Yaşar Tunagür Hocaefendi

Onun yaptığı o coşkun konuşmalar, o güne kadar duyduğum en içten ve en samimi konuşmalardı. Hutbelerinde muhakkak sahabeden örnekler verirdi. Ben zaten sahabe aşığı idim. Bu da beni onu dinlemeye koşturan sebeplerden biriydi.

  • @YasarTunagur

  • Kategoriler

  • Güncelliğini yitirmiş bazı konular kaldırılmaktadır (Ücetsiz site olmasından dolayı kısıtlama yapılıyor) anlayışınız için çok teşekkürler
    Sitemizdeki linkleri veya Videoları açamayanlar Dns lerini 208.67.222.222 208.67.222.220 Yapsınlar

RAMAZAN SORU VE CEVAPLARI

Posted by tunagor 20/07/2012

RAMAZAN’IN FARKLI ÜLKELERDE FARKLI GÜNLERDE BAŞLAMASININ SEBEBİ, RÜ’YET, HİLAL GÖRME, İÇTİMA MESELELERİ
A)Bazen farklı ülkelerde hilalin görüldüğü söylenerek erken oruç tutulabiliyor. Hilali görmede ölçü nedir? Bu durumlarda inanların nasıl hareket etmesi gerekir?
B)Türkiyede ramazan diğer müslüman ülkelerden bir gün önce veya sonra başlıyor. Konuyu açıklar mısınız?
İslam ülkelerinin farklı oruca başlamasını içtima veya rüyeti esas almaya bağlıyorlar. Rüyeti esas aldığını söyleyen bazı islam ülkeleri, Türkiye’den geç başlasa bu gerekçe geçerli, ancak genelde birgün erken başlıyor. Bu durumda diğer islam ülkeleri mi rüyet olmadan hesabı esas alarak başlıyor? Ramazan Ay’ının belirlenmesi için, Hial’in rüyeti ve içtimaı konusunda detaylı bilgi verir misiniz?
Ramazan ayında Suriyeliler Türkiyeden bir gün evvel tutuyorlar bizde onlara daha çok güveniyoruz. Bu hususta hangisine uymamız gerektiğini söyleyebili misiniz?
Arabistanda, bizim bayram yaptıgımız zamanda oruç tutuyorlar.. ramazanı bir gün önceden başlıyorlar ya da bitimindfen bir gün sonra biz bayram yaparken tutuyorlar.. Bu çelişki neden ileri geliyor?
Malum ramazan-ı şerifin başlaması ile birlikte hersene olduğu gibi ülkemizde yine hilal görüldü görülmedi, bu gün oruç tutulacak tutulmayacak tarzında tartışmalar yaşandı ve bunların neticesinde bir takım kimseler cemaatler Arabistan’a ittiba ederek bir gün önce oruç tutmaya başladılar ve haliyle bir gün önce bayram yapacaklar bu durumda bizler onlara uymuyarak yanlış mı yapıyoruz bu konuya biraz açıklık getirirseniz sevinirim.
Ramazan ayinin baslangici ve bitisinde Arabistan ve bir cok musluman ulkeyle aramizda cogu seneler farkliliklar oluyor. Misal gecen sene Arabistanda ramazan bizde basladigindan 1gun evvel basladi, ama ayni gun bitti. Bu hususta aklima takilan en onemli soru, ayni kusaktayiz, sonucta ayin gorunmesi bizde 1gun sonra yada 1gun once olamaz, en fazla 1 saat fark olabilirken onlar nasil bizim baslama zamanimizdan farkli baslayabilirler?
Hilal bu gün gözükmüş ama takvimlerde yarın oruca kalkılacak deniliyor buna ne dersiniz.
Niçin arabistanda veya başka ülkelerde ramazan ayına bir gün önce başlıyorlar. Ramazan hilali olara nasıl bir gün önceden görünüyor?
Suudi arabistan bu sene bizden bir gün önce oruç tuttu. Ayı gördüklerini söyleyip ramazana bizden bir gün önce başladılar. Aramızdaki bu fark nereden kaynaklanıyor. Geçen senede birçok arap ülkesi bir gün önce bayram yaptı. Şırnak Silopide biz oruçluyken 1 km ötemizde bayram vardı. Yoksa bizimkiler önceden belirledikleri takvimin dışına çıkamıyorlarmı. Ay hesabı bizde farklı onlarda farklı mı ?
İngilterede yaşayan bir kardeşiniz olarak burada ki muslumanların çoğunu pakistan ve hindistan uyruklular olusturuyor; bizden bir gün önce bazıları oruca başladılar. Şimdide bayram tarihi muallâkta! Ay takvimi nedir? Nasıl oluyorda müslümanlar olarak bir bütünlük sağlıyamıyoruz?
Bazı islam ülkelerinde bugün ramazan orucu tutuyorlar biz ise yarın oruc tutacağız sebebi nedir? Biz bayramın birinci günü oruclu oluyormuyuz? Ne yapmamız gerekiyor?
Dünyanın muhtelif yerlerinde (başka yerlerde hilalin göründüğünü işitmiş olsa) değişik günler oruca başlamak veya açmak caiz midir? Eger batı tarafta güneş geç battığına dayanarak, hilali de aynı zannetmek ve batıda açılmış olsa doğulular da mutlaka acması lazım demek caiz midir?
Ramazanın başlangıcı ve bayram günlerinin islam ülkelerinde farklı olmasının sebebi nedir?
A)Ramazan orucuna başlamak için Efendimiz hilalin görülmesini emretmiştir. Bu konuda rivayetlerde geçen birkaç örneği aşağıda sunuyoruz :
İbni Ömer Radiyallâhu Anhümâ anlatıyor: Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem Ramazan’dan söz ederek buyurdular ki:
“Hilâli görünceye kadar oruç tutmayın, yine (müteakip) hilâli görünceye kadar da yemeyin. Bulut araya girerse ayı takdir edin.”
(Buhari, Savm: 11; Müslim, Sıyâm: 9; Muvatta, Sıyâm: 1; Ebu Dâvud, Savm: 4); Nesâi, Savm : 10, 11)
Hz. Âişe Radiyallâhu Anhâ anlatıyor: Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem Şaban ayının günlerini hesapladığı kadar başka bir ayın günlerini hesaplamazdı. Sonra Ramazan hilâlini görünce oruca başlardı. Eğer bulut araya girer (hilâli göremez) ise (Şaban’ı) otuz gün olarak hesaplar, sonra Ramazan orucuna başlardı. (Ebu Dâvud, Savm: 6)
Yukarıdaki rivayetlerde anlaşıldığı üzere, ramazanın başlamasında esas hilalin görülmesidir. Fakat hilal Cenab-ı Allah’ın takdir ettiği bir düzen çerçevesinde hareket etmekde, programını aksatmamaktadır. Günümüzde ayın hareketleri çok öncesinden takip edilebilmekde, dolayısıyla hilalin çıplak gözle görülmesi zorunluluğu yerine ilim adamlarının verdiği bilgiler kafi gelebilmektedir.
Bu konuda özellikle aşağıdaki zikredeceğimiz rivayet manidardır:
İbni Abbas Radiyallâhu Anhümâ anlatıyor: Bir bedevi Resulullah Sallallâhu Aleyhi Veselleme gelerek:
“Ben hilâli (Ramazan hilâlini) gördüm!” dedi. Sallallâhu Aleyhi Vesellem:
“Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet getirir misin?” dedi.
Adam buna da, “Evet!” diye cevap verince, Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellem:
“Ey Bilal! dedi, halka yarın oruç tutmalarını ilan et!”
(Ebû Dâvud, Sıyam: 14; Tirmizî, Savm: 7; Nesai, Savm: 8; İbni Mâce, Sıyam: 6)
Efendimiz hilali görme konusunda bir bedevinin yaptığı yemini kabul etmektedir. Efendimizin, bir bedevinin şahitliğini kabul ettiğine bakıldığında, bugün bazı insanların onlarca ilim ehlini dikkate almamalarının bariz bir hata olduğu açıktır.
Kaldı ki, İslam aleminde bu tür ihtilaflar fitneye vesile olmak da, inananların çelişki içerisine düşmelerine neden olmaktadır. Oysa ki fitne yüce kitabımızda adam öldürmekden daha kötü olarak vasıflandırılmıştır. (Bakara,191)
Efendimiz; oruçda, bayramda ve diğer dini amellerimizde ümmetin ortak hareket etmesini tavsiye etmiş ve ancak amelin bu şekilde muteber olacağını ifade etmiştir.
Ebu Hüreyre Radiyallâhu Anh anlatıyor:
Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem buyurdular ki:

“(Muteber) oruç, (hep beraber) tuttuğunuz gündekidir. (Muteber) iftar, hep beraber ettiğiniz gündekidir. (Muteber) kurban hep beraber kurban kestiğiniz gündekidir.”
(Tirmizî, Savm 11; Ebu Dâvud, Savm 5)
Bu hususda diğer önemli bir konu ise, ramazanın bazen 29 bazen de 30 çekebilmesi durumudur ki, bu konuda hem bilimsel gerçekler hem de Efendimizin (asm) rivayetlerinde, Ramazan’ın bazen 29 bazen de 30 olabildiği görülmektedir.
Dünyanın düz bir küre olmaması, kutuplardan hafif basık olması, ayın dünya etrafında dönerken kateddiği mesafeyi arttırıp azaltmasına neden olabilmekde, bu ise ayların günlerinin farklı olmasına neden olmaktadır.
Peygamber Efendimiz (ASM) aylardaki bu farklılıklara rivayetlerden gördüğümüz üzere dikkat etmiş, ramazanın bazen 29 bazen de 30 olabileceğini vurgulamışır:
Abdullah ibni Ömer Radiyallâhu Anhüma anlatıyor:
Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem buyurdular ki:
“Ramazan ayı şöyle, şöyle şöyledir (Bu sırada iki elini bütün parmaklarıyla iki sefer çırptı, üçüncü çırpışta sağ veya sol başparmağını yumdu).”
Müslim ve Nesai’den gelen bir rivayette, Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellem:
“Biz ümmi bir milletiz; ne yazı, ne de hesap biliriz. Ay, şöyle şöyledir” dedi.
“Yani bir defasında yirmi dokuz, bir defasında otuz gösterdi” denmiştir. (Buhari, Savm: 13; Müslim, Savm: 13-15; Ebû Dâvud, Savm: 4; Nesai, Savm: 17)
Netice itibariyle; Peygamberimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellem Ramazan hilalini gördükten sonra oruca başlamış, Şevval hilalini görünce de bayram yapmıştır.
Hilali görerek oruca başlama konusunda da dikkatli hareket etmiş, herkesi görmeye teşvik etmiş, gören çıkınca da onun şahitliği üzerine orucu başlatmıştır.
Hilali görmede mutlaka çıplak gözle görülecek demek de, bir zorlamadır ve inandırıcı bir davranış değildir.
Önemli olan, hilalin ilk gece akşam saatlerinde görülmesidir. Zaten ilk gün hilal çok ince olacağı için herkesin açık ve net olarak görebilmesi mümkün değildir.
Bunun için teleskopla, astronomi biliminin verilerini kullanarak hilali gözetleyip görmek de “hilali görme” anlamına gelmektedir.
Peygamberimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellem, “Biz ümmi bir milletiz, ne yazı ne de hesap biliriz” buyururken de bunun bir hesap işi olduğunu da bildiriyor.
O dönemde astronomik hesaplar bu kadar ileri seviyede değildi.
Ama bugün hilali gözetleme meselesi ve Ramazan veya Şevval hilalinin görülmesi astronomi için çok basit ve sıradan bir iş haline gelmiştir.
Diğer yandan yukarıda mealini verdiğimiz hadiste Peygamberimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellem Müslümanların birlikte hareket etmelerine de dikkat çekmiş ve bize birlik mesajı vermiş bulunmaktadır.
Astronomi ilmi, yıllar sonra ayın ve güneşin tutulacağını nasıl haber veriyor ve saniyesi saniyesine aynen çıkıyorsa, teleskopla hilali görme meselesine de aynı şekilde itibar etmek en isabetli olanıdır.
Ama bu hiçbir zaman çıplak gözle hilali gözetlemeye engel olmadığı gibi, hilali gözetlemeyi terk etme anlamını da taşımaz.
B)İçtima: Ay, Dünya etrafında belirli bir yörünge üzerinde dolanmakta ve her dolanımında bir kez güneş ile aynı doğrultuya gelmektedir. Sırasıyla Dünya, Ay ve Güneş üçlüsünün aynı doğrultuya geldiği bu ana “İçtima” veya “Kavuşma” denir ki, bu Astronomik aybaşının başlangıcıdır. İçtima anında Ay’ın karanlık yüzü dünyaya dönük olduğundan, Hilâl’in dünyanın hiç bir yerinden görülmesi ilmen mümkün değildir.

Ru’yet: Hilalin içtima durumundan çıkıp, görülebilir bir parlaklığa ulaşabilmesi için, Ay’ın içtima doğrultusundan en az 8 derece ayrılması (bu süre 12 ile 16 saat arasında değişmektedir) ve güneş battığı anda hilalin ufuk yüksekliğinin en az 5 derece olması gerekmektedir ki bu, Hilal’in görülebilme olayı Kameri Aybaşı’nın başlangıcıdır.
Buna göre Ramazan Ayı’nın başlangıcı, İçtima anı değil, Rüyet halidir. Diyanet İşleri Başkanlığının hazırladığı takvimler de Hilal’in Rüyet’ine göredir. Doğrusu da budur.
Konuyla ilgili Diyanet İşleri Başkanlığının açıklaması ve verdiği örnek şöyledir:
30 Ağustos 2008 Cumartesi günü Türkiye saatiyle 21.59 da Kavuşum (İctima), 31 Ağustos Pazar günü Türkiye saatiyle 12.31 de Ru’yet olacak ve hilal ilk defa Avustralya’nın batısından itibaren görünmeye başlayacaktır. Cumartesi günü Ankara’da ay güneşten 18 dk, Mekke’de 17 dk. önce batacağı ve her iki şehrin ufuk çizgilerinin altında bulunacağından kesinlikle görülemeyecektir. Pazar günü ise ay; Ankara’da 8 dk. Mekke’de 20 dk. sonra batacak olmasına ve Ankara’da 0 derece 59 dakika, Mekke’de ise 3 derece 51 dakika ufuk çizgisinin üstünde olmasına rağmen güneş ışınlarının kuvveti sebebiyle görülemeyecektir. Kavuşumu esas alan bazı İslam ülkelerindeki Müslümanlar 31 Ağustos Pazar günü, Peygamberimiz (asv)’in uygulamasını esas alıp Ru’yeti, yani hilalin görülmesini takip eden günü Kameri aybaşı kabul eden Türkiye gibi diğer İslam ülkelerindeki Müslümanlar ise 1 Eylül Pazartesi günü oruç tutmaya başlayacaklardır. Başkanlığımızın Ru’yeti Hilal Konferansı Kararları’na uygun olan Kameri ay başlangıcının tespiti ve uygulaması hakkında, vatandaşlarımızın hiçbir tereddüdü olmamalıdır.

Konuyla ilgili yapılan konferans
İslam ülkeleri arasında olan bu ihtilafı çözümü amacıyla Başkanlığımızın, 1978 yılında 20 Müslüman ülkenin katılımıyla İstanbul’da Ru’yet-i Hilâl Konferansı düzenlediği kamuoyunun malumudur.
Söz konusu bu konferansta alınan kararların üçüncü maddesine göre;
a) İçtima’dan (kavuşum) sonra Ay ile Güneş’in açısal uzaklığı 8 dereceden az olmamalıdır. Bilindiği üzere Ru’yet, 7 ile 8 dereceler arasında başlamaktadır. 8 derecenin esas alınmasında, ihtiyat bakımından görüş birliğine varılmıştır.

b) Güneş’in batışı anında Ay’ın ufuktan yüksekliğinin açısal değeri, 5 dereceden az olmamalıdır.
Sadece bu esasa göre normal durumlarda Hilâl’in çıplak gözle görülebilmesi mümkündür. Başkanlığımızca hazırlanan takvimlerde de bu kararlar esas alınmaktadır.
Alınan bu kararlara rağmen, Hilâlin Ru’yetine değil de içtimaına itibar edilmesi nedeniyle, geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yıl da bazı İslâm ülkeleri bir gün önce oruca başlayıp, bir gün önce bayram yapacaklardır.
Bunun dini ve ilmi hiç bir dayanağı yoktur ve yukarıda bahsedilen kararlara da aykırıdır.
Ramazan Hilali: 18 Aralık 1998 Cuma günü Greenwich saatiyle 22 43 (Türkiye saatiyle 19 Aralık Cumartesi günü 00 43, Suudi Arabistan saatiyle 01 43) de içtima, 19 Aralık 1998 Cumartesi günü Greenwich saatiyle 13 34 (Türkiye saatiyle 15 34, Suudi Arabistan saatiyle 16 34) de ru’yet olacak ve hilal ilk defa Türkiye ve Suudi Arabistan’ın doğusundan itibaren görülmeye başlayacaktır.
Ramazan ayının içtiması Greenwich’e göre 18 Aralık Cuma, ru’yeti ise 19 Aralık Cumartesi gibi ayrı ayrı günlere rastladığı için içtima’yı esas alıp bu takip eden günü de kameri aybaşı kabul eden bazı İslâm ülkeleri Ramazan ayına 19 Aralık Cumartesi günü, Peygamberimizin hadis-i mucibince; Ru’yet-i takip eden günü kameri aybaşı kabul eden Türkiye gibi bir kısım İslâm ülkeleri ise Ramazan ayına 20 Aralık Pazar günü başlayacaklardır.
Greenwich’e göre içtima günü olan 18 Aralık 1998 Cuma günü, ay güneşten, Mekke’de 11’dk. Ankara’da ise 2’dk. önce batmakta ve güneş battığı anda hilal; Mekke’de 2 derece 27’dk. Ankara’da ise 0 derece 48 dk. ufkun altında bulunduğundan dolayı kesinlikle görülememektedir. Hilal görülememesine rağmen yukarıda ifade edildiği üzere içtima’yı esas alan ülkeler hilal görülmüş gibi 19 Aralık 1998 günü Ramazan ayına başlayacaklardır. Bu uygulama Ruyet-i Hilal Konferansı kararlarına aykırıdır.
Ru’yet’in günü olan 19 Aralık 1998 Cumartesi günü ay güneşten; Mekke’de 37 dk. Ankara’da 44 dk. sonra batmakta ve güneş battığı anda hilal, Mekke’de 6 derece 44 dk. Ankara’da ise 6 derece 15 dk. ufkun üstünde bulunduğundan ve o saatte ayın parlaklığı güneşin ışınlarından daha kuvvetli olduğundan, ilk defa Türkiye ve Suudi Arabistan’ın doğusundan itibaren batıya doğru, batı ufku açık olan yerlerde net olarak görüleceğinden 20 Aralık 1998 Pazar günü Ramazan Ayının 1. günü olacaktır.
RAMAZAN AYINDA ŞEYTANLAR NASIL BAĞLANIR?
A-Bazı hadis-i şeriflerde, “Ramazan ayı girince merede-i şeyâtîn zincire vurulur.” buyuruluyor. “Merede-i şeyâtîn” ne demektir; onların zincire vurulmalarının tezahürleri nelerdir?
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ramazan ayı girince Cennet kapıları açılır, Cehennemin kapıları kapanır ve merede-i şeyâtîn zincire vurulur.” buyurmuştur. “Merede”, inatçılar, direnenler, saldırganlar demektir. Bu ifadeyle, şeytanların en azgınları, ipe-sapa gelmezleri, gözü dönmüşleri kastedilmektedir. Evet, bu mübarek ayda, “merede-i şeyâtîn” zincire vurulmaktadır.
Bununla beraber, Ramazan-ı şerifte de hatalar işlendiği, günahlara girildiği ve büyük yanlışlıklar yapıldığı bir gerçektir. Fakat, bu Kur’an ayında mü’minlerin elde ettiği büyük kâr düşünüldüğünde ve şeytanın buna razı olmayacağı, adeta hırsından deliye döneceği ve insanları günahlara çekmek için bütün hilelerini kullanacağı göz önünde bulundurulduğunda merede-i şeyâtînin elinin-kolunun bağlanmış olduğu anlaşılacaktır.
Şüphesiz, Ramazan’da yapılan ibadetler çok önemlidir. Cenâb-ı Allah oruç hakkında “Oruç Bana ait bir ibadettir; onu Nefsime izafe ediyorum. Mükâfatını da Ben vereceğim.” buyurmaktadır. Bu itibarla da onun genişliğini, derinliğini ve Hak indindeki değerini kavramak, ona bir kıymet takdir etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, onun mükâfâtını vermeye Cenâb-ı Hak’tan başka kimsenin gücü yetmez. Allah Teâlâ, oruç sevabını bizzat takdir etmiş ve onu öbür âlemde bir sürpriz olarak verme vaadinde bulunmuştur. Bu sürpriz mükâfâtın en önemli vesilesine de “Çünkü oruç tutan kulum, yemesini-içmesini Benim için terk ediyor” sözüyle işaret buyurmuştur.
Bu kutlu zaman diliminde mü’minler oruç ibadetiyle beraber, teravih namazı da kılarlar. “O Ramazan ayı ki insanlara bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı bâtıldan ayıran en açık, en parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.” (Bakara, 2/185) ilâhi beyanı gereğince Ramazan’ı tam bir Kur’an ayı olarak değerlendirir ve bol bol Kur’an okurlar. Aynı zamanda, gönülleri açılır, semahatle ve engin bir cömertlikle coşarlar; hayır ve hasenât hesabına bütün fırsatları değerlendirirler. Bir hadis-i şerifin ifadesiyle, “Rasûlullah insanların en cömerdi idi. Onun bu cömertliği Ramazan ayı girip de Cebrail aleyhisselamla buluştuğu zaman daha da artardı. Hazreti Cebrail Ramazan ayı çıkıncaya kadar her gece Peygamber Efendimiz’e gelip Kur’an’ı arz ederdi. O günlerde Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlara rahmet getiren rüzgardan daha cömert olurdu.” Mü’minler de, Rehber-i Ekmel’e ittiba ederek, o günlerde daha bir cömertleşir; zekat, sadaka ve fıtır sadakası adı altında sürekli ihsanda bulunurlar. Dahası, bazıları, Ramazan ayının son on gününde itikafa girer ve kendilerini bütün bütün ibadete verirler.
İşte, böyle bir hayır yarışı karşısında şeytanın çileden çıkması onun tabiatının gereğidir. Zira o, insanoğluna düşmanlığını ifade ederken, “Zâtına kasem olsun, hepsini şirâzeden çıkaracağım!” demiş ve sürekli, ayakları kaydırma yolları arayıp durmuştur. Öyleyse, Ramazan’ın bereketi çıldırtır şeytanı ve şeytanlaşan bir kısım habis ruhları. Bu büyük sevapları insanların ellerinden alabilmek için, onlar arasında çok hır-gür çıkarma hırsıyla kıvrandırır insî-cinnî şeytanları.
Ne ki, görüldüğü gibi, insanlar bu huzur ikliminde büyük ölçüde ramazanlaşıyor; daha dikkatli ve ahirete açık yaşıyorlar. Allah’ın izni ve inayetiyle, Ramazan’ı sükûnet içinde geçiriyor ve günahlardan biraz daha uzak kalıyorlar. Demek ki, merede-i şeyâtîn diyebileceğimiz o azgınlar gerçekten zincire vuruluyor. Bazı insî ve cinnî şeytanlar heva ve heves gibi yardımcıları vasıtasıyla tahribatlarına devam etmeye çalışsalar da, Cenâb-ı Hak, azgın şeytanların önünü tıkıyor ve onlara faaliyet izni vermiyor.
B-Ramazan ayında şeytanlar zincire vurulduğu halde niçin bazı zamanlarda vesveseler geliyor ve erkekler ihtilam oluyorlar?
Ramazan ayında şeytan zincire vuruluyor. Acaba bu ekser insanlar neden günah işliyor.
Cevap: Seytanların zincire vuruldugu hadis-i serifte ifade buyuruluyor. Orada beyan buyurulan “merede”kelimesi, şeytanın bir sıfatıdır ve inatçılar, direnenler demektir. Demek ki, bütün şeytanlar değil, en inatçı şeytanlar bağlanmaktadır. Hadis-i Şerif’ten anlaşıldığına göre şeytan tamamen etkisiz hale getirilmiyor., büyükleri, en azılıları bağlansa bile diğerleri belli bir alanda icraatlarını devam ettiriyor. Eger insan, onların icraat alanına girmezse bir sey olmaz. Seytanlar ona yaklaşamaz. Mesela, barlar pavyonlar şeytanın kol gezdiği yerlerdir. İnsan buralara gider içki içer, eğlenir, kendinden geçer de, silahıyla bir adamı vurursa, “hani şeytanlar bağlanmıştı”diyemez. Şeytan, ölmüyor ramazanda, sadece sınırları daraltılıyor, tesir gücü azaltılıyor, faaliyet alanı küçültülüyor. İnsan da bu arada dikkatli olmalı, onun sahasına girmemeli ve ramazanda büyük bir ivme kazanarak, ramazan sonrası şeytanların her yanda avını kurup beklediği zamanlar için manevi gerilim elde etmeye çalışmalıdır.
Meselenin bir diğer yönü de şudur: Ramazan’da herkes, az çok kendini günah ve kötülüklerden alıkor. Önceden yaptığım günahları bari Ramazan’da işlemeyeyim diye kendine çeki düzen verir. Her tarafta coşkun bir maneviyat yaşanır. Namazlar, oruçlar, iftarlar, sahurlar, teheccüdler, teravihler..vs. derken bütün inananlar adeta bir maneviyat dopingine tabi olurlar. İşte bu cennet gibi iklimde şeytanlar homurdanır dururlar ama yapacakları pek fazla bir şey yoktur. Zira, mü’minler ellerinden geldikçe bu mübarek zaman diliminin sürükleyici akımına katılırlar ve her an binbir ruhani zevk yaşarlar. Bu manzara karışısında şeytan, inanmış gönüllere hükmedemez hale gelir ve hıncından adeta kudurur.
Bahsettiğiniz vesvese meselesi, ayrıca üzerinde durulmalıdır. Pek çok yönü var. Ancak, ramazanda vesvesenin gelmesi de yine şeytanın tamamen yok edilmemesiyle irtibatlı olarak düşünülmelidir. Şeytan zincire vurulsa da içimizdeki nefis ve bazı duygular, bizi bu türlü vesveselere sürükleyebilir. Vesveselerin tamamen kalkması, imtihan sırrına ve insanın inkişafı hakikatine zıttır. Az da olsa olacaktır. Olacaktır ve insan vesveselerle boğuşarak Ramazan’da daha da kuvvetli bir imana erişecektir. Zaten vesvese de, imanı olan insana gelir. İhtilam meselesine gelince, bunu tamamen şeytana bağlamak doğru değildir. İnsan manen iyi olduğu zamanlarda da ihtilam olabilir. Ayrıca işin sıhhi tarafı da unutulmamalıdır. Soğuk, ağır kaldırma, aklı aşırı derecede kullanma gibi insan vücuduyla alakalı boşalmalar da olabilir.
İnsanlar gibi şeytanlar da farklı farklıdır. Çok aşırı zararlıları olduğu gibi her insana özel verilmiş şeytanlar da vardır. Ramazanda bağlanan şeytanlar hususi şeytanlar değildir. Daha zararlı ve şerir şeytanlardır. Herkesin hususi şeytanı ise insanla beraber bulunmaktadır.
Eğer şeytan insandan ayrılsa o zaman insanın terakkisi durur. Ancak Ramazanda bu şeytanların tesirleri ve zararları azalabilir.
Hatta bir hadiste Peygamber efendimiz kendisine de bir şeytan verildiğini ancak hususi şeytanının teslim olup Peygamberimize boyun eğdiğini söylemiştir.
Ayrıca insana şüphe ve vesvese veren sadec şeytan değildir. İnsanın nefsi emmaresi de her zaman görev başındadır.
RAMAZAN BÜTÜN HAYIRLARI İÇİNE ALIR SÖZÜ NASIL ANLAŞILMALIDIR?
İmam Rabbanî Hazretleri, “Mübarek Ramazan ayı, bütün hayırları ve bereketleri câmidir. Kim Ramazan ayını çok iyi değerlendirip hayır ve bereketinden nasipdâr olursa, bütün senesini o câmiiyet içinde geçirmeye muvaffak olur.” buyuruyor. Bu tespitin bir tahlilini lütfedip, mübarek Ramazan ayını en rantabl şekilde değerlendirme adına neler tavsiye edersiniz?
Cevap: Bilindiği gibi bazı mübarek ay, gün ve gecelere ait bir kısım faziletlerden bahsedilmiştir. Mesela, Kur’ân’ın ifadesiyle, Kadir Gecesi’ni ihya eden bir insan, bin ayı ihya etmiş gibi sevap alır. Yine Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadesiyle, vatanı korumak gayesiyle bir saat nöbet tutan insan, bir sene ibadet yapmış gibi sevap kazanır; keza bir saat tefekkür eden insan, bir sene ibadet yapmış gibi olur… Demek bu türlü az ve dar bir zaman dilimi içinde, yine hayatî önem taşıyan bir mekanda bir insanın yapacağı bazı hususi, cüzî, zıllî şeyler, cüz’iyetten çıkıp külliyet kesbediyor, zılliyetten çıkıp asliyete inkılap ediyor ve Cenab-ı Hakk’ın katında aslı eda edilmiş gibi kabul ediliyor.
İmam Rabbani Hazretleri’nin Ramazan’la ilgili değerlendirmesine gelince; en başta meselenin teşvik yanı söz konusu. Yani bir insan, Ramazan-ı şerifi, gecelerini kıyamla, gündüzlerini de oruçla geçirirse, onun için Kadir Gecesi’nde vaat edilen İlahi lütuflar bahis mezvuu olabilir. Dolayısıyla bütün bir seneyi câmi bir mümin olarak geçirir ve böyle bir insanın sakatatı olmaz. Bu da, o insan için bir sâlih (doğurgan) dairenin teşekkül etmesi demektir ki, böyle bir durumda her hayır, başka bir hayrı doğurur ve derken o insan için bir hayırlar dairesi teşekkül eder.
Evet, bir insan gecesiyle gündüzüyle bir Ramazan-ı şerifi ihya etmekle, bütün sene hayırlara açık olabilir ve hep hayır yollarında dolaşabilir. Tabii böyle potansiyel bir lütf-u İlahi herkes için söz konusudur. Ramazan-ı şerifi tastamam ihya eden bir insan için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Kim inanarak ve aynı zamanda sevabını da Allah’tan bekleyerek oruç tutarsa, işlediği bütün günahları Allah (celle celâluhû) affeder.” buyurur. Demek bu türlü mübarek ibadetlerde insanın niyeti, hülusu, yakîn mülahazası çok önemli ki, bunların derinliğine göre Allah (celle celâluhû), bazen bire on, bazen yüz ve bazen de milyon veriyor. Tabii böyle bir sevap katlaması, o insanın ömrünün senelerini aşar.
Bunu küçük bir misalle anlatmak gerekirse, diyelim ki Ramazan-ı şerifte Kadir Gecesi’ni yakaladınız. Bu, bin ay hesabına göre seksen sene yapar. Buna göre, o insan sanki seksen sene yaşamış gibi sevap kazanır; başka bir ifadeyle, bin ay namaz kılmış, bin ay oruç tutmuş gibi olur. Bu ise, bir insanın ömrünü aşkın bir şeydir; zira ümmet-i Muhammed’in en uzun yaşayanları bile seksen yaşını biraz aşkın yaşamışlardır/yaşıyorlar. Yine bu öyle bin ay ve öyle seksen sene ki, içinde riya yok, süm’a yok.. mesela siz namaz kılar, rükua gidersiniz ama içinizden, “çevredeki insanlar da gördü, iyi bir rüku çıkardım” diye geçirseniz; yine secdeye gider, Cenab-ı Hakk’ın, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) secdesini tarif ederken “Secde edenler arasında kıvrım kıvrım halini Allah görüyor..” ifadesinde olduğu gibi, kıvrım kıvrım bir secde eda edersiniz; ama aklınızın köşesinden, ‘nasıl secde edilirmiş insanlar bir görsün’ diye geçirseniz, sizin bu düşünceniz o secdeyi de, rükuu da ve onların önündeki şeyleri de alır götürür. Sadece yatıp kalkmanız ve bir de yorgunluğunuz yanınıza kâr kalır. Ama Kadir Gecesi’nde kazandığınız şey, öyle bir netice verir ki, gecenin bir ânında ve kimsenin olmadığı bir ortamda yaptığınız ibadet ü taati riya, süm’a fırtınaları alıp götürmez. Yine onun içinde başka günahlar da yoktur; mesela harama bakmamış, yalan söylememiş, din-i mübîn-i İslam’ın esaslarına aykırı hareket etmemişsinizdir.
Bir ehl-i tahkikten bu geceyle ilgili şöyle bir değerlendirme duymuştum; bu zat derdi ki, mesela birinin malını yemişsiniz, birine sövmüşsünüz ya da birinin gıybetini etmiş, çekiştirmişsiniz. Bütün bunların karşılığını ötede sizin sevabınızdan alır, ona verirler. Ancak bu verilecek şeyler, sizin yaptığınız şeylerden verilir; fazlî olan, yani Allah’ın (celle celâluhû) size fazlından verdiği şeylerden verilmez. O halde, eğer Cenab-ı Hak bir gecede size seksen senelik bir ecir vermişse, seksen bin adama borcunuz da olsa, eğer sizin sadece o geceniz varsa, o geceniz alınıp onlara taksim edilir; ama Allah’ın fazlî surette size verdiği şey, seksen seneye muâdil olarak bitevî size kalır…
İşte Ramazan ayı, böylesine hayırlara, hasenata açık ve aynı zamanda önemli hayırlar doğuran bir aydır. Ancak hususiyle Kur’ân hizmetkârlarının, Ramazan’ı da, başka zamanları da ayrı bir önem arz etmektedir. Çünkü günümüzde hiç kimsenin yapamayacağı her mevsime ait işleri, Allah (celle celâluhû) bu hizmet erlerine yaptırıyor. Böylece onlar, sadece Ramazan ayını değil, adeta bütün ömürlerini mücahede ruhu ile bir dantela gibi örüyorlar. İşte bu durum, İmam Rabbani Hazretleri’nin dediği, münhasıran bir Ramazan’ı ihya etmeyi, onu değerlendirmeyi ve Ramazan’ın değerlendirilmesiyle çok engin, çok geniş hayırlara açılma işini çok çok aşar. Çünkü bu insanlar, göz doldurucu ve çok çalımlı işler yapıyor ve belki şu anda gerçek değeriyle değerlendiremeyeceğimiz şekilde bir tarih yazıyorlar. Bu açıdan da eğer bir Ramazan ayı ihlaslı bir insana seksen senelik ömür kazandırıyorsa, her halde onlarınkini hesap etmek mümkün olmayacaktır.

RAMAZAN’DA YENİ ALIŞKANLIKLAR NASIL KAZANILIR?
Birer disiplin insanı haline gelebilmemiz için Ramazan ayının ne gibi katkıları olabilir? Ramazan-ı Şerif bizde ne türlü alışkanlıklar hâsıl etmelidir?
Cevap: Disiplin, frenkçe bir kelimedir; intizamın te’mini için uyulması gereken emir ve yasaklar, dengeli bir insan olabilmek için lazım gelen zihnî, ahlâkî, ruhî terbiye ve “düzen ruhu” manalarına gelmektedir. Disiplin insanı ise, belli kaide ve prensipler çerçevesinde yaşayan, tertip ve düzen hususunda hassas davranan insan demektir.
Aslında, bir mü’minin hayatı her zaman çok ahenkli olmalıdır. O, ne zaman ne yapması gerektiğini, nelerle meşgul olması ve hangi işlerle uğraşması lazım geldiğini önceden bilmeli ve ona göre davranmalıdır. Onun, hangi işi önce yapacağını belirleme ve bir programa göre çalışma niyeti haricinde “Acaba şimdi ne yapsam?” şeklinde bir düşüncesi olmamalıdır. O, hem Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluk vazifelerini hem diğer insanlarla alakalı sorumluluklarını hem de kendi şahsî işlerini ve bunlardan hangisini ne zaman yapacağını mutlaka önceden tayin etmeli; her haliyle bir düzen ve intizam örneği sergilemelidir. Haddizatında, ibadetler iş tanzimi ve vakit taksimi için çok önemli birer köşe taşıdır ve inanan insan çoğu zaman işlerini o ibadet takvimine göre ayarlar: “Öğle namazından sonra; akşam namazından önce..” diyerek gününü belli dilimlere ayırır ve hiçbir anını boş geçirmemeye çalışır.
Zamanın kıymetini bilen ve ömrü, değerlendirilmesi gereken çok önemli bir nimet olarak gören kimseler, yeme içmeden yatıp-kalkmaya kadar her şeyi zabt u rabt altına alırlar; hiçbir meselelerini dağınıklık içinde ve sürüncemede bırakmazlar. Onlar bilirler ki, hem insanların hem de kurumların en verimli oldukları anlar, en düzenli oldukları zamanlardır.
İşte, Ramazan ayı, yemek-içmek-uyumak gibi nefsin arzu ettiği şeylere karşı tavır belirleyerek, bunları ihtiyaç ölçüsünde ve hamd ü şükür duyguları içerisinde gidermek suretiyle hayatı disipline etmeyi öğretir. Nefsanî isteklere karşı, kalb ve ruh atmosferine sığınarak, vicdanı harekete geçirip iradeyi güçlendirerek sürekli istikamet üzere olabilmeyi ders verir.
Ramazan-ı şerif, insanın en zayıf damarlarından biri olan yeme-içme isteğini sınırlamayı ve kontrol altında tutmayı sağlar. Adeta bir beslenme disiplini talim eder. Evet, hayatı devam ettirebilmek için mutlaka yemeye, içmeye ihtiyaç vardır. Ne var ki, sağlık prensipleri hesaba katılmadan yenip içilen her şey beden için zararlı olduğu gibi; midenin, kalbi ezecek kadar güçlenip insanı kalb ve ruhun derece-i hayatından hayvaniyet ve cismaniyet çukurlarına düşürmesi de bir felakettir. Evet, vakitli vakitsiz sürekli bazı şeyler yiyip içmek ve mideyi hep dolu bulundurmak, hem bedene zarardır hem de Cenâb-ı Hakk’ın hoşlanmadığı bir davranıştır.
Bu mübarek ay boyunca tutulan oruç, yemek vakitlerini belirleme, israftan ve mideyi tıka-basa doldurmaktan kaçınma, hem beden hem de ruh sağlığına zarar veren şeylerden uzak durma ve aynı zamanda mutlaka helâl dairesinde kalarak harama asla el uzatmama hususlarında temrinat yaptırır; Ramazanlaşan insanlara bu konularda disiplin ruhu kazandırır.
Ramazan, ondan nasiplenmesini bilen her insanı, seviyesine göre bir sadâkat eri haline getirir. Oruç tutan ve ondaki sırrı kavramaya çalışan bir mü’min, hem Hakk’a teveccühünde hem de halkla münasebetlerinde hep vefa ve sadâkat peşinde olur. O, sadece belli vakitlerde ibadet eden bir insan olmakla yetinmeyip, ubudiyet ufkuna yürür ve bütün gününü kulluk şuuruyla değerlendirir, her an ibadet ediyor olma duygusuyla yaşar. Dünyevî eğilimlerden ve cismanî temayüllerden birazcık sıyrılınca, kendini Cenâb-ı Hakk’a adama ve bir hakikat eri olma hedefi belirir önünde. Bu hedefe ulaşmak maksadıyla, Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, hep Allah için düşünme, Allah için konuşma, Allah için muhabbet duyma, “lillah, livechillah, lieclillâh” dairesi içinde kalma ve her zaman Hakk’a müteveccih bulunma denemeleri yapar; bu denemeler neticesinde başarıyı yakalamaya her gün biraz daha yaklaşır. Derken, tam bir vefa ve sadâkat insanı olur.
Zaten oruç, vefa duygusunun en güzel bir alametidir. Zira o, Allah ile kul arasında yapılmış bir anlaşmadır: Kul, belirli süreler dahilinde, belirli şeylerden vazgeçer ve bu suretle ahdinde vefalı olduğunu gösterir; Cenâb-ı Hak da onun mükafatını bizzat Kendisinin vereceğini vaat eder. Allah’a karşı vefalı davranan bir insan, zamanla ailevî ve içtimaî hayatında da tam bir “vefa abidesi” durumuna yükselir. Bu duyguyla, sıla-yı rahimi gözetir, herkese yardım eli uzatır; zekatını ödemekten asla kaçmaz, hatta sadaka vermeye ve infak etmeye hiç doyamaz.
Hak’la münasebetin önemli bir şiarı da Kur’an okumak, dua dua Cenab-ı Allah’a yalvarmak ve sürekli O’na teveccühte bulunmaktır. Ne var ki, Kur’an-ı Kerim’in işlemeli sandıklar ve ipekten kılıflar arasındaki hapsine son verip, onu dil ve gönüllere şeker-şerbet yapmak da pek çokları için bir manada ancak Ramazan-ı Şerifte mümkün olmaktadır. Bu kutlu ay, damaklara bir Kur’an tadı çalmakta ve insanlara bir evrad ü ezkar disiplini de aşılamaktadır.
İşte, bir ay boyunca, yeme-içmeden yatıp kalkmaya, ibadet ü taatten evrad ü ezkâra kadar hayatın hemen her alanıyla alakalı bazı kaide ve kurallar çerçevesinde davranan, bir ölçüde disiplin ruhuna kavuşan ve düzenli yaşamaya alışan insanlar, Ramazan’dan sonra da aynı nizam ve intizamı korumalı, devam ettirmelidirler. Mesela, bir ayın her gecesinde uykuyu bölüp sahurun bereketinden istifade etmeye koşan, bu arada seccadeyle de bir vuslat yaşayan mü’minler, bu otuz geceyi bir temrinat süresi olarak değerlendirmeli ve artık senenin her gecesini bir vuslat koyu bilmeli, gecelerini hiç olmazsa bir kaç rekat teheccüd namazıyla aydınlatmalıdırlar.
Evet, bir disiplin insanı, nasıl yaşayacağını ve nerede nasıl davranacağını önceden belirler; belli prensipler çerçevesinde kendine bir rota çizer ve attığı her adımı bilerek atar. Bizim, tavır ve davranışlarımızın renk, desen ve çizgilerini de dinimiz çok önceden belirlemiştir. Mesela, Allah’a ve Rasûlü’ne iman bizim için en önemli esastır. Bu esas, sonraki adımlarımızın yönünü de tayin eden bir yol işaretidir. Biz, inandığımız Rabbimizi, rehber bildiğimiz Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i herkese anlatmakla mükellefiz. Dinimizi neşretmek bizim görevimizdir. Dolayısıyla, gönüllere girmeye çalışırız; çok güzel olan İslam’ın güzelliklerini sergilemek için onu güzelce temsil etmeye gayret gösteririz. Bu niyete matuf olarak, dinî kaynaklarımızın şekillendirdiği tavır ve davranışlarımızla insanların arasında bulunur; onlara kendi değerlerimizi tanıtırız. Gönül verdiğimiz hakikatleri herkese anlatmak için, şer’an katî haram olan meselelere girmeme kaydıyla, o mevzuda kullanılmasına cevaz verilen bütün vesileleri kullanır ve ne yapıp edip insanlarla iman hakikatleri arasındaki engelleri ortadan kaldırmak için çabalarız. Aynı zamanda, disiplin insanı olmakla kuralcı olmak arasındaki farka da dikkat eder; içinde yaşadığımız zamanın şartlarını göz önünde bulundurma, kendi kültür ortamımızın gerçeklerini gözetme ve devrin insanlarına onların anlayacağı bir dil ve üslupla hitap etme gibi hususlara da azami özen gösteririz.
Şayet, kendimizi Cenâb-ı Hakk’ın rızasına adamış ve o rızayı da Zât-ı Uluhiyeti duyurmaya bağlamışsak, artık nerede olursak olalım, hangi şartlar altında bulunursak bulunalım, bizim için durmak, acizliğe düşmek ve mesuliyetten kaçmak söz konusu değildir. Zira, “Bahar gelsin, hava ısınsın, çiçekler açsın, bülbüller ötmeye başlasın… işte o zaman ben de şakırım!” şeklindeki bir düşünce bir disiplin insanının mülahazası olamaz. O kışta da şakımalıdır, yazda da; baharda da güle türküler söylemelidir güzde de. O, her mevsime ve her döneme göre bir dil ve üslup tutturmalı, dilbeste olduğu hakikatleri terennüm etmekten asla geri durmamalıdır.
Tabii ki, böyle bir gönül yüceliği ve bu denli bir disiplin ruhu -hususî bir inayet olmazsa- bir anda kazanılmaz. O ufka ulaşmak, uzun bir zaman ve ciddi temrinat ister. Şu kadar var ki, Ramazan bir başlangıçtır ve o güzel hasletlere ulaşmak için çok bereketli bir ekim mevsimidir.
Aslında, inananlar için, insan ömrü bir Ramazan, büluğ çağı imsak vakti ve ölüm de iftar anıdır. Bir aylık Ramazan, bir ömür süren kulluk orucunun alıştırması gibidir. Otuz günde kazandığı güzel hasletleri hayat boyu devam ettirmesini bilenlerdir ki, onlar, burada biraz aç ve susuz kalmaya bedel, ötede “Kullarım, çok defa sizi renginiz kaçmış, benziniz sararmış-solmuş, gözleriniz içine çökmüş ve avurtlarınız çukurlaşmış olarak görüyordum. Buna Benim için katlanıyordunuz. O geçmiş günlerde takdim ettiklerinize bedel haydi bugün afiyetle yiyin, için.” hitabını duyacak ve işte o gün asıl iftarı yapacaklardır.
RECEP ALLAH’IN AYI, ŞABAN BENİM AYIM, RAMAZAN ÜMMETİMİN AYIDIR HADİSİ SAHİH MİDİR?
Efendim, “Recep Allah’ın ayıdır, Şaban benim ayımdır, Ramazan ise ümmetimin ayıdır.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/423) hadisi hakkında aydınlatır mısınız?
Bu hadis-i şerifi kütüb-ü sitte gibi sahih hadis kaynaklarında bulamadık. İbn Cevzi ve bir çok âlim bunun uydurna bir hadis olduğunu söylemişlerdir. Zaten acluni bu bilgiyi kitabında haşiye olarak belirtmiştir.

RAMAZAN’I KARŞILAMA VEYA UĞURLAMA ORUCU VAR MIDIR? ŞEK GÜNÜ ORUCU NEDİR?
Ramazan orucu bu sene 29 gün olarak tutulacak bunun için cumartesinden başlayacak olanlar var 30 a tamamlamak için gerçekten böyle mi yapılması gerekiyor?
Şüphe gününde oruç tutmak ne yönden mekruhtur ve arabistanda oruca bir gün önceden başlandığı ve türkiye’de de böyle tutmamız gerektiğini düşünenler var peki gerçekten o gün ramazansa ve oruçlu olmazsak mesul olmazmıyız?
İnsan bilmediği veya bilmeyerek yaptığı yanlıştan sorumlu olmaz.
Ramazan’dan önce “şek günü”, yâni şüphe günü diye bir gün vardır. Bu gün Şaban ayının son günü mü, yoksa Ramazan ayının ilk günü mü olduğu hususunda şüpheye düşülen gündür. Şüpheli görülen böyle bir günde oruç tutmak mekruhtur. Fakat, şek günü olmadığı hususunda kesin bir bilgi varsa oruç tutulabilir. Hattâ Ramazan gelmeden iki-üç gün önce oruca başlamak da mümkündür. Çünkü, bu oruç, Şaban ayında tutulan nâfile oruçtur. Bunun da sevabı vardır.

Günümüzde Ramazan hilâlinin tesbiti ve başlangıcı astronomik hesap ve takvim yoluyla yapıldığından Ramazan’dan bir gün önce oruç tutmak câizdir. Bunun adına “Ramazan’ı karşılama” denmesinin hikmeti de şuradan kaynaklanmış olabilir.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Ramazan ayına hürmetten dolayı Şaban ayında oruç tutulmasını tavsiye ederdi. Enes bin Mâlik’in rivâyetine göre, bir seferinde Sahabîler Peygamberimize sordular:

“Yâ Resulallah, Ramazan’dan başka fazileti en çok olan oruç hangi aydadır?”
Bu soruya Peygamberimiz şöyle cevap verdiler:

“Ramazan’a hürmeten Şaban ayında tutulan oruçtur.”1
Bu hadiste sözü edilen faziletten dolayı Ramazan’dan birkaç gün önce Şaban ayı içinde oruç tutmak câiz ve sevaplıdır.

Ramazan’dan sonra tutulan oruca gelince; Ramazan’ı “uğurlama” niyetiyle oruç tutulmaz. Böyle bir oruç da yoktur. Ancak, “Kim Ramazan orucunu tutar, sonra bunun arkasından Şevval’dan altı gün oruç tutarsa, onun tutmuş olduğu oruç, yıl boyunca tutulan oruç gibidir”2 mealindeki hadisten hareket eden müçtehidlerden bazıları Ramazan’ı müteakip Bayramın birinci gününden sonra Şevval ayı içinde oruç tutmayı müstehap saymışlardır. Bu oruç nafile bir oruçtur. Fakat, başta İmam-ı Âzam olmak üzere İmam-ı Mâlik ve Ebû Yusuf gibi âlimler de, halk bu orucu vacip bir oruç zanneder endişesiyle Şevval ayında oruç tutulmamasını daha uygun bulmuşlardır. Selef ulemâsından da hiçbir âlim Şevval orucu tutmamıştır.

Bununla beraber sevabı hatırı için Şevval ayında oruç tutulabilir. Fakat, bunu vacip bir oruç olarak değil de, nafile olarak bilmek lâzımdır.

1. Tirmizî, Zekât: 28.
2. İbni Mace, Sıyam: 33.

RAMAZAN ORUCU KAÇ GÜNDÜR?
Orucun her sene 29 veya 30 olarak değişmesinde sebep nedir. Bazı kişiler oruç 29 olduğunda 30 a tamamlamak için oruca bir gün önceden başlayarak otuza tamamlıyorlar Mekke’de durum nasıl?
İmsakiyeler de neden 29 gün oruç tutulacağı gösteriliyor neden 30 değil arap diyarında 30 gün olmasının sebebi nedir?
1978 yılında 19 İslâm ülkesinden 40 Din ve Astronomi bilgininin katılmasıyla İstanbul’da toplanan “Ru’yet-i Hilâl” konferansında; Kamerî aybaşlarının tespitinde, hilâlin ister çıplak gözle, isterse modern ilmin rasat metotlarıyla olsun görülmesi esas olmakla beraber, astronomların hesapla tespit ettikleri Ramazanın başlangıcı ve bayram günlerine itibar edileceği kararına varılmıştır. Böyle olunca, takvimlerde belirtilen, Ramazanın başlangıç ve bayram günlerine şüphe ile bakmak yersizdir…

RAMAZAN ORUCU KAÇ GÜNDÜR?

Ramazan ayı bazı yıllarda 29, bazı yıllarda da 30 gün olmaktadır.
Ramazan ayı 29 gün olduğu zaman oruç yine tamdır. Çünkü farz olan, Ramazan ayının tamamını oruçlu geçirmektir. Bu sebeple; Ramazan ayının 29 gün olduğu yıllarda tutulan orucun eksik olması söz konusu değildir. Nitekim HZ. Muhammet 9 Ramazan orucu tutmuştur. Bunlardan dördü 29 gün, beşi de 30 gün olmuştur.
HAMİLELİK, DOĞUM, HAYIZ SEBEBİYLE ORUÇ TUTAMAYAN KADININ KAZASI, ORUCU KAZA ETMEK YERİNE BAŞKA BİR ŞEY YAPABİLİR Mİ?
Namazlarinin ve oruclarinin kaza edildigini suphesiz biliyorum lakin, arkadasimin kayin validesine bir hoca hanimlar ozel hallerinde kaza namazi ve orucu tutmakla mukellef degillerdir demis, hoca;neden orucun kazasi yapiliyorda namazin kazasi yapilmiyor diye kafalarini karistirmis, Risalei nurdan arastirdim lakin tam verecek cevap bulamadim.. lutfen yardimci olun… gittikce herkesin kafasini karistiriyorlar.. Onlara sizlerin yardimiyla kalbleri ve akillari ikna eden bir cevap vermek istiyorum…
Ramazan yaklaşıyor.bir konuda bilgi istiyoruz.Hamile olanların oruç tutmasımı daha iyi yoksa tutmaması mı?Çocuğun anne baba üzerine hakkı geçer mi?Diyorlarki kadın dayanabilirse tutsun ama kadın dayansa bile çocuk açısından risk olup olmadığını nasıl anlayacağız, nasıl bileceğiz?Ayrıca şimdi risk olmasa bile ilerde çocuk açısından risk teşkil eder mi?Çocuğun zihinsel ve bedensel zayıf olmasına sebeb olur mu?Bu konularda ayrıntılı bilgi verebilirseniz memnun oluruz.
Hamilelik çok hassas bir mevzu olduğundan, oruç olayına doktorla birlikte karar vermek uygundur. İlk ve sonuncu 3 ayda oruç tutmamalıdır. Sağlıklı bir hamilelikte, eğer Ramazan hamileliğin 4. ve 6. ayları arasındaysa, uzman doktorun yakın müşahadesi altında oruç tutabilir.

Oruç tuttuğu takdirde kendisine yahut çocuğuna bir zarar geleceğinden korkan hâmile veya emzikli kadın, oruç tutmayıp sonradan kazâ eder. Emzirdiği çocuğun başkasının çocuğu olması hükmü değiştirmez.

Uzman ve dindar bir doktorun vereceği karara göre hareket etmenizi tavsiye ederiz.
Ramazan orucu senede bir defa olduğu için Ramazanda tutulmayan oruçların kazasını tutmayı dinimiz emretmiştir. Ancak namaz devamlı olan bir ibadet olması ve her gün beş vakit kılınması hasebiyle kadınlara bir zorluk olmasın diye hayız döneminde kılamadığı namazlarını kaza etmesi gerekmemektedir. Buda dinimizin bir kolaylığıdır.
“Muâze anlatıyor: Aişe’ye sordum, dedim ki “Neden adetli kadın orucu kaza ediyor da namazı kaza etmiyor?” “Sen Harûriyye misin?” dedi. “Hayır, Harûriyye değilim, ama soru soruyorum” deyince şöyle dedi: “Bizim başımıza bu olay gelince orucu kaza etmemiz emredilirdi ama namazı kaza etmemiz emredilmezdi.” (Müslim, Hayız, 69; Ebu Davud, Taharet, 104; Nesaî, Siyam, 64). İnsanları yanıltan kazâ (قضى) kelimesidir. Bu kelime, Kur’an ve Sünnette ibadetler için kullanılmışsa “eda” yani ibadeti zamanında yapma anlamındadır. ( فإذا قضيتم مناسككم) “Hac ibadetini tamamladığınızda” (فإذا قضيتم الصلاة) “namazı kıldığınızda” demek olur. el-Feyyûmî (ö. 770/1368-69) şöyle demiştir: “Alimler, ibadetlerde kazayı, vaktinin dışında yerine getirilen, edayı da vaktinde yerine getirilen için kullandılar. Bu, kelimenin sözlük anlamına aykırıdır ama iki vakti ayırmak için oluşturulmuş bir terimdir.” Aişe validemiz zamanında böyle bir terim olmadığı için onun kullandığı (قضى) kelimesine eda anlamı vermek gerekir. Kaza kelimesi ilgili olarak İbn Teymiye şöyle der: Kaza (القضاء), Allah’ın ve Resulü’nün sözlerinde ibadeti vaktinde tam yapmayı ifade eder. Şu ayetler bunu gösterir: فإذا قضيت الصلاة فانتشروا فى الأرض وابتغوا من فضل الله. “Namaz tamamlandığı zaman yeryüzüne dağılın ve Allah’ın ikramından arayın.” فإذا قضيتم مناسككم “Hac ibadetini tamamladığınızda.” بِقَضَاءِ الصَّلاةِ.
Bütün Müslümanlar, aybaşı ve loğusa halinde olan bir kadına namaz ve orucun farz olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Yine, bütün Müslümanlar, bu durumdaki kadınların temizlendikten sonra da namazlarını kaza etmekle yükümlü olmadıklarında ittifak etmişlerdir.
Keza, bu durumdaki kadınların –temizlendikten sonra- oruçlarını kaza etmekle yükümlü oldukları hususunda da ittifak etmişlerdir.
Namaz ile oruç arasındaki fark şundan kaynaklanıyor: Oruç yılda bir defa farz olmaktadır. Namaz ise her gün beş defa kılınması gereken bir farzdır. Namazın kazasından –özel hallerinde olan- kadınların muaf tutulması, Allah’ın onlara bir lütfüdür, kolaylığı esas alan bir din olarak İslam’ın bir toleransıdır. (Nevevî, söz konusu hadisin şerhi).
-Dört mezhebe bağlı İslam alimlerinin İmam Nevevî’nin görüşünü nasıl paylaştığını ve kaza kavramını –İbn Teymiye gibi değil- bizim anladığımız gibi anladıklarını görmek için bk. el-Fıkhu’l-İslamî, I/467-470; II/129-145; Cezerî, el-Fıkhu Ala’l-Mezahibi’l-arbaa, 491-496.
-İbn Teymiye müthiş zekâlı bir ilim adamıdır. Fakat, bazı konularda Cumhura muhalefet ettiği bilinmektedir. Bu konu da onlardan biridir.
-“Ümmetim dalalet/yanlışta birleşmez” hadis-i şerifinin ifadesi gereğince, cumhur-u ulemanın görüşü, fertlerin görüşünden daha isabetlidir. İnsanları dar sokaklara sokanlar bilmeden yanlışa hizmet ediyorlar.
Bu açıklamalara göre İslam’ın emri şudur: Kadınlar adet halindeyken kılmadıkları namazları daha sonra kaza etmezler, ancak tutmadıkları oruçlarını daha sonra kaza ederler.
Geçen ramazan hamilelik ve doğum nedeniyle oruç tutamadım. 30 günü kaza etmek yerine yapabileceğim bir şeyler var mı?
Ramazanda kadınların oruç tutamadığı günleri sonradan tutmaları farz mıdır?
Kadınların regl (ay hali)olmaları durumunda oruç tutmaları ruhsata tabimidir yoksa kesin olarak yasakmıdır bir hocamızın ruhsatlı oldukları açıklamalarıyla oruç tutulmuştur eğer kati olarak yasaksa tutulan oruçlar yerine yeniden tutulması mı gerekir.
Kadınlar ramazanda özel hallerinden dolayı tutamadıkları oruçlarını kaza etmeleri gerekir. Kaza etmeleri farzdır. Farz olan bir şeyin kazası da farzdır.
Hayız ve nifas halindeki kadınların oruç tutmaları haramdır. Hz. Âişe (r.anha) validemiz, “Bizlerden birisi Resul-u Ekrem (s.a.s) zamanında, hayızdan temizlendikten sonra orucunu kaza eder, namazı ise kaza etmezdi” (Fethül-Kadir, I,114) buyurduğu sabittir. Dolayısıyle hayız ve nifas halindeki kadınlar, o hal içerisinde iken oruç tutamazlar. Daha sonra geçirdikleri günleri (temizlendikten sonra) kaza ederler. Oruç tutabilecek durumda olan bir kimse fidye vermekle oruç borcundan kurtulamaz. Tutmadığı oruçlarını günü gününe kaza etmesi gerekir. Oruç tutamayacak kadar hasta olan bir müslüman tutamadığı her güne karşılık bir fidye verir. Bu, oruç yerine geçerli bir bedeldir. Fitre’nin miktarı ne ise fidyenin miktarı da odur.
İbâdetlerden oruç hakkındaki fidye, ayetle sabittir: “O size farz kılınan oruç, sayılı günlerdir. O günlerde sizden kim hasta, yahut seferde olurda oruç tutmazsa, tutamadığı günler sayısınca, sıhhat bulduğu veya yolcu olmadığı başka günlerde oruç tutar. Fazla ihtiyarlık veya ağır hastalık gibi sebeblerle oruç tutmaya gücü yetmeyenler üzerine, bir yoksul doyuracak kadar fidye vermek lâzımdır…” (el-Bakara, 2/184).
Ayetin açık ifadesinden de anlaşıldığı gibi oruç hakkındaki fidye; hastalık ve ihtiyarlık gibi bir mazeret dolayısıyla eza ve kazaya imkân bulunmadığı zaman verilir. Fidyesini verse, sonrada oruç tutabilecek duruma kavuşsa, evvelâ verdiği fidyelerle yetinemez, tutamadığı oruçları kaza gerekir. Bu durumda; kaza etmeden ölürse, oruç borcunun ödenmesi için varislerine vasiyette bulunması gerekir. Sıhhatine kavuşmadan vefât edecek olsa verdiği fidyeler kâfi gelir, vasiyette bulunması gerekmez. Buna göre zamanında tutulmayan her bir günün orucu kaza edilmelidir. Ayrıca hiç bir özrü yokken bir farzı zamanında yerine getirmemekten dolayı da tövbe, istiğfar yapılmalıdır. Eğer hastalık ya da ihtiyarlık gibi bir nedenden dolayı orucun kazası tutulamayacaksa her bir gün için bir fidye vermek gerekir. Bir fidyenin miktarı o yıl için baz alınan fitre miktarıdır.
KAZA ORUCU BORCU YERİNE FİDYE VERİLEBİLİR Mİ?
Oruç tutabilecek durumda olan bir kimse fidye vermekle oruç borcundan kurtulamaz. Tutmadığı oruçlarını günü gününe kaza etmesi gerekir. Oruç tutamayacak kadar hasta olan bir müslüman tutamadığı her güne karşılık bir fidye verir. Bu, oruç yerine geçerli bir bedeldir. Fitre’nin miktarı ne ise fidyenin miktarı da odur.
İbâdetlerden oruç hakkındaki fidye, ayetle sabittir: “O size farz kılınan oruç, sayılı günlerdir. O günlerde sizden kim hasta, yahut seferde olurda oruç tutmazsa, tutamadığı günler sayısınca, sıhhat bulduğu veya yolcu olmadığı başka günlerde oruç tutar. Fazla ihtiyarlık veya ağır hastalık gibi sebeblerle oruç tutmaya gücü yetmeyenler üzerine, bir yoksul doyuracak kadar fidye vermek lâzımdır…” (el-Bakara, 2/184).
Ayetin açık ifadesinden de anlaşıldığı gibi oruç hakkındaki fidye; hastalık ve ihtiyarlık gibi bir mazeret dolayısıyla eza ve kazaya imkân bulunmadığı zaman verilir. Fidyesini verse, sonrada oruç tutabilecek duruma kavuşsa, evvelâ verdiği fidyelerle yetinemez, tutamadığı oruçları kaza gerekir. Bu durumda; kaza etmeden ölürse, oruç borcunun ödenmesi için varislerine vasiyette bulunması gerekir. Sıhhatine kavuşmadan vefât edecek olsa verdiği fidyeler kâfi gelir, vasiyette bulunması gerekmez.
Buna göre zamanında tutulmayan her bir günün orucu kaza edilmelidir. Ayrıca hiç bir özrü yokken bir farzı zamanında yerine getirmemekten dolayı da tövbe, istiğfar yapılmalıdır.
Eğer hastalık ya da ihtiyarlık gibi bir nedenden dolayı orucun kazası tutulamayacaksa her bir gün için bir fidye vermek gerekir. Bir fidyenin miktarı o yıl için baz alınan fitre miktarıdır.
ALEVİLERDE ORUÇ YOK MU?
Aleviler niçin namaz kılmıyorlar… Ramazan orucu tutmuyorlar? Hz.Ali’nin bunları yaptığından haberleri yok mu? Lütfen tatmin edici bir cevap istiyorum…
İslam’ın emirlerini Kitabımız Kur’an ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.) sünnetinden öğreniyoruz. İslamın şartları bellirlenmiştir. İsmi ne olursa olsun hangi grup, hangi fırka namazı ve orucu inkâr edemez. Bu sebebten dolayı burada tatmin edici bir cevap zaten olamaz. Bir Müslüman ancak Kur’an ve Sünnet ile tatmin olur. Bunun dışında tatmin edici bir delil yoktur.

Ayrıca tüm aleviler için namaz kılmıyor oruç tutmuyor denilmez. Bir kısım aleviler namaz kılıyor ve Ramazan orucu tutuyorlar.
RAMAZAN AYI VE CİNSEL MESELELER
A-Ramazanda kişinin hanımıyla gece cinsel ilşkide bulunmasında Allah katında bir sakıncası var mıdır?
Ramazan ayı içerisinde imsak vakti ile akşam arasında yani oruçlu olduğumuz esnada cimada bulunmak caiz değildir, orucu bozar ve iki ay arka arkaya oruç turmak gerekir. Ancak iftardan sonra imsak vaktine kadar cimada bulunmanın bir sakıncası yoktur.
B- Ramazanda oruçlu iken istimna yapmak orucu bozar mı ve keffaret gerekir mi?
İstimna(matürbasyon) yapmak oruçu bozar mı veya kefaret mi gerekli?
Ramazan ayında bir kaç defa istimna yapmak keffaret gerektirir mi?
İstimna orucu bozar ama keffaret gerekmez. Sadece bozulan orucun kazasını tutmak gerekir.Oruçlu olan kişi istimna yapması halinde kaza tutması gerekir. Birden fazla olsa dahi keffaret gerekmez.
C-Ramazan’da oruçlu iken eşiyle cinsi münasebet kuran kişi daha sonra kendisi hastalanır, eşi de âdet olursa hüküm nedir, keffaret gerekir mi?
Ramazan-ı Şerifte oruçlu olan kimse eşiyle münasebette bulunur, sonra kendisi hastalanır, zevcesi de adet halini görürse Hanefi mezhebine göre keffaret gerekmez. Sadece bir gün kaza eder. Şafii mezhebine göre ise keffaret gerekir.
D-Ramazanda eşinin zoru ile cinsel ilişkide bulunmak keffaret gerektirir mi?
Eşinin zor kullanarak kendisiyle girdiği cinsel ilişkide, kendisi ilk başta mücadele ettiği halde kurtulma imkânı bulamamışsa, bu durumda zorlanan kadın için kefaret gerekmez, yalnız zorlayan kocaya gerekir. Hatta başta kocası tarafından cinsel ilişkiye zorlanan kadın eylem esnasında direnmekten vazgeçip isteyerek yapsa dahi kaza etmesi yeterlidir. (bk. Nevevî, Mecmu, VI/325-336; bk. El-Fıkhu’l-İslamî,II/673, Ebu Yahya Zekeriyya el-Ensari, Esnel Metalib, I/435)
E-Ramazan ayında evlenmek câiz midir?
Ramazan ayında evlenmek câizdir.
F-Ramazan ayında banyo yapmak câiz midir? Banyo yaparken su ağzımızdan içeri girip fakat boğazımızdan geçmezse oruç bozulurmu? Şayet bozulursa şafii mezhebine göre hükmü nedir?
Su boğazdan aşağı inmedikçe oruç bozulmaz. Bu bakımdan abdest alırken veya banyo yaparken ağza giren su boğazdan aşağı inmedikçe orucu bozmaz. Her zamanda yıkanıp temizlenmek caiz olduğu gibi Ramazan`da da yıkanıp temizlenmek caizdir. Hz. Aişe (ra) buyurmuştur ki: “Zaman zaman Peygamber (sav) cünüb olarak sabahlardı.” Yani Peygamber (sav) bazen sabah olduktan sonra yıkanırdı. Şayet oruçlu olarak yıkanmak caiz olmasaydı elbette Peygamber (sav) bunu yapmazdı.
RAMAZAN ORUCUNU KAZA ETMENİN VAKTİ NE ZAMANDIR, HEMEN ERTESİ YIL OLMALI MIDIR?
A-Kaza orucu olan kimse o yıl tutmayıp diğer yıl tutarsa ne olur, şafii mezhebine ve hanifi mezhebine göre hüküm nasıldır?
B-Ağustos ayındaki Ramazan orucunu keyfi olarak tutmadım. Aralık ayında hem günler kısa, hem daha serin. Bu ayda kaza etmemin mahzuru var mı?
A-Orucun kazası, Ramazan sona erdikten sonra gelecek ramazan’a kadardır. Borcu ödemek için kazada acele etmek menduptur. Hemen yapılamayan her ibadetin kazasına azmetmek vaciptir.
İkinci Ramazan’ın vaktinin girmesine, tutulmayan oruçlar sığacak kadar bir zaman kaldığı zaman, kaza etmede acele etmek vaciptir.
Şafiiler, bir kimse Şer’i bir özür sahibi olmaksızın Ramazan’da oruç tutmamışsa bunu acele olarak kaza etmesi gerektiği düşüncesindedirler. Üzerinde Ramazan’a ait kaza borcu bulunan kimsenin nafile oruç tutması mekruhtur.
Fakat bir kimse kazayı yapmadığı halde ikinci Ramazan gelip çatarsa cumhura göre girmiş bulunan Ramazan çıktıktan sonra bu kişiye hem kaza hem de fidye lazım gelir.
Hanefilere göre geciktirme ister bir özür sebebiyle olsun ister olmasın bu kişiye fidye gerekmez. Şafiilere göre yılların tekrarlanması ile fidyede tekrarlanır. (Vehbe Zuhayli, İsl. Fık. Ans. c.3,s.206)
B-Ramazan orucu farzdır. Tutabilecek güce sahip olan her Müslümanın tutması gerekir. Ancak yaