bağı gösterir. Her şeyden önce bir ibadet olan zekâtın, birçok insanî ve ahlâkî hedefleri ve iktisadî gayeleri vardır. Dolayısıyla, Allah’ın buyruğuna uyarak O’nun hoşnutluğunu kazanma amacıyla zekâtın yerine getirilmesi kulun dünya ve âhiret mutluluğuna vesile olduğu gibi. topluma da birçok faydalar sağlar.
Âyetin “arındırmak ve temize çıkarmak üzere” şeklinde tercüme ettiğimiz kısmında geçen arındırma ve temize çıkarma fiillerinin öznesinin Hz. Peygamber olduğu kanaati hâkimdir. Birinci fiilin sadakanın sıfatı olduğu görüşü esas alındığında ise âyete “Onların mallarından, kendilerini temize çıkarmak üzere onları arındıracak sadaka al!” şeklinde mâna vermek gerekir. Bu fiillerden ilkinin masdarı olan tathîr, “günahların onların üzerinde bıraktığı kötü etkileri gidermek”, ikincisinin masdarı olan tezkiye ise “iyice temizlemek, bereketini arttırmak” mânasına gelir. Öte yandan “senin duan” diye tercüme edilen “salâteke” tamlaması, (Hz. Peygamber’e hitaben) “senin onlar için duada bulunman, günahlarının bağışlanmasını istemen” anlamıyla, “onlara huzur verir” diye tercüme edilen “sekenün lehüm” ifadesi de “onlar için rahmettir, tövbelerinin kabul edildiği inancı sağlar ve gönüllerini huzura kavuşturur, onları şereflendirir” şeklinde açıklanmıştır. (İbn Atıyye, III, 78; Zemahserî, II, 170)
Ayette, gerek henüz tövbeye yönelmemiş olanlara gerekse tövbe edip de sonucu hakkında endişe duyanlara hitap edilerek, yalnız Allah’ın tövbeleri kabul etme yetkisine sahip olduğu ve başka kapılardan medet umanların hayal kırıklığına uğrayacaktan hatırlatılmakta, Allah’ın engin rahmetine gönülden inanmış olanların ise samimiyetle yaptıkları tövbe ve yakarmanın Allah katında mutlaka karşılık bulacağından şüphe etmemeleri istenmektedir. “Sadakaları kabul buyuran da O’dur” diye çevirdiğimiz cümle lafzı karşılığı “sadakaları da O alır” şeklindedir. Cenâb-i Allah’ın kendisi hakkında bu ifadeyi kullanması şöyle açıklanabilir: Resûlullah’a sadakaları alması emredildikten sonra bu malî vecîbenin asıl kaynağının ilâhî irade, gerçek kabul merciinin de Allah Teâlâ olduğu belirtilerek, bu buyruğa konu olan fiilin ve buyruğa uyanların O’nun katında ne kadar değer taşıdığına işaret edilmiştir. (bk. İbn Atıyye, III, 79; Şevkânî, II, 455; Zemahserî, Razi, Elmalılı, Kur’an Yolu, ilgili ayetlerin tefsiri)
YENİ DOĞAN ÇOCUĞUN SAÇININ AĞIRLIĞI KADAR SADAKA VERMENİN MANTIĞI NEDİR? Çocuğun ilk ana saçının traş edilip bu saçların ağırlığını altın cinsinden hesaplayıp sadaka vermek dimizde yeri var mıdır?
Bizim temmuzda dört yaşına girecek bir kızımız var. İlk doğduğunda saçları yoktu. Daha yeni bazı yerleri bir karış seviyesine ulaştı. Kızımızı ilk defa dün traş ettik. Saçlarını saklıyorum. Bu saçların ağırlığınca altın tasadduk edeyim mi yoksa vakti geçti mi? Ayrıca efendimizin (sav) gümüş tasadduk ettiği yazılmış ben altın diye biliyordum hangisi sünnete uygundur. Akika kurbanını da daha sonra imkânım olursa kesebilir miyim?
Yeni doğan bebeğin, doğumundan 1 hafta sonra saçının kesilerek ağırlığının tartılması ve bu ağırlık kadar altın veya karşılığı para sadaka olarak verilmesi konusunu açıklar mısınız? Bu uygulama sünnet midir? Sünnet ise veya yapılması tavsiye edilen birşey ise; saç kesilmeksizin sadaka verilmesi yeterli olur mu?
Fatıma anamız Hz. Hüseyini doğurduğunda, Peygamberimiz demiş ki: “Çocuğun saçını kes ve ağırlığınca sadaka ver.” Bu ne demektir, nasıl yapılır?
Hz. Ali’den gelen bir rivayet göre, Hz. Hasan doğarken, Peygamberimiz (a.s.m) ona akika olarak bir koyun kesti. Sonra Hz. Fatıma’ya da: “Başını tıraş et ve saçının ağırlığı kadar gümüş tasadduk et” diye buyurdu. Saçı tarttığında onun bir dirhem civarında olduğunu gördü. (bk. Tirmîzî, Edahî 20). Hakim, benzer bir rivayeti Hz. Hüseyin için söz konusu etmiştir. (Müstedrek, 4/237)
Dihlevî bu tasadduku, çocuğun, cenin halinden bebeklik haline geçmesi gibi son derece mühim bir nimete şükrân borcunun ifâdesi olarak değerlendirir. (Huccetullah, 2/728)
Ayrıca, diyebiliriz ki, hadiste söz konusu edilen “saç”ı akika kurbanı ile birlikte değerlendirdiğimiz zaman bunun “şahsa özel” bir sadaka olduğu anlaşılır. Yani bir yandan yeni doğan çocuk nimetine karşılık, Allah için bir akika kurbanı keserken, bir yandan da çocuğun “başının sadakası” olarak -hadiste eziyet şeklinde adlandırılan- çocuğun saçını kesmek ve ağırlığınca gümüş veya altın sadaka vermek de özel bir anlam ifade etmektedir. Demek ki, akika kurbanı, çocuğu lütfeden Allah’a karşı bir şükran, kesilen saçının ağırlığı kadar gümüş veya altın sadaka etmek ise, çocuğun kaza ve belalardan korunması için -başının sadakası diliyle- Allah’a yapılan fiilî bir duanın ifadesidir.
Sünnet olan çocuk doğduktan bir hafta sonra saçlarının kesilip ağırlığınca gümüş tasadduk edilmesi ve akika kurbanının kesilmesidir. Ancak bunları gecikirse daha sonra da yapılabilir. Çocuk buluğ çağına erene kadar da akika kurbanı kesilebilir. Erken kesmek eftaldir.Resulullah (sav) buyurdular ki: “Her çocuk, akika kurbanı ile rehinelenmiştir. Bu kurban, (doğumunun) yedinci günü, onun adına kesilir. (O gün) saçı da traş edilir ve çocuğa isim de verilir.” Ebu Davud, Edahi 21, (2837, 2838); Tirmizi, Edahi 23, (1572); Nesai, Akika 5, (7, 166)
Resulullah (sav), Hz. Hasan (ra) için akika olarak bir koyun kurban etti ve: “Ey Fatıma!” dedi, “Çocuğun başını tıraş ettir ve saçının ağırlığınca gümüş tasadduk et!” Bu emir üzerine saçı tarttık, ağırlığı bir dirhem veya buna yakın bir şeydi. Tirmizi, Edahi 20, (1519)
Cafer İbnu Muhammed babasından o da Hz. Fatıma (ra)’dan rivayet ettiğine göre, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in, Zeyneb’in, Ümmü Külsüm (ra)’ün saçlarını tarttı. Bunların ağırlığınca gümüş tasadduk etti. Muvatta, Akika 2, (2, 501)
Sünnet olan saçın kesilmesidir. Ancak saçı kesmeden de saçın ağırlığınca sadaka verebilirsiniz, bunun da sevabı vardır. Tam sünnete uygun olan saçın kesilip ağırlığınca sadaka verilmesidir.
HACDA SADAKA VERMEYİ GEREKTİREN SUÇLAR NELERDİR?
Herhangi bir âzasının tamamına değil de bir kısmına koku sürünmek.
Bir günden az olmak üzere başını örtmek veya dikişli elbise giymek.
Saç ve sakalının dörtte birinden azını, avret mahalli ve koltuk altlarının bir bölümünü traş etmek.
El ve ayak tırnaklarının bir kısmını kesmek.
Abdestsiz olarak Kudüm ve Vedâ tavafını yapmak. Abdestli olarak tekrar yaparsa ceza düşer.
Cemrelere bir taş noksan atmak. Verilecek sadaka, bir fitre miktarıdır.
Çekirge öldürmek ise az bir miktar sadaka vermeyi gerektirir.
MÜCADELE SURESİNDE FISILDAŞANLAR SADAKA VERSİN DENİYOR, İZAH EDER MİSİNİZ?
Kur’an-ı Kerim’de fısıldaşanların sadaka vermesi gerktiği buyrulmaktadır. Fısıldaşmak neden günahtır? Mücadele suresi 7-13 ayetleri açıklar mısınız?
Kur’an-ı Kerim’de fısıldaşanların sadaka vermesi gerktiği buyrulmaktadır. Buna bakılırsa, örneğin kulağa fısıldayarak söz söyleyenler günaha mı girmiş oluyorlar? Fısıldaşmanın şeytandan olduğu söyleniyor? Bu doğru mudur? Eğer fısıldaşmak günahsa nasıl davranmalıyız?
Mücadele Suresi, 7-13. ayetlerin açıklaması:
7- Göklerde ve yerde olanları, Allah’ın bildiğini görmüyor musunuz? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O’dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O’dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlak O, onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir.
8- Gizli konuşmaktan menedildikten sonra yine o menedildikleri şeyi yapmaya kalkışarak günah, düşmanlık ve Peygamber’e karşı gelmek hususunda gizlice konuşanları görmedin mi? Onlar sana geldikleri zaman seni, Allah’ın selamlamadığı bir tarzda selamlıyorlar. Kendi içlerinden de “bu söylediklerimiz yüzünden Allah’ın bize azap etmesi gerekmez miydi?” derler. Cehennem onlara yeter. Oraya gireceklerdir, ne kötü dönüş yeridir orası!
9- Ey iman edenler! Aranızda gizli konuşacağınız zaman günahı düşmanlığı ve Peygamber’e karşı gelmeyi fısıldamayın. İyilik ve takvayı konuşun. Huzuruna toplanacağınız Allah’tan korkun.
10- Gizli konuşmalar şeytandandır. Bu iman edenleri üzmek içindir. Oysa şeytan, Allah’ın izni olmadıkça, müminlere hiçbir zarar veremez. Müminler Allah’a dayanıp güvensinler.
11- Ey iman edenler! Size: “Meclislerde yer açın.” denilince yer açın ki Allah da size genişlik versin. Size “Kalkın.” denilince de kalkın ki Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır.
12- Ey iman edenler! Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman bu konuşmanızdan önce bir sadaka veriniz. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet bir şey bulamazsanız, artık Allah bağışlayan ve merhamet edendir..
13- Gizli (özel) bir şey konuşmanızdan önce sadaka vermekten korktunuz da mı yerine getirmediniz? Fakat Allah da sizi affetti. Şu halde namazı kılın, zekatı verin, Allah’a ve Resulüne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.
Tefsiri:
7. “Görmez misin ki Allah, göklerdekini ve yerdekini bilir.” Bu âyet Allah Teâlâ’nın her şeye şahid olduğunun delilidir. deki rü’yet, görülebilir delillerden çıkarılan ilim mânâsınadır. Yani görüp seyrettiğini göklerin ve yerin saltanatından, düzen ve idaresinden onlarda gerek sakin ve gerek hareket halinde olsun her ne varsa Allah Teâlâ’nın hepsini biliyor olduğuna sen kalbinle şehadet etmez misin? Ey muhatab Herhangi bir üçün necvâsı olmaz ki, mutlak onların dörtleyicileri O, olmasın, yani her halde O, onların beraberlerinde bulunur, onları dörtler. Necvâ, Enbiyâ Sûresi’nde geçtiği gibi sır söylemek gizli konuşmak, Türkçesi Kamus müterciminin de ifade ettiği şekilde fisildi, daha Türkçesi fısıltı demektir. Yüksek tepe mânâsına “Necveh”den, yahut kurtuluş anlamına gelen “necât”tan alınmıştır. Aralarında sır konuşmak isteyenlerin, herkesin çıkamayacağı yüksek yerlere çıkmak, yahut etraflarında bulunan kimselerin işitmelerinden kurtulmak istemeleri düşüncesiyle, fısıltıya bu ismin verildiğini söyleyenler de vardır.
Arapça’da üçten ona kadar râbi, hâmis gibi fâil veznindeki sayı isimleri iki şekilde kullanılmaktadır. Birisinde üçüncü, dördüncü, beşinci vb. mânâsında sıra sayıları dediğimiz sayı ismi olur. Bu durumda mensup olduğu sayının biri veya sonuncusu demek olup kendi derecesinden bir sayıya bağlanmış, olur. Mesela, sâlisuselâse, râbiuerbaa, üçün biri yahut üçüncü sırada bulunan, dördün biri veya dördüncü sırada bulunan mânâsını ifade eder. Diğerinde ise ism-i fâil olup türediği sayıdan bir eksiğine bağlanmış olur.
Mesela, sâlis üçleyen, râbi dörtleyen, hâmis beşleyen, sâdis altılayan vb. demek olup, sâlisu isneyn, rabiu selâse, hâmusi erbaa, sâdisu hamse diye kullanılır. Âyete “râbi” üçe muzaf olduğu için ikinci anlamdadır. Yani dörtleyen veya dörtleyici demektir. Sâdis de bunun gibidir. Ne de bir beşin, fısıltısı olmaz ki mutlak O, altılayıcıları olmasın ve gerek ondan daha azın yani zikredilen üç veya beşten az ki, iki veya dörttür. Çünkü ikiden aşağı karşılıklı konuşma, müşâvere ve müzakere olmaz. Gerekse daha çoğun ki altı veya daha fazlanın fısıltısı olmaz ki mutlak O (Allah) beraberlerinde bulunmasın yani hepsiyle beraberdir. Her nerede olurlarsa olsunlar beraberlerindedir. Görülüyor ki bu âyette önce üçten başlanmış, sonra beşe geçilmiş, ikisinde de tek sayılar zikredilmiş, sonra da daha az veya daha çoğu şeklinde kısaca ifade edilmiştir. Bunun bir hayli nüktesi vardır.
Evvela, âyetin nüzul sebebine işarettir. Zira rivayet olunmaktadır ki, “Rabia b. Amr ile biraderi Habib b. Amr, bir de Safvân b. Ümeyye bir gün tenhada konuşuyorlarmış. Birisi, “Allah bizim söylediklerimizi bilir mi dersiniz?” diye sormuş. İçlerinden biri, “Bazısını bilir, bazısını bilmez.” demişti. Üçüncü şahıs da, “Bazısını bilirse hepsini bilir.” demiş. İşte söz konusu âyetin inişine bu olay sebeb olmuştur.”
İkincisi, sûrenin başında zikredilen mücâdeleci kadın Hz. Peygamber’le konuşurken yanlarında Hz. Aişe de vardı. Bunun için sayıları üçe ulaşmıştı.
Üçüncüsü, gizli konuşmak çoğu defa müşâvere (danışma) için olur. Müşâvere iki kişi arasında olabilirse de, ihtilaf edildiği takdirde bir tarafın çoğunlukla tercih edilebilmesi için müzakerenin üç, beş, yedi, dokuz gibi tek sayı ile yapılmasının daha uygun olacağına işaret sayılabilir. Hz. Ömer’in vefatı sırasında danışma meclisini altı kişi yapması, aşere-i mübeşşere (cennetle müjdelenenler)den olan o altı zâtın belirlenmiş olmasından dolayıdır. Nitekim Hz. Ömer onlara, “Resullullah (s.a.v) sizden razı olarak vefat etti.” demiştir. Bununla beraber oğlu Abdullah’ın hilafetten hissesi olmamakla beraber icabında tercih noktasından hareketle onun da beraberlerinde bulunmalarını şart koşarak yine tek sayıya riayet etmiştir.
Dördüncüsü, böyle gizli konuşacak komisyonların, toplulukların ekseriya üç, en fazla beş kişiden ibaret olmasına işarettir.
Mamafih daha aşağı, daha yukarı gizli cemiyetler de olabileceğinden ile hepsi ifade edilmiştir. Sonra bütün bunların yaptıkları amellerini kıyamet günü kendilerine haber verecektir. Amelleriyle onları rezil edip azaba sokacaktır. Öyle ya Allah her şeyi bilicidir.
8. “Gizli konuşmaktan men edilip de yine o men edildikleri şeyi yapmaya kalkışanları görmedin mi?”
Buradaki rü’yet (görme) fiili, ile kullanılmış olduğu için bakmak mânâsını ifade etmektedir. Bu âyet de yahudilerle münafıklar hakkında indirilmiştir. (Bakara, 2/14 âyetine bkz.)
Hem de günah, vebal, müminlere karşı düşmanlık, tecavüz ve Peygamber’e isyan konusunda fısıldaşıyorlardı. Gizli cemiyetler yapıyor, gizli gizli konuşuyorlardı. “Onlar sana geldikleri zaman seni Allah’n selamlamadığı bir tarzda selamlıyor.” Tahiyye, Allah ömürler versin ve sabahınız hayır olsun gibi sağlık ve esenlik mânâsı ifade etmektedir ki, biz müslümanların tahiyyesi selamdır.
Bu, “Orada birbirlerine sağlık dilekleri selamdır…” (Yûnus, 10/10) âyetinde görülmektedir. Peygamber’e verilecek selam da, “Selam senin üzerine olsun Ey Allahın Resulü.” “Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allah’ın Resulü.” “Allah’ın selamı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun Ey Allah’ın nebisi.” şeklindedir. Allah Teâlâ da peygamberini “Selam olsun seçkin kıldığı kullarına…” (Neml, 27/59), “Gönderilen bütün peygamberlere selam” (Saffât, 37/181),
9-10. “Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” (Ahzâb, 33/56) gibi salât ve selam ile selamlamıştır. Buhari, Müslim ve diğer kaynaklarda Hz. Aişe’den nakledilen bir rivayete göre, yahudilerden bazıları Hz. Peygamber’in huzuruna geldiler ve ona “Ölüm senin üzerine olsun, Ey Kâsım’ın babası.” dediler. Peygamber de, “sizin üzerinize olsun” şeklinde karşılık verdi. Hz. Aişe diyor ki ben de onlara: “Ölüm size olsun, Allah size lanet etsin ve Allah’ın gadabına uğrayasınız.” dedim. Bir başka rivayette de, “Ölüm, kusur ve lanet size olsun.” Bundan dolayı Peygamber bana, “Ey Aişe Allah Teâlâ, gereğinden fazla söyleyeni sevmez.” buyurdu. Ben de ona, “Duymuyor musun? “Ölüm” diyorlar.” dedim. “Sen de işitmedin mi? ben de onlar için dedim.” buyurdu.”
İbnü Esir der ki: ” ‘ın kullanılışında meşhur olan hemzesiz olmasıdır. Onlar bununla ölüm murad ediyorlardı. Ancak bazı rivayetlerde hemzeli olduğu görülmektedir ki bunun mânâsı da, dininizden bıkasınız demektir.”
Ahmed b. Hanbel ve “Şuabu’l- iman”da Beyhakî Abdullah b. Ömer’den şöyle bir rivayet nakletmişlerdir: “Yahudiler Resulullah (s.a.v)’a diyorlar ve bununla sövmeyi kasdediyorlardı.
Sonra da aralarında “Bu söylediklerimiz yüzünden Allah’ın bize azab etmesi gerekmez miydi?” (Mücâdele, 58/8) diyorlardı. İşte bunun üzerine âyeti nazil oldu. Ve nefislerinde, yani kendi aralarında veya gönüllerinde diyorlardı ki, Allah söylediğimizle bize azab etse ya!…
Yani o Allah’ın Resulü ise ona tahiyye (selam) adına söylediğimiz söz sebebiyle Allah bize bir azab verse ya! diye dünyada azab istiyorlardı. Onlara cehennem yeter, bu dünyada azab edilmeyeceği mânâsına değildir, lakin ahiretteki cehennem azabı her azabdan da beterdir. Yani hepsinin yerine yetecek derecededir. Onlar ona yaslanacaklardır, (cehennemin) içine atılacaklardır. O ne kötü dönüş yeridir. O cehennem ne fena bir son, ne kötü akıbettir. Dönüp varılacak yerlerin en fenası, düşülecek değişim yerlerinin en kötüsüdür.
“Ey iman edenler! Gizli konuştuğunuz zaman…” Müminler gizli konuşmalardan, fısıldaşmalardan mutlak surette men edilmeyip, ancak günahtan, şuna buna zulüm ve tecavüz etmek ve Hz. Peygamber’e isyan mahiyetinde şeyler konuşmaktan nehyediliyorlar.
Gizli görüşmeler yaptıkları zaman da hayra, hasenâta ve Allah’ın azabından korunma yollarına dair hususlarda konuşmakla emrolunuyorlar. Buhârî, Müslim, Tirmizi ve Ebu Davud’un İbnü Mes’ud’dan yaptıkları rivayette Hz. peygamber buyurmuştur ki,
“Üç kişi bir arada bulunduğunuz zaman, insanlara karışıncaya kadar ikiniz diğerini bırakıp da fısıldaşmayın. Çünkü bu durum onu mahzun eder.” Âlimler demişlerdir ki, iki kişi bir üçüncü şahsın yanında onun anlamadığı bir lisanla konuştuklarında eğer o bundan üzüntü duyuyorsa, bu da tıpkı yukardaki gibidir.
11. Gizli konuşma hakkındaki bu öğretiden sonra açık meclislerdeki adâbla ilgili olarak buyuruluyor ki,
12. Ey iman edenler! Sizlere meclislerde, oturduğunuz yerlerde genişleyin denildiğinde genişleyiverin. Yani açılın, gelene yer verin denildiği zaman yer açın, ortalığı daraltmayın. İbnü Ebî Hâtim’in Mukâtil b. Hibbân’dan yaptığı nakle göre, Âlûsî bu âyetin nüzul sebebini şöyle anlatmıştır:
“Hz. Peygamber (s.a.v) Muhâcir ve Ensâr içinden Bedir ehline ikramda bulunurdu. Sâbit b. Kays b. Şemmâs’ın içinde bulunduğu Bedir ehlinden bir grup meclise geldiğinde, meclis dolmuştu. Resulullah (s.a.v)’ın karşısında durarak ona: “Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey Nebi!” dediler. Resulullah da “Allah’ın selamı, rahmet ve bereketi sizin üzerinize de olsun.” diye selamlarına karşılık verdi. Sonra meclistekilere selam verdiler, onlar da selam ile mukabelede bulundular. Böylece ayakta dikilip kaldılar ve kendilerine yer açılmasını beklediler. Ancak kimse onlara yer vermedi. Bu ise Resulullah (s.a.v)’ı üzdü. O da çevresinde bulunanlardan bazılarına, “Kalk ya filan, ya filan!” diyerek bir kaç kişiyi kaldırdı. Ancak, durumun hoşlarına gitmediği, kalkanların yüzlerinden belli oluyordu. Münafıklar bunu dedikodu vesilesi yaparak “Yakınına oturanı kaldırıp da sonra geleni oturtması adalet değildir.” dediler.
İşte söz konusu âyet bu sebeble indirildi.” Hasan el-Basri ve Yezid b. Ebî Habîb gibi bazı zatlar ise, “Sahabiler harp saflarında, savaş alanlarında kıskançlık göstererek sıkı bir şekilde durur ve şehid olma arzusuyla birbirlerine yer açmazlardı. Bu âyet işte bu sebeble nazil oldu.” demişlerdir.
Âyetteki mânânın kapsam itibarıyla bunu da içine aldığı kabul edilirse de çoğunluk, sözü edilen âyetin, Peygamber (s.a.v)’in meclisindeki izdiham nedeniyle indirildiğini söylemiştir. Kısacası hangisi olursa olsun bulunduğunuz meclislerde darlık yapmayın, etrafınızdakilere sıkıntı vermeyin, genişleyin. Ve açılın, yer verin denildiği zaman, ne suretle olursa olsun yer açın genişletin ki Allah size genişlik versin. Kalkın yahut yukarı geçin, denildiğinde de hemen kalkıverin ki Allah içinizden iman edenleri, yani hakikaten imanlı olan ve bu emirlere de temiz yürekle iman eden müminleri yükseltsin. İman ile emre boyun eğmelerinin mükafatı olarak dünyada başarı ve güzel ünvan, ahirette cennet köşklerinde makam ile üstünlük versin. Kendilerine ilim verilmiş olan zatları da derecelerle yükseltsin bilhassa ilim ile uğraşıp gereğince amel eden âlimleri de derecelerle daha yüksek makamlara geçirsin.
Bu âyet, ilmin fazileti ve âlimlerin üstünlüğü hakkındaki açık delillerdendir. Bu konuda birçok hadis de vardır. Kısaca ifade etmek gerekirse denilebilir ki, imam-ı Azam Ebu Hanife’nin Müsned’inde İbnü Mesud’dan naklettiği şu hadis, bu hussutaki hadislerin en mühimlerindendir. Peygamber buyurmuştur ki:
“Allah Teâlâ kıyamet günü âlimleri toplayıp da buyuracak ki: ‘Ben size sırf hayır istediğim cihetle hikmetimi kalplerinize koydum. Haydi cennete girin. Çünkü sizden ortaya çıkacak kusurlara karşı sizi affettim.” Tirmizi, Ebu Davûd ve Dârimî şu hadisi merfu olarak Ebu’d-Derdâ’dan rivayet etmişlerdir:
“Âlimin âbid karşısındaki üstünlüğü, ayın dolunay gecesi diğer yıldızlar karşısındaki üstünlüğü gibidir.” Yine Tirmizi, Ebu Ümâme (r.a.)’den Resulullah (s.a.v)’ın şöyle dediğini nakletmiştir: “Âlimin âbide olan üstünlüğü benim, (derece itibariyle) sizin en aşağıda olanınıza karşı üstünlüğüm gibidir. Muhakkak ki Allah Teâlâ ve melekleri, gökler ve yerde bulunanlar hatta yuvasındaki karınca ve hatta balıklar, insanlara hayır öğreten kimseye salavat getirirler.” Dârimi’nin Hasan el Basri’den yaptığı rivayette Resulullah şöyle buyurmuştur:
“Her kim İslâm’ı ihyâ etmek (yaşatmak) için ilim taleb ederken, kendisine ölüm gelirse, onunla peygamberler arasında tek bir derece vardır.” Şu hadisler de bu konuda pek önemlidir. Deylemi, “Firdevs” de Ümmühâni (r.a.) naklediyor: “Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki:
“İlim benim ve benden evvelki peygamberlerin mirasıdır.” İbnü Adiy Hz. Ali’den naklediyor: “Âlimler yerin ışıkları peygamberlerin halifeleri, benim varislerim ve peygamberlerin varisleridir?” İbnü’n-Neccâr Enes (r.a.)’den naklediyor: “Âlimler, Peygamberlerin varisleridir. Gök ehli onlara karşı muhabbet besler ve öldükleri zaman denizdeki balıklar kıyamete kadar onların günahlarının affı için dua ederler.” Ahmed b. Hanbel ve İbnü Hibbân, Ebü’d-Derdâ (r.a.)’dan naklediyor:
“Her kim bir yola girer ve onda ilim taleb ederse, Allah Teâlâ onu cennet yollarından bir yola götürür ve melekler ilim taleb edenlere sanatlarından hoşlandıklarından dolayı kanat gererler. Âlimler, peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmadılar. Ancak ilim miras bıraktılar. Şu halde o ilmi alan, büyük bir pay almış olur.” İbnü’n-Neccâr Enes (r.a.)’den naklediyor:
“Âlimler komutan, müttakiler efendidirler. Onlarla oturmak da kârlı bir iştir.” Hâtib, İbnü Ömer’den (r.a.) naklediyor: “Âlimlerin mürekkebi şehidlerin kanıyla tartıldı da ondan ağır geldi.” Taberânî, “Evsât”da Ebu Hureyre (r.a.)’den naklediyor: “İlim elde edin ve ilim için kararlılık ve vekâr da öğrenin. Kendisinden ilim öğreneceğiniz kimseye karşı mütevazi olun.” Deylemî, “Firdevs”de Hz. Ali (r.a.)’den naklediyor:
“Kendisinden istifade edilen âlim bir âbidden daha hayırlıdır.” İbnü Adi, Hatib, İbnü Asâkir, Ebu’d-Derdâ (r.a.)’dan naklediyor. “Öğrenmek istediğinizi öğrenin, fakat bildiğinizle amel etmediğiniz müddetçe ilmin size hiçbir faydası olmaz.” Ebu’l-Hasen İbnü Ahzemi el-Medinî, “Emâli”sinde Enes (r.a.)’den naklediyor: “İlimden istediğinizi öğrenin. Fakat amel etmedikçe vallahi ilim toplamakla sevab elde edemezsiniz.” Ahmed b. Hanbel, Buhari, Müslim, Muaviye’den, yine Ahmed b. Hanbel ve Tirmizî İbnü Abbas’tan ayrıca İbnü Mâce Ebu Hureyre (r.a.)’den naklediyor: “Her kime Allah hayır dilerse, onu dinde fakîh kılar.” Taberani, İbnü Ömer (r.a.)’den naklediyor:
“İbadetin en faziletli olanı fıkıh, dinin en faziletlisi de takvadır.” Hatib, Câbir (r.a.)’den naklediyor: “Âlimlere ikram ediniz. Çünkü onlar Peygamberlerin mirasçılarıdır. Kim onlara ikram ederse Allah ve Resulü’ne ikram etmiş olur.” Rafii, Benz b. Hakim’den, o da babasından, dedesinden naklediyor: “Âlimleri karşılayan beni karşılamış, onları ziyaret eden beni ziyaret etmiş ve onların meclisinde bulunan, benim meclisimde bulunmuş olur. Benim meclisimde bulunan da sanki Rabbim’in meclisinde bulunmuş gibidir.” Deylemî, İbnü Mes’ud’dan ve Ebu Hureyre (r.a.)’den naklediyor:
“İlim ortadan kaldırılmadan evvel ilim öğrenin. Çünkü her biriniz, yanındakine ne zaman muhtaç olacağını bilmez.” Ahmed b. Hanbel, Dârimî, Tâberânî, Ebu’ş-Şeyh (tefsirinde) ve İbnü Merdûye, Ebu Umâme (r.a.)’den naklediyor:
“Ey insanlar ilim alınmadan, kaldırılmadan önce nasibinizi alın. Denildi ki: “Ya Resulullah Kur’ân bizim aramızdayken ilim nasıl kaldırılır? Buyurdu ki:
“Hay seni anası yitesi! İşte yahudi ve hıristiyanlar, aralarında kitapları var. Fakat peygamberlerinin getirdiğinden bir harfe tutunmaz olmuşlardır. Haberiniz olsun ki ilmin gitmesi, hepsinin gitmesidir. İlmin gitmesi, cümlesinin gitmesidir. İlmin gitmesi, cümlesinin gitmesidir. (bu son kısmı üç defa tekrar etti.)”> Ahmed b. Hanbel, Buharî, Müslim, Nesâî ve İbnü Mâce, İbnü Ömer (r.a.)’den naklediyor:
“Allah Teâlâ, ilmi kullardan soymak suretiyle çekip almaz. Ancak ilmi, âlimleri almak suretiyle ortadan kaldırır. Allah hiçbir âlim bırakmayınca da, insanlar bir takım cahil başlar edinirler ve onlara sorular sorarlar, onlar da ilimsiz fetva verirler. Bu yüzden de hem kendileri saparlar hem de başkalarını saptırırlar.” Ebu Nuaym ve Deylemî, Ebu Hureyre (r.a.)’den naklediyor:
“Ahir zamanda bir kavim ortaya çıkar. Cahiller başa geçerek insanlara fetvâ verirler. Böylece hem kendileri sapar hem de başkalarını saptırırlar.” İbnü Neccâr, Ebu Hureyre (r.a.)’den naklediyor:
“Kötü âlimler kıyamet günü getirilir, cehennem ateşine atılır. Her biri, cehennemde bir kamış ile değirmen döndüren merkeb gibi dolaşır durur. Ona:
“Vay sana, biz seninle doğru yolu bulmuştuk, bu halin de ne?” diye sorarlar. O da der ki:
“Ben, sizi nehyettiğim şeyleri tutmaz aksini yapardım.” Deylemî, “Firdevs” de İbnü Abbas (r.a.)’tan naklediyor:
“Dinin felaketine yol açan üç sebeb vardır: Günahkâr fakih, zalim devlet başkanı ve cahil müctehiddir.” Askerî, Hz. Ali (r.a.)’den naklediyor:
“Fakihler, dünyaya dalmadıkları ve sultana uymadıkları müddetçe peygamberlerin güvenilir (vâris)leridirler. Ancak bunu yaparlarsa o zaman onlardan sakının.” Ahmed b. Hanbel, Hz. Ömer (r.a.)’den naklediyor:
“Ümmetimin aleyhine korktuğumuz şeylerin en korkuncu, her dili bilen münafıktır.” Yine Ahmed b. Hanbel ve Ebu Nuaym “hilye” de Hz. Ömer (r.a.)’den naklediyor: “Ümmetimin aleyhine korktuğumun en korkuncu, saptırıcı liderlerdir.” Taberânî, İbnü Mesud (r.a.)’dan naklediyor:
“Eğer bir kimseye Allah Teâlâ bir ilim vermiş de o da onu gizlemişse, Kıyamet günü Allah Teâlâ da ona ateşten bir gem vurur.” İbnü Asâkir Ebu Hureyre (r.a.)’den naklediyor: “Kıyamet gününde insanların en şiddetli azab çekeni, Allah’ın ilmiyle kendisine bir menfaat vermediği âlimdir.” Tirmizî, İbnü Ömer (r.a.)’den naklediyor:
“Her kim Allah’tan başkası için ilim elde ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın.” Ebu’ş-Şeyh Ubâde b. Sâmit (r.a.)’den naklediyor: “İlim amelden hayırlıdır, dinin kuvvetlenmesi ise, takva iledir. Âlim, az da olsa ilmiyle amel edendir.” İbnü Lâl, “Mekârimu’l-Ahlâk”da Hz. Ali (r.a.)’den naklediyor:
“Size mükemmel bir fakihi haber vereyim mi? Allah’ın rahmetinden insanların ümidini kesmeyen ve merhametinden onları ümitsizliğe götürmeyen, Allah’ın tuzağından onları emin kılmayan ve dünyaya rağbet için Kur’ân’ı bırakmayan kimsedir. Haberiniz olsun ki ne anlaşılmayan bir ibadette, ne de üzerinde düşünülmeyen ilimde hayır yoktur.” Hatib, “el Müttefâk ve’l-müfterak”de Şeddâd b. Evs’den naklediyor:
“Kul, Allah’ın zâtı hakkında insanlara ve herkesten fazla da kendi nefsine buğz etmedikçe mükemmel bir fakih olamaz.”
Kısacası, ilmin ve âlimlerin gerek fazileti ve gerekse musibeti hakkında, hadis kitaplarında pek çok hadis mevcuttur. Nitekim Kenzü’l-Ummâl’de yüzlercesi nakledilmektedir. Bütün bunlardan anlaşılan husus ise, ilmin amelden fazilet ve meziyyet bakımından üstün olması ve Allah’ın yanında yüksek derecelere ulaşan âlimlerin, kendilerini ilme verip ilmiyle amel eden âlimler olmasıdır. Onun için âlimler, ilimleriyle amel etmeli, müminler de âlimlere hürmet ve ikrâmda bulunmalıdırlar. Âlimler, ilmin şerefini, konusunun şerefi, gayesinin şerefi ve meselelerinin kuvveti ile uygun olmak üzere üç açıdan çeşitli derecelere ayırmışlardır. Ahmet b. Kays demiştir ki: “İlimle desteklenmeyen üstünlük sonuçta bir perişanlığa dönüşür.
Ve Allah, bütün amellerinizden haberdardır. Ona göre mükafat veya ceza verecektir. Bu cümle, esasen ilimle kasdedilenin amel olduğunu ifade etmekte ve ilme saygı göstermeyenleri uyarmaktadır.
“Ey iman edenler! Peygamber ile gizli konuştuğunuz zaman…” Bu âyet de özellikle Resullullah (s.a.v)’ın meclisinde kendisine fısıltı ile bir şey arzetmek isteyenlerin adâbı hakkında nazil olmuştur.
İbnü Abbas’tan rivayet edildiğine göre, “Bazı sahabiler, Resulullah (s.a.v)’ın meclisinde kendilerini göstermek için lüzumlu, lüzumsuz fısıltı ile ona bir şeyler arzetmeğe kalkıyor ve bu, gittikçe çoğalıyordu. Hz. Peygamber de, lütuf ve hoşgörüsü sebebiyle hiç birisini reddetmiyordu. İşte bu yüzden söz konusu âyet indirildi.” Katâde’den yapılan rivayete göre de, “Zenginler Peygamber’in huzuruna geliyorlar ve sık sık dilekte bulunarak mecliste fakirlere galebe ediyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.v) de bunların çok oturmalarından ve çok fısıldaşmaya kalkışmalarından sıkılıyordu. İşte bunun üzerine bu âyet indirildi. “Böylece buyuruluyor ki:
Ey iman edenler Peygamber’e bir şey fısıldamak istediğiniz vakit fısıltınızdan önce bir sadaka veriniz ki miktarı ne olursa olsun bu suretle bir sadaka verilmesi sizin için hayırlıdır. Muhtaçları sevindirecek ve size sevab kazandıracak bir hayırdır. Hem de daha ziyade bir temizliktir ve Peygamber’den dilekte bulunmak hususundaki niyetlerin samimiyetine, mallarınızda fakirlerin gözlerinin kalmamasına ve ahlâkın berraklaştırılmasıyla hayır ve iyilikleri âdet edinmeye sebeb olur. Şayet bulamazsanız sadaka vermeye gücünü yetmezse o halde de Allah, Gafûr’dur Rahim’dir. Öyle sadaka veremeyecek olan fakirlerin de fısıltı ile istekte bulunmasına izin verir.
Burada Gafûr isminin zikredilmesi, emrinin ibâha değil vücub ifade ettiğini göstermektedir. Şunu da unutmamak lazımdır ki, Resulullah kendi adına hediye kabul ederdiyse de, sadaka kabul etmezdi.
Hatta şunu da belirtmek gerekir ki Peygamber (s.a.v)’in aile fertlerinin bile sadaka ve zekat almaları haramdır. Onun için burada verilmesi emredilen sadakadan maksad, lüzumuna göre fâkirlere sarfedilmek üzere verilen sadakadır.
Nitekim Nisâ Sûresi’nde “Onların fısıldaşmalarının bir çoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka verilmesini, yahut bir iyilik yapılmasını yahut da insanların arasının düzeltilmesini isteyenlerin fısıldaşması başka. Kim Allah’ın rızasını elde etmek için onu yaparsa, Biz ona yakında büyük bir mükafat vereceğiz.” (Nisâ, 4/114) buyurulmuştu.
Bununla beraber burada emrolunan sadakanın vücûbiyyeti, çok geçmeden bundan sonra gelecek olan âyet ile nesh edilmiştir.
Hakim, İbnü Münzir, Abd b. Humeyde ve daha başkalarının yaptıkları rivayette Hz. Ali şöyle demiştir:
“Allah’ın kitabında bir âyet vardır ki, onunla benden evvel kimse amel etmediği gibi, benden sonra da kimse amel etmeyecektir. Bu âyet, “Necvâ Ayeti”dir: yanımda bir dinar vardı onu on dirheme sattım. Peygamber (s.a.v)’den her ne zaman bir dilekte bulunduysam o fısıltıdan evvel bir dirhem sadaka verdim. Daha sonra da o âyet neshedildi, (yürürlükten kaldırıldı) artık kimse onunla amel etmedi, âyeti indirildi.”
13. Fısıltınızın önünde sadakalar vermekten korktunuz öyle mi? Bu âyetten anlaşıldığına göre, demek ki ondan sonra bir iki sadaka veren olmuşsa da, fazla olmamış, böylece fısıltı hevesinin arkası kesilmişti. Yani sadaka vermekle fakirliğe düşeriz diye korktunuz, fısıltıyla konuşmadan önce çok sadaka vermediniz de dileklerinizden vazgeçtiniz değil mi? Madem ki yapmadınız yapabileceğiniz halde yapmadınız Allah da size tevbe ile nazar buyurdu. Kusurunuzu affedip yine sadaka vermeksizin Peygamber’den dilekte bulunmanıza müsaade etti. Bunun bir şükür ifadesi olmak üzere o halde namaza devam edin ve zekatı verin, Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. Gerek meclislerin adâbı ve gerek diğer emirlerde itaatsızlık yapmayın da gereğini yerine getirin ki Allah habirdir, haberdardır, bir an bile ilminden kaçırmaz. Her ne yapıyorsanız gerek açıkta gerek gizlide, gerek sevap gerek günah, gerek yapma gerek terk etme gibi hususların hepsini bilir ve ona göre karşılığını verir.
KURAN’I KERİM TEFSİRİ (ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR)
PEYGAMBERİMİZ(A.S.) KENDİSİNE GELEN SADAKA VE HEDİYELERİ KABUL EDER MİYDİ?
Resûl-i Kibriyâ Efendimize herhangi bir şey getirilince, “Sadaka mı, yoksa hediye mi” diye sorardı.
Getirenler, “Sadakadır” cevabını verirlerse, onu el sürmeden Ashab-ı Suffaya ulaştırırdı. “Hediyedir” cevabını verirlerse onu kabul eder ve Ashab-ı Suffaya da ondan hisse ayırırdı. Çünkü; Kâinatın Efendisi, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) sadaka kabul etmez, sadece hediye kabul ederdi. Bir gün adamın biri, tabakla hurma getirmişti. Adama, “Sadaka mıdır? Hediye midir?” diye sordu. Adam, “Sadakadır” cevabını verince, Peygamber Efendimiz onu doğruca Suffa Ehline gönderdi. O sırada torunu Hz. Hasan, Peygamber Efendimizin önünde bulunuyordu. Tabaktan bir hurma alıp ağzına götürünce, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz derhal müdâhale etti ve onu ağzından çıkarttırdı. Sonra da, “Biz Muhammed ve ev halkı [Ehl-i Beyti> sadaka yemeyiz, bize sadaka helâl değildir!” buyurdu.1
Şu âyetin Ashab-ı suffa hakkında nâzil olduğu da rivâyet edilmiştir.2
“Sadakalar, kendilerini Allah yolunda hizmete adamış fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşıp hayatlarını kazanmaya fırsat bulamazlar. Onların hallerini bilmeyen kimse, istemekten çekindikleri için, onları zengin sanır. Ey Habibim, sen onları yüzlerinden tanırsın. Yoksa onlar insanlardan ısrarla birşey istemezler. Ve siz her ne bağışta bulunursanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilir.”3
1. Müslim, 3/117
2. M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili 2/940
3. Bakara Sûresi, 273
GAYRİMÜSLİME SADAKA, FİTRE, ZEKÂT VERİLEBİLİR Mİ?
Yabancı memlekette sokaktaki birine sadaka verilir mi? Yoksa bu Allahın vermemizi istemediği ama bize sanki sadakaymış gibi görünen birşey midir?
Gayrimüslime fitre veya zekât verilir mi?
Bildiğiniz gibi, zekatın verildiği yerlerden biri de “kalpleri islamiyete ısındıralacak” olanlardır. Bu nedenle zekatın bile verilmesi caiz olanlara sadakanın verilmesi de caiz olur. Böylece onların islama ısınmalarına veya müslümanlara zarar vermelerine engel olunmuş olur. Yeter ki yardımda bulunduğumuz kimse bu yardımı müslümanların aleyhinde kullanmasın.
Zekat ve fitre müslüman olmayanlara verilmez. Çünkü zekat müslim olan fakirlerin hakkıdır. Bir hadis-i şerifte: “Zekatı, müslümanların zenginlerinden alıp fakirlerine veriniz.” buyurmuştur. Bunun için müslüman olmayanlar zekatla yükümlü değillerdir. Bu ibadet, müslümanlara ait dini içtimai bir görevdir. Bu göreve ortaklık etmeyenlerin bundan faydalanma hakkı olamaz.
Yalnız İmam Züfer, zekatın zımmilere (İslam idaresi altındaki gayri müslimlere) de verilemsini caiz görmüştür. Çünkü zekattan maksad, bir ibadet yolu ile muhtaç kimseleri ihtiyaçtan kurtarmaktır. Bu maksad da, fakir zımmilere zekatı vermekle elde edilir. Bununla beraber nafile sayılan sadakaların zımmilere verilebileceğinde ittifak vardır.
Ayrıca kalbleri İslâma ısındırılacak olan gayr-i müslimlere de zekat ve fitre verilebilir.
“Müellefe-i kulûb” olarak bilinen bu kimseler, kalbleri İslâma ısındırılmak istenen, kötülüklerinden emin olunmaya çalışılan veya herhangi bir şekilde Müslümanlara faydası dokunması umulanlardır. Hanefi mezhebi fakihleri, Hz. Ömer’in (r.a.) bir içtihadına dayanarak bu maddenin Peygamberimizden (a.s.m.) sonra tatbikattan kalktığını ifade ederler. Hanbelî mezhebi âlimleri ise müellefe-i kulûb hükmünün bâki olduğunu belirterek, bu kabil kimselere de zekâttan pay ayrılabileceğini söylerler. Muasır İslâm âlimlerinin bazıları da zamanımızda bu sınıfa dahil olabilecek kimselerin bulunduğunu belirterek, belli bir nisbette müellefe-i kulûb için zekâttan pay ayrılmasının lüzumunu dile getirirler.
Biz eski kiyafetleri veya giymediklerimizi toplama kutularina atiyoruz bunlari aliyorlar kizilaya benzer bir kurum Almanya’dayız. Bunlar sadaka yerine gecermi yoksa baska bir yere mi verelim?
Gayr-i Müslimlere sadaka verilir. Bahsettiğiniz tarzdaki bağışlarınız da sadaka yerine geçer. Ancak bu bağışlarınızın mümkünse Müslümanların organize ettiği kurumlara yapılması daha uygundur. Böylece yardımı alan kimsenin, yardımın Müslümanlardan geldiğini bilmesi kalbinin İslam’a ısınmasına vesile olacaktır.
SEVİLEN ŞEYLERDEN SADAKA VERMEK
Mesela aldığın bir eşyayı biraz kullandıktan sonra onu muhtaç olan bir kişiye verip beğendiğin bir şeyi kendine almak doğru bir hareket midir? Bu yine sadaka olur mu?
Bu şekilde eski malları muhtaçlara vermekte sadaka olur. Ancak kişinin sevdiği şeylerden sadaka vermesi daha üstün bir sadaka olur.
Allah yolunda yapılan harcamanın, malın sevilen çeşidinden yapılması, kişiyi “birr” derecesine ulaştırır. Ayette şöyle buyurulur: “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar Cennete ve iyiliğin en güzeline (birr) eremezsiniz” (Âlu İmrân, 3/92). Bu ayet inince, Ebû Talha (r.a) en çok sevdiği malı olan “Bırhâ” bahçesini Allah yolunda tasadduk etmek istemiş, Hz. Peygamber’in; “yakın hısımlarına ve amcasının oğullarına vermesi” tavsiyesine uyarak böyle yapmıştır (Buhârî, Zekât, 44, Vesâyâ, 17, 26; Müslim Zekât, 43; Ahmed b. Hanbel, III, 141, 256). Hz. Ömer Hayber’den hissesine düşen değerli ganimet toprağını vakfetmiştir (İbn Kesîr, Muhtasaru Tefsir, Beyrut 1981, I, 299).
Zeyd b. Hârise (r.a) “Seyl” adındaki ünlü atını tasadduk etmesini Hz. Peygamber’den istemiş, O da atı Usâme b. Zeyd (r.a)’e vermiştir. Hasan el-Basrî şöyle der: “Bir kimse sevdiği bir tek hurmayı bile Allah rızası için sadaka olarak verirse bu ayetteki “birr”e mazhar olmuş olur”. Ömer b. Abdülaziz, yoksullara bol miktarda şeker dağıtır ve sebebini soranlara da şu cevabı verirdi: Çünkü ben en çok şekeri severim.

İNFAKTA, SADAKADA ÖLÇÜ NASIL OLMALIDIR?
Benim için hayati bir soru lütfen biraz sorunun cevabı çok anlaşılır biçimde olsun… Şimdi ayda helalinden 5bin ytl para kazanıyosak 800ytl ye de bütün ihtiyaçlarımızı karşılıyorsak (yemek, elektrik, su, kira vs) geriye kalan 4bin200 ytl nin hepsini yardımda kullanabilir miyiz? çevremdekiler ayıplıyor, bu kadar parayla oturacak evi bile yok, arabasının markası.. Değiştirmiyor vs diyorlar. Bir kısmını biriktirmeli miyim?
Bir müslümanın kazancından fakirlere, hayır kurumlarına vs. vermesi farz olan miktar zekat miktarıdır. Bir kimse elindeki para mal vs.nin zekatını vermesi farzdır. Bunun dışında ne kadar infak ederse nafile sadaka hükmündedir. Bir kimse ailesinin geçimini temin ettikten sonra isterse malının yarısını isterse de tamamını sadaka olarak dağıtabilir. Bu konuda kısıtlama getirilemez. Bu konuda esas olan başkalarına muhtaç duruma düşmeyecek şekilde hayırda bulunmaktır.
Âyette; “Sana, neyi fakirlere harcayacaklarını sorarlar; de ki; artan malı verin”(el-Bakara, 2/219) buyurulur.
İbn Abbâs, artan malın, “Aile fertlerinin ihtiyaçlarından arta kalanı” olduğunu belirtir (İbn Kesîr Tefsîri, Mısır (t.y.), I, s. 255-256)
Elmalılı, âyetteki “arta kalanı infâk ediniz” hükmünün şu anlama geldiğini belirtir: “Malınızın temel ihtiyaçlarınızdan fazlasını infâk ediniz. Meşrû yoldan mal kazanınız ve bu maldan kendinizin ve aile fertlerinizin zorunlu ihtiyaçlarından fazlasını hayır için harcayınız. Çeşitli âyetlerde belirtildiği üzere karı, küçük çocuklar, fakir durumdaki ana-baba, dede ve nineler aile ferdidir. Bunların nafakası, bir kimsenin kendi nafakası kabilindendir. Bu yüzden hayır yapacağız diye kendinizi ve aile fertlerini nafakasız bırakmak câiz olmaz” (Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul 1960, II, s. 767).
Temel ihtiyaç maddeleri ve ailenin bir yıllık zarûrî ihtiyaçları zekâttan muaftır. Hadîste: “Müslümana atı ve kölesinden dolayı zekât yoktur” (Buhârî, II, s. 121; Müslim, II, s. 676) buyurulur. Bunun dışındaki temel ihtiyaçlar isim olarak nass’larda yer almamış, ancak bu konuda “ma’rûf=bilinen, örfleşen, devirlere göre aslî ihtiyaç sınıfına giren şeyler” esas alınmıştır.
Aslî ihtiyaçlar şöylece sıralanabilir:
1) Bir kimsenin ömür boyu içinde oturacağı evi, bağ, bahçe ve tarlası.
2) Binek ve koşum hayvanları, otomobil, servis arabası, traktör, su motoru, meslek ve sanatını ifa için kullandığı makine, tezgah, fabrika vb. âletler. Bunlar geliri üzerinden zekâta tâbi olur.
3)Örfe uygun giyim ve ev eşyası. Halı, kilim, altın ve gümüş olmayan yemek takımları, koltuk, çamaşır makinesi, buzdolabı, televizyon, radyo vb. elektronik âletler.
4) İlim adamlarının kütüphanesi.
5) Kendisinin ve bakmakla yükümlü öldüğü kimselerin bir yıllık yeme, içme, giyim vb. harcamaları.
6) Nisap miktarına ulaşmayan ve ticaret için kullanılmayan süs ve zinet eşyası.
İbnü’l-Hümâm bunları “oturulacak ev, giyilecek elbise, ev eşyası, binilecek hayvanlar ve kullanılan silâhlar için zekât yoktur” (Fethu’l-Kadîr, I, 487) şeklinde özetler. (Hamdi DÖNDÜREN)
ŞAFİİ MEZHEBİNE GÖRE SADAKALAR
Şafi ilmihallerinde fıtır sadakasının bir sa’ olduğu yazıyor. Yaklaşık 3kg buğdayın fiyatı 500binlira falan. Fakat diyanet 5-6 milyon diyor. Hocalar fakirin karnı doyacak diyor. O zamanda zenginler vardı ama peygamber miktarı öyle koymuş. Biz ondan daha mı vicdanlıyız. Zekât miktarı hiç değişmezken neden fıtır her yıl değişiyor. Tutulamayan orucun yerine verilecek fidye miktarını tam ve kesin olarak söylerseniz sevinirim. Şafilerde buğday yerine para olur mu? Ne kadar çok versek iyidir ama gerçeğini öğenmek için…
Fitrenin miktarı 1 sâ’dır (2,166 kg.). Fitre ancak buğday, arpa, mercimek, pirinç, hurma, nohut, mısır, kuru üzüm ve peynir gibi halkın çoğunun yediği gıda maddelerinden verilir. Gıda maddelerinin kıymetini para olarak vermek caiz değildir.
Hanefi mezhebine göre gıda maddelerinin kıymetini para olarak vermek caizdir. Fakirlerin ihtiyaçlarının karşılanması bakımından böyle yapılması belki de daha hayırlıdır.
Diyanet işleri Başkanlığı Din işleri Yüksek Kurulu’nun sadaka-i fıtırla ilgili kararının mukaddimesinde bu sadakanın mahiyeti ve esprisi hakkında şöyle denmektedir:
“Hadislerde sadaka-i fıtrin miktarı, buğday, arpa, hurma veya üzümden 1 sâ’ (Hz. Peygamber döneminde kullanılmakta olan bir ölçü birimi olup yaklaşık 2,917 gr.) olarak belirlenmiştir. Sadaka-i fıtrin bu sayılan maddelerden belirlenmesi, o günkü toplumun ekonomik şartları ve beslenme alışkanlıklarından kaynaklanmaktadır. Hz. Peygamber ve sahabe dönemindeki uygulamalar dikkate alındığında, sadaka-i fıtır miktarı ile, bir fakirin, içinde yaşadığı toplumdaki orta halli bir ailenin hayat standardına göre bir günlük yiyeceğinin karşılanmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır.”
Alınan kararın son kısmında gıda maddelerinin aynen verilmesinin caiz oluşunun yanı sıra bu maddelerin kıymetlerinin nakit olarak verilebileceği de ifade edilmiştir.
Birkaç kişinin fitresini vermesi gereken kişi bunları ödeyecek mala sahip değilse, önce kendi şahsının fitresini verir. Sonra malî durumu nisbetinde eşinin, hizmetçisinin, küçük çocuğunun, babasının, annesinin ve büyük çocuğunun fitresini verir. Bununla ilgili bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Önce nefsinden başla, ona tasaddukta bulun. Bir şey artarsa ailene ver. Ailenden bir şey artarsa yakınlarına ver.” (Müslim, Zekât, 14)
Fitresini vermesi gerekenlerden aynı derecede birden fazla kişi bulunur ve hepsinin fitresini verecek kadar malı bulunmazsa, bunlardan dilediğinin fitresini verir.
Sadaka-i Fıtrin Verileceği Yerler
Sadaka-i fıtrin verileceği yerlerle zekâtın verileceği yerlerin aynı olduğu hususunda fakihler görüş birliği içindedirler. Sadaka-i fıtır bu bakımdan zekât hükmünde olup zekâtın verileceği yerlere verilir ve Tevbe sûresinin 60. âyetinin kapsamına girer. Kendilerine zekât verilmesi caiz olmayanlara sadaka-i fıtrin da verilmesi caiz olmaz. Bu sadakanın gayri müslimlere, müslüman ülkelerde yaşayan zimmîlere verilmesi caiz değildir.
Fıtır sadakası vermesi vacip olan bir kişi bu sadakayı vermeden ölürse, mirasçılarının bu sadakayı onun terekesinden vermeleri gerekir. Çünkü bu sadakada hem Allah’ın hem de kulların hakkı vardır. Mükellefin ölümüyle bu vecibe ortadan kalkmaz.
Hanefî mezhebine göre fıtır sadakası vermekle mükellef olan bir kişi fıtır sadakasını vermeden ölürse, mükellefiyeti sona erer. Mirasçıları onun bu sadakasını gönüllü olarak verirlerse ve kendileri de teberruda bulunma ehliyetine sahip iseler terekesinden verilir. Vermek istemezlerse zorlanamazlar. Ama ölünün bu konuda vasiyeti varsa, fitresinin, malının üçte birinden çıkarılıp verilmesi uygun olur. (Zühaylî, el-Fıkhü’l-islâmi, 3/2040) Mehmet Keskin, Büyük Şafii İlmihali
ŞAFİİLERE GÖRE FİDYE VERİLMESİ:
Şafiilere göre bir ramazana ait orucu diğer ramazan gelmeden önce tutmak gerekir. Önceki ramazan borcu tutulmadan ikinci bir ramazan gelince hem kaza hemde her gün için bir fidye vermek gerekir. Çünkü kaza vaktinden çıkarılmıştır. Kazaya vaktinden sonraya bırakmak ise, yerine getirilmesi gereken bir ibadeti sonraya bırakmak gibidir. Hanefi mezhebinde kaza için belli bir vakit gösterilmemiştir.
Fidye ancak ikinci ramazanın girişinden önce kaza etme imkanı bulup da kaza etmeyen kişinin üerine vacip olur. Kaza etme imkanı bulamadan bir sonraki ramazan ayına girilse bile fidye vermek gerekmez Kaza oruçlarını tutamamış olan kişinin fidye borcu, yılların tekkerrürü ile katlanarak artar.
Fidyenin Sebebi:
Oruç tutmaktan âciz olmak: Fakihlerin ittifakıyla hiç bir şekilde oruç tutmaya gücü yetmeyenlere fidye vermek vaciptir. Bunlar da çok yaşlı erkeklerle yaşlı kadınlardır. Bu gibi kimseleri oruç zorlar ve bu sebeple büyük bir meşakkat meydana getirirse, oruçlarını bozup her gün için bir fakiri doyururlar.
Dayandığı delil şu ayet-i kerimedir: “Oruca gücü yetmeyenlerin bir fakiri doyuracak kadar fidye vermeleri gerekir.” îbni Abbas da şöyle buyurmuştur: “Ayet,yaşlı kimseler için ruhsat olarak inmiştir. Orucu eda etmek ise farzdır. Kazada olduğu gibi, edanın kefarete düşmesi caizdir.” Çok yaşlı erkeğin zimmeti, mesuliyeti sahihtir. Bu kişi eğer fakirlere yemek yedirmekten de âciz olursa ona bir şey lâzım gelmez.
“Allah hiç kimseye gücünün yetmediğini teklif etmez.” Hanefiler şöyle demişlerdir: Bu gibi kişiler Allah tealâ’ya istiğfar ederler, Allah’tan hakkını ödemekte kusur ettikleri için af dilerler.
Hastalığı dolayısıyla oruç tutamayan kimse bu hâldeyken ölürse fidye vermek vacip değildir. Çünkü bu başlangıcında ölüye vacip olmasına sebeptir. Fakat oruç tutma imkânı olup da oruç tutmayan ve bu durumda ölenin hükmü böyle değildir. Çünkü onun için yemek yedirmenin hükmü hayatta bulunmasına dayalı olmaktadır.
2- Yine ittifakla fidye, iyileşmesi umulmayan hastaya vaciptir. Çünkü bu hastaya oruç tutmak farz değildir. Nitekim bu konuyu daha önce açıkladık. Dayandığı delil şu ayet-i kerimedir: “Allah sizin için dinde bir güçlük yaratmamıştır. “
3- Hanefiler dışındaki cumhura göre hamile ve emzikli kadınlara çocuklarına zarar gelmesinden korkarlarsa fidye ile birlikte kaza lâzım gelir. Fakat kendilerine bir zarar gelmesinden korkarlarsa oruç tutmayabilirler, sadece tutamadıklan oruç-lann kazasını yaparlar. Bu konuda ittifak vardır. Bunun delili daha önce de geçen: “Oruç tutmaya gücü yetmeyenlere fidye vermek gerekir ” ayetidir.
Hamile kadın ile emzikli kadında bu ayetin umumi manasına dahildirler. İbni Abbas şöyle demiştir: “Çok yaşlı erkeklerle yaşlı kadınlara oruç tutabildikleri hâlde oruç tutmama ruhsatı vardır. Bunlar tutamadıktan her bir güne karşılık bir fakiri doyururlar. Hamile kadınlarla emzikli kadınlar ise çocuklarına bir zarar gelmesinden korkarlarsa oruçlarını bozarlar ve her güne karşılık bir fakiri doyururlar.” (Bu hadisi Ebu Dâvud rivayet etmiştir. Neylü’l-Evlâr. IV, 231)
Çünkü bu, yaratılış itibarıyla âciz olan bir canlı sebebiyledir. Dolayısıyla, çok yaşlı kişilerde olduğu gibi bundan ötürü kefaret (fidye) gerekir.
Hanefilere göre, mutlak olarak hamile kadın ile emzikli kadınlara fidye vermek gerekmez. Dayandığı delil Enes b. Malik el-Ka’bi hadisidir: “Allah Tealâ, yol-cüdan namazın yarısını, hamile ve emzikli kadınlardan orucu düşürmüştür, Allah ayemin ederim ki, Resulullah (a.s) bunların ikisi yahut birisini söylemiştir.” (Bu hadisi Neseî ile Tirmizî rivayet etmişlerdir. Tirmizî bu hadis hasen dir, demiştir. Ahmed, Ebu Dâvud ve Ibni Mace de rivayet etmişlerdir. Neylü’l-Evtâr, IV, 230)
Hz. Peygamber bunlara kefaret emretmemiştir. Aynı zamanda bu, özür sebebiyle mubah kılınan bir ruhsattır. Hastalann oruç tutmamalarında olduğu gibi, bu sebeple de kefaret gerekmez.
Hanefiler dışındaki Cumhura göre, gelecek sene Ramazan’a kadar tutmayarak Ramazan’ın kazasında ihmal gösteren kimselere de fidye ile birlikte kaza lâzım gelir. Bu hüküm kasıtlı olarak orucunu bozan kimseye benzetilerek verilmiştir. Çünkü bunlann her ikisi de orucun hürmetini hafife almıştır. Hastalık, yolculuk, delilik, hayız yahut nifas gibi özürlere dayalı olarak orucun kazasını gelecek sene Ramazanına kadar tehir eden kimselere fidye vermek gerekmez.
Fidyenin Tekrarlanması:
Maliki ve Hanbelîlere göre, yılların tekrarlanması ile fidye tekrarlanmaz. Had cezalannda olduğu gibi, eczalar birleşir. Yani Ramazan orucunun fidyesini ihmal edip senelerce tutmayanlara fidye cezası tekrarlanmaz.
Şafiîlerce esah olan görüşe göre, fidye verilmezse yılların tekrarlanması ile tekrarlanır. Çünkü malî haklar birleştirilemez.
(Zayıf isnadla Ebu Hüreyre’den rivayet edilen şu hadis de bunu kuvvetlendirmektedir: “Bir adam Ramazanda hasta oldu ve orucunu bozdu. Sonra sıhhatine kavuştu. Fakat diğer Ramazan gelinceye kadar bu orucu kaza etmedi. Hz. Peygamber (a.s.) söyle buyurdu: “Sonra yetiştiği Ramazanda oruç tutar, sonra orucunu bozduğu kazaları tutar ve her bir gün için bir fakiri doyurur.” Darakutnî bunu mevkuf olarak rivayet etmiştir. Neylü’l-Evtâr, IV, 233)
Hanefîlere göre, diğer Ramazan’a kadar erteleme sebebiyle fidye gerekmez. Çünkü ayet mutlaktır:
“Sizden her kim hasta olur yahut seferde bulunursa diğer günlerden o kadar oruç tutsun.” Dolayısıyla kazanın vacip oluşu geniş zamana bağlıdır, acele değildir. Orucun kazasının geciktirilmesinden ötürü bir şey lâzım gelmez. Aynı zamanda kefaretlerde kıyas yapmak caiz değildir. Ancak bu kişi orucunun kazasını hemen yapmadığı için daha sevaplı olanı terketmiş olur.
(Prof. Dr. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, c.3, s.213-214)
BORÇLU, ALACAKLI, ÖĞRENCİ VE SADAKA MESELELERİ
Borcu olan kişi zekât ve sadaka vermesi gerekir mi?
Borcu olan kişinin sadaka vermeyip öncelikle borcunu ödemesi gerekir. Ancak taksit halinde borcu olan kişinin sadaka vermesinde bir mahzur yoktur. Ayrıca nisab miktarından fazla malı olan kişinin borcu varsa paradan borç miktarı düşürülerek kalanın zekatı ödenmesi gerekir.
Birine borç verdim uzun zaman oldu vermedi. Ben de Allaha sadaka olarak kabul etmesini dua ettim. Daha sonra arkadaşım borcunu ödedi. Bu parayı sadaka olarak dagıtmalı mıyım?
Sadaka olarak verilen veya hibe edilen bir malı tekrar geri almak doğru değildir. Bu parayı sadaka olarak verdiğiniz kişiye veya başka birisine vermenizi tavsiye ederiz.
Borç para ile sadaka verilebilir mi veya hacca gidilebilir mi veya öğrenci bursu verebilir miyiz?
Borç para ile sadaka verilebilir, hacca gidilebilir ve öğrencilere burs verilebilir. Bu şekilde yapılan ibadet ve hayırlar geçerlidir.
Öğrenciyim. ve öğrenim kredisi almaktayım. (bir mesleğim yok ve evli değilim.) her ay aldığım bu para ile yardım kuruluşlarına yardımda (ya da ihtiyaç sahiplerine kendi elimle dağıtmam,) bulunmam sadaka yerine geçmekte midir?
Kendi kazancınız olmasa dahi size ait olan parayı bir fakire veya yardım kuruluşuna vermeniz sadaka yerine geçer.
KURBAN KESMEK YERİNE PARASI SADAKA OLARAK VERİLEBİLİR Mİ?
Kişi, kurban kesmese onun yerine kurban parasını sadaka olarak verse olur mu?
Kurban kesmeyipde aynı parayı burs olarak ve yahut bir hayır kurumuna bağış olarak verebilirmiyiz yoksa illa kurban kesilmeli mi?
Hayır bu şekilde kurban ibadeti yerine getirilmiş olmaz.
Kurban kesilmeyip parası öğrencilere burs olarak verilemez. Bu şekilde yapıldığında vacip olan kurban kesme ibadeti yerine getirilmiş olmaz. Bu kurbanın parası bir fakire veya öğrenciye verilse, o zaman vacip borcu devam eder, sünnet olan sadaka sevabı kazanılır.

Kurban kesmek, hicretin 2. yılında meşru’ kılınmıştır. Meşrûiyeti, Kitab, Sünnet ve İcma’ ile sâbittir. Kurban kesmenin Kitaptan, yani, Kur’an’dan delîli, Kevser suresidir. Bu sûrede Cenâb-ı Hak, Resûlüllah Efendimize hitaben: “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” buyurmaktadır. Hanefî fakîhler, bu âyetten, kurban kesmenin vâcib olduğu ve emir peygamber Efendimize ise de umum mü’minlere de şâmil bulunduğu hükmünü çıkarmışlardır. Kurban kesmeyi şiddetle emreden bâzı hadîs-i şerîfler vardır.

Ebû Hüreyre’nin şu rivayeti bu hususta ibretli ve düşündürücüdür: “Hâli vakti yerinde olup da kurban kesmeyen kimse bizim mescidimize yaklaşmasın…” Görüldüğü gibi, hadîs’te, maddî durumu müsait olanın kurban kesmesi şiddetle emredilmektedir. Bu durumdaki kimselerin, kurban kesmezlerse, her türlü namazları ve ibâdetleri Allah tarafından kabûl olunmayacağı, “mescidimize yaklaşmasınlar” ifadesinden anlaşılmaktadır. Hazret-i Enes de, Resûlüllah Efendimizin bizzat kendi elleriyle iki koç kurban ettiğini beyan etmektedir. Kurban kesmenin uhrevî mükâfat ve faydasına ise, bir hadîs-i şerîf’te şu şekilde işaret buyurulmaktadır: “Kurbanlarınızı büyük büyük kesin. Muhakkak ki onlar, Sırat’ta sizin binek hayvanlarınızdır.” Bu hadîs-i şerîfte, deve, inek gibi büyük baş hayvanları kurban etmeğe teşvik vardır.

Bu nedenlerle kurban yerine başka bir hayır yapmak olmaz. Hayır yapmanın yeri ayrıdır, kurban kesmenin hükmü ayrıdır. Bir canlı hayvan kesilmeli ki, kurban gerçekleşmiş olsun.

Siz hayır yapmakla kurban borcunuzu yerine getirmiş olmazsınız.

Ancak kurbanı kendiniz kesmeniz gerekmez. Etrafınızda veya başka şehir ve devletlerde bulunan kimselere parasını verip onları vekil yaparak da kestirebilirsiniz.

Kurban Kesmenin Hikmetleri:

1 – Kurban kelimesi, lügatta, kendisi ile Allah’a yaklaşılan şey mânasına gelir. Bu isimden de anlaşıldığı gibi kurban; Allah’a yaklaşma ve O’nun rızasını kazanma vesilesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır: “Biz her ümmet için kurban kesmeyi meşrû’ kıldık (emrettik). Allah’ın rızık olarak verdiği dört ayaklı davarlar üzerinde (yalnız) Allah’ın ismini ansınlar (o davarların) gerçek sâhibinin Allah olduğunu bilsinler) diye… O halde hepiniz O’na teslim olun. (Habîbim)! Sen itâatli ve mütevâzî olanları (ebedî saâdet ve selâmetle) müjdele..” (el-Hacc, 34). Bu âyette kurban kesmenin, Allah’ın hatırlanması, yeryüzünde mevcut bütün hayvanların Allah’ın mülkü olup, sırf rahmet eseri olarak insanların istifadesine verilmiş olduğunun bilinmesi için emr olunduğu belirtilmektedir. İnsan zamanla gaflete düşüp, sâhip olduğu malın, mülkün, servetin Allah’ın kendisine bir lütfu olduğunu unutabilir. Karun gibi her şey’e kendi çalışmasıyla, bilgi ve mehâretiyle sâhip olduğunu vehmederek, kendisinde bir kudret ve kuvvet görmeye, İlâhî nimetleri şahsına maletmeye başlar. Gururlanıp, haddini aşar. İşte kurban emri, ona, sâhip olduğu mal ve mülkün, bağ ve bostanın, hayvanların, servet ve paranın Allah’ın bir ihsanı ve lütfu olduğunu ve asıl mal sâhibinin Allah bulunduğunu hatırlatır. O’nun izni ve müsâadesi olmadan hiçbir şey’e sâhip olunamayacağını bildirir. O da gururu bırakıp mahviyet ve tevazua girer. Hakikî kulluk tavrını takınır, şükür vazifesini ifaya çalışır. Bu hal ise, onun Allah’a yaklaşmasına ve rızasını kazanmasına bir vesile teşkil eder.

2 – İnsanın yaptığı bütün ibâdetler gibi kurban kesmesine de Allah’ın ihtiyacı yoktur. Ancak Allah, kurban kesme emriyle kullarını imtihan etmekte, onların takvâlarını, ilâhî emre itâattaki titizliklerini, Allah’a yakınlık derecelerini ölçmektedir. Hacc sûresi, 37. âyette bu husus şöyle belirtilir: “Onların ne (sadaka edilen) etleri, ne de kanları hiçbir zaman Allah’a (yükselip) erişmez. Fakat sizden O’na (yalnız) takvâ (Allah’ın emirlerine itâat ve yasaklarından ictinab titizliği) ulaşır…” Bu âyette de görülüyor ki, kesilen kurbanlarda gaye; ihlas, takvâ ve Allah’a yaklaşmadır. Maksad, Allah’ı verdiği nimetleriyle hatırlama ve O’nun rızâsını kazanmaktır. Bu maksad ve gaye olmadıktan sonra kesilip dağıtılan etlerin, akıtılan kanların, ne kadar çok olursa olsun, Allah katında hiçbir değer ve kıymeti yoktur.

3 – Kurban aynı zamanda Hz. İsmail’in (A.S.) Allah için kurban edilmekten bir lütuf eseri olarak kurtuluşunun hatırlatılmasına da vesiledir. Cenâb-ı Hak, İbrahim’i (A.S.) büyük bir imtihana tâbi tutmuş, sevdiği biricik evlâdını Allah için kurban etmesini istemiştir. Hz. İbrahim ile oğlu İsmail, her ikisi de bu isteğe, tam bir teslimiyet ve sadakat içinde uymuşlardır. Hazret-i İbrahim oğlunu kesmek üzere yatırmış ve bıçağı boynuna çalmıştır. Fakat bıçak İsmail’i (A.S.) kesmemiştir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın muradı, Hz. İsmail’in kesilmesi değil, baba-oğul iki şanlı nebînin erişilmez teslimiyet ve sadakatlarının, ferâgat ve fedakârlıklarının, melekler ve kıyâmete kadar gelecek bütün insanlar tarafından bilinmesi, daima hatırlanması idi. Bu hikmet tahakkuk ettiği için, bıçağa İsmail’i kesmemesini emr etmiş; Hz. İsmail’in yerine onlara Cennetten bir koç göndererek onu kurban etmelerini istemiştir. İşte kurban kesmek; bu büyük ve ibretli hâdisenin yıldönümünü kutlamak mahiyetindedir.

4 – Her yıl müslümanlar tarafından binlerce kurban kesilmektedir. Bu, bir bakıma, bir müslümanın Allah’a ibadet ve onun emrine uymak için her şey’ini fedâ edebileceğinin, Allah yolunda bütün varlığından vazgeçebileceğinin sembolik bir ifadesi olmaktadır.

5 – İslâmın koyduğu kurban kesme hükmü, aynı zamanda insanlar için büyük bir nimet ve rahmettir. Bir yıl boyunca pek çok sıkıntılar çekmiş, belki de ağzına bir lokma et koyamamış fakirler, kurban bayramı münasebetiyle bol bol et yeme fırsatına kavuşurlar. Fazla gelen etleri kavurma yapıp uzun zaman o etten faydalanma imkânını elde ederler. İslâmın sosyal adâleti te’min edici bir hususiyeti de böylece ortaya çıkmış olur.
ADAK ORUCU YERİNE SADAKA VERSEM OLUR MU?
Üniversite son sınıftayım. Üniversite sınavına girmeden önce “kazanırsam bir hafta oruç tutacağım” diye adakta bulunmuştum. Üniversiteyi kazandım fakat ihmalkârlığım yüzünden henüz adadığım orucu tutmuş değilim. Şimdi ne yapmam lazım? Ağustos ayında adakta bulunmuştum. Ağustos ayında tutmam mı gerekir? Ayrıca; adak, oruç yerine sadakaya çevrilebilir mi?
Adağı kesmeyip parasını fakirlere vermemiz caiz olur mu?
Orucunuzu sadakaya çevirmeniz doğru değildir. Çünkü oruç tutmaya gücünüz vardır. Orucunuzu ağustos ayında tutmanız şart değildir. Her hangi bir zamanda tutabilirsiniz.
Kurban keseceğinize dair adak adamışsanız Kurban kesmeniz gerekir. Para olarak vermeniz durumunda bu para sadaka olur, adak borcunuz ise kalır.
Türkçemizde adak olarak ifade edilen nezir, bir çeşit ibadettir. Zaten nezirin asıl mânâsı da, kişinin Allah rızası için yapması mübah olan birşeyi yerine getirmeye söz vermesi, adadığı şeyi yapmayı kendi üzerine vacip kılmasıdır. Dinen adanan birşeyin yerine getirilmesi vaciptir. Çünkü kişi Allah için söz vermiş bulunmaktadır. “Adaklarını da yerine getirsinler”1 meâlindeki âyet-i kerime, adak sahiplerine Cenab-ı Hakkın bir emridir. Peygamberimiz de, “Bir kimse bir şey adar da, adını koyarsa, belirttiği şeyi yerine getirmesi lâzımdır”2 buyururlar.
Ancak burada göz önünde bulundurulması gereken bir husus varsa, o da, adağın, adanan şeyi değiştirmediği, yani İlâhî takdire tesiri bulunmadığıdır. Sevgili Peygamberimiz bu meseleye şöyle işaret eder:
“Adak kaderden hiçbir şeyi değiştirmez. Ancak cimri kişiden atağı sebebiyle bir mal çıkarılır.”3
Adağın, insanın saadetine ve bedbahtlığına bir tesirinin olmadığını bilerek birşey adanır, sonra yerine getirilirse, kişi sevaba kavuşur. Ayrıca adak ancak farz veya vacip olan bir şeyden yapılabilir. Bu vazifeleri yerine getirmek de, şüphesiz insana sevap kazandıracaktır. Böyle olmakla beraber adak yapmadan da bu ibadetler yapılabileceğinden, hayır hasenat işlenebileceğinden, adak âdetine fazla alışmamak en iyisidir.
Adakta gaye Allah rızası olmalıdır. Bütün bu meselelerde Allah rızası şart koşulmalı, bir şey adanacaksa Onun hoşnutluğunu kazanmak için yapılmalıdır.
Adakta vakit, yer, para, fakir gibi sınırlanmaya ve tayin edilmeye itibar edilmez. Ramazan ayında bir kurban keseceğini adayan kimse, onu herhangi bir ayda kesse olur. Yine, meselâ Fatih Camiinde namaz kılacağını nezreden bir kimse, adadığı aynı namazı Süleymaniye Camiinde kılsa caizdir. Falan fakire bir miktar para vermeyi adayan kimse, o parayı bir başka fakire verse de adağı yerine gelmiş olur.
Adağın sahih olması için bazı şartlara da uymak gerekir.
1. Adanan şeyin var olan ve yapılması mümkün olan bir şeyden olması icap eder. Bunun için meselâ, “Allah için dün oruç tutacağım” gibi bir sözle adak yapılmaz.
2. Yapılan adak dinen yasak ve günah sayılan bir şey olmamalıdır. Meselâ, kumar oynamayı, şarap içmeyi adamak bâtıldır.
3. Adağın farz veya vacip cinsinden birşey olması gerekir. Meselâ, oruç tutmak, namaz kılmak, kurban kesmek gibi. Yolculuğa çıkmayı, seyahat etmeyi, hasta ziyaretine gitmeyi adamak, adak sayılmaz.
4. Yapılan adak, adak sahibinin mâli gücünü aşmamalı ve başkasına ait bir şey olmamalıdır. Meselâ bir dana keseceğini adayan kimsenin buna gücü yetmezse bir koyunu kesebelir. Fakat bir başkasının koyununu kesmeyi adayan kimsenin bu adağını yerine getirmesi gerekmez.
Adağın bir insanın veya bir mahlûkun adına yapılması caiz olmaz. Meselâ, bir büyüğün, bir türbenin, bir yatırın adına adak yapılmaz. Yahudilere has bir âdet olan tavuk, horoz gibi kurban için caiz olmayan hayvanlar adanamayacağı gibi, mum yakmak gibi şeylerle de adak olmaz. Böyle şeylere itibar etmemeli, bütün yardım ve şifayı yalnız ve yalnız Allah’tan beklemeli, Ona iltica etmelidir.
Bazı nezirler vardır ki, bunlar yemine girmektedir. Bunlar için keffaret gerekir. Meselha biryere gitmemeyi, birşeyi yememeyi, bir işi yapmamayı adayan kimse, onları yaparsa yemin keffareti vermesi gerekir. Ayrıca bir adak kurbanı kesmesine gerek kalmaz.
Adanan şey eğer koyun, keçi ve sığır gibi kurban olması caiz olan bir hayvansa, bu hayvan kesildiğinde onun etinden nezrin sahibi yiyemeyeceği gibi, usül ve fürû tabir edilen yakınları da yiyemez. Yani, o kişi ile birlikteanası, babası, dedesi ve ninesi, çocukları ve torunları, hanımı yiyemez. Fakat kayın validesi, kayın pederi yiyebilir. Bu hayvanın etini fakire tasadduk etmek gerekir.4 Adak zenginlere verilmez. Bu etten adak sahibi ve yakınları yerse, yedikleri etin kıymetini tasadduk etmeleri gerekir. Ayrıca adak etinden istfade eden kimse, o etten adak sahiplerine ikram etse de câizdir, yiyebilirler.
Bu vesileyle bir hususa daha açıklık getirmekte fayda olacaktır. Ev, araba ve benzeri yeni bir şey alan kimse hem bir şükrâne olarak, hem de kazadan masun kalması niyetiyle bir hayvanalıp keser de etini fakir fukaraya dağıtırsa bu hem güzel bir davranış olur, hem de bir çeşit duâ sayılır. Bu kimse daha önce bir adak niyeti taşımadığından bu hayvan adak olmaz. Fakat, meselâ, “Bir araba alırsam Allah rızası için bir koyun keseceğim” diye niyet ederse, arabayı aldıktan sonra müsait olduu bir zamanda hayvanı keser, etini de fakirlere tasadduk eder.
1. Hac Sûresi, 29. 2. Molla Husrev. Dürürü’l-Hukkâm. (İstanbul: Fazilet Neşriyat ve Matbaacılık, 1976),2:45. 3. Tirmizî, Nüzûr: 10. 4. İbni Âbidin, 5:208. Mehmed Paksu İbadet Hayatımız-1
ZEKÂT İLE SADAKANIN FARKLARI, ZEKÂT VERMEYEN SADAKA VEREBİLİR Mİ?
Zekât ile sadaka arasında ne gibi farklar vardır?
Zekat varz sadaka ise fıtır sadakası hariç nafiledir. Fıtır sadakası vaciptir. Zekat senede bir verilir ve verilme oranı bellidir. Sadaka ise her zaman ve kişinin belirlediği miktarda verilebilir. Sadakanın gizli verilmesi zekat’ın ise açıktan verilmesi efdaldır.
Zekât borcunu ödemeyen sadaka verebilir mi?
Sadaka, yükümlünün durumuna göre farz, vacib veya nâfile hükmünde olur. Sadakanın farz olan kısmı zekâttan ibaret olup; tarım ürünlerinin zekâtı olan öşrü; hayvanların, ticaret mallarının, altın, gümüş ve diğer nakit paraların zekâtı ile, define ve madenlerin zekâtını kapsamına alır. Zekât verileceği yerleri belirleyen âyetteki “sadakât” çoğul olarak bütün bu çeşitleri kapsar. “Zekâtlar; ancak, yoksulların, miskinlerin, zekât tahsili işinde çalışanların, kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenenlerin, kölelerin, borçluların, Allah yolunda cihad edenlerin ve yolcuların hakkıdır. Bu, Allah tarafından farz kılınmıştır” (et-Tevbe, 9/60). Fıtır sadakası vacib hükmünde bir sadaka türüdür. Bu, Ramazan ayının sonuna yetişen ve aslî ihtiyaçlarının dışında en az nisap miktarı bir mala mâlik bulunan her hür müslümanın yoksullara vermesi gereken bir sadakadır. Buna kısaca, “fitre” denir ki, fıtrat sadakası, yani sevap için verilen yaratılış atıyyesi anlamına gelir. Abdullah b. Abbas (r.anhümâ)’dan rivâyete göre şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.s) oruçluları gereksiz ve çirkin sözlerden arındırmak ve yoksullara yiyecek sağlamak için fitreyi farz kılmıştır. Fitreyi kim bayram namazından önce öderse, bu makbul bir zekât, kim de namazdan sonra öderse, herhangi bir sadaka olur” (Buhârî, Zekât, 70, 71, 77; Müslim, Zekât, 12, 13, 16; Ebu Dâvud, Zekât, 18, 20; Nesâi, Zekat, 31, 33; İbn Mace, Zekat, 21). İslâm’da farz ve vacib olan sadakalardan başka, kapsamı çok geniş bir sadaka anlayışı vardır. Mal veya parayı tasadduk etme yanında, mü’min kardeşine aracına binerken veya inerken yardımcı olmak, güler yüz veya tatlı dille onun gönlünü hoşnut etmek gibi pek çok fiil ve davranışlar sadaka olarak nitelendirilmiştir. Hanefilere göre malının tamamını zekatına niyet etmeksizin sadaka olarak veren kimseden zekat borcu istihsan yolu ile düşer. Ancak bu sadaka olarak verdiği malını verirken bir adak yahut kefaret gibi bir borcuna niyet etmemesi şarttır. Bir kimse nisap miktarı malının bir kısmını sadaka olarak verse, Ebu Yusuf’a göre, sadaka olarak verdiği kısmın zekatı düşmez.Hidaye müellifinin tercih ettiği görüş de budur. Hem bu kısmın, hem de geride kalan kısmın zekatını vermek farz olur. Çünkü verilen kısım farzın düşmesi için tespit edilmemiştir. İmam Muhammed’e göre sadaka olarak verilen kısmının zekatı düşer. Bu durum bütün malın sadaka olarak verilmesine benzer. Çünkü malın bir parçası olan zekatın çıkarılıp verilmesi hususu kesinleşmiştir. Borçlu bulunan veya kendisinin ve aile fertlerinin nafakasını temin etmekle yükümlü bulunan kimselerin üzerlerindeki vecibeyi yerine getirmedikçe sadaka vermemeleri müstehabtır. Şafiilere göre nafakasını temin edemeyen veya borcunu ödeyecek kadar mali imkan bulamayan kimsenin sadaka vermesi haramdır. Zekat sadakanın farz olan kısmıdır. Önce farz olan zekat borcu ödenir sonra nafile olarak sadaka verilebilir. Nafile olarak sadaka verdiğinden dolayı zekat terkedilmemelidir. Nafile sadakadan dolayı zekat borcunun geciktirilmesi de sakıncalıdır.
HASTALIĞIMI NİYET EDİP ZEKÂT VE SADAKA VEREBİLİR MİYİM?
Sadaka hastalığı nasıl tedavi eder?
Zekât farz bir ibadettir, sadaka ise nafile (sünnet) bir ibadettir. İbadetler Allah emrettiği için yapılır, sonucu da Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bunun için ibadetlerde asıl maksat Allah rızasını gözetmek olmalıdır.
Zekâtın ve sadakanın her ikisi de kulu Allah’a yaklaştıran bir özellik taşır. Diğer yönüyle de insanlar arasında bir yardımlaşmadır, merhamet ve şefkatin güzel bir ifade edilişidir.
Varlıklı insanlardan fakire sevgi ve merhamet ulaşırsa, fakirlerden de zenginlere saygı ve dua akışı sağlanır.
Sadakanın sevaplı zamanı vardır, bir de günahların affedilmesine, hastalıklardan şifa bulmaya vesile olması söz konusudur.
Peygamberimiz’e (S.A.V) sordular:
“En faziletli, sevaplı sadaka ne zaman verilendir?”
“Resulullah (a.s.m.), ‘Ramazan ayında verilen sadakadır’ buyurdu.”
Çünkü bu ayda amellerin sevabı bire bindir.
İkincisi: Verilen sadakanın manevi bir dert olan günahların affına sebep olmasıdır. Bunu da Peygamberimiz (S.A.V) şöyle ifade eder:
“Su ateşi söndürdüğü gibi, sadaka da günahları söndürür.”
“Sadaka vermeye devam edenin rızkı artar ve duası kabul olur” buyuran Peygamberimiz (S.A.V) sadakanın bu yönüne işaret ederken, sadaka konusunda önemli bir tereddüdü şu veciz sözüyle giderir: “Sadaka vermekle mal eksilmez.”
Sizin sorununuz cevabını da yine Peygamberimiz’den (S.A.V) öğreniyoruz:
“Hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Sadaka her hastalığı ve belayı önler.”
Sadaka hastalığın manevi tedavi şeklidir. Verilen sadakalar fakirin duasını almaya vesile olur, o dua sayesinde Allah hastalığa şifa verir veya ağrısını/ağırlığını kaldırır yahut sabır gücünü arttırır.
Bunun için doktora gitmeden önce bir yoksulun gönlünü kazanmak ihmal edilmemelidir. İleriden beri Medine halkı bu âdeti yaşatır. Hastaneye, doktora gitmeden önce sadaka vermeyi ihmal etmezler.

About these ads

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 6.004 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: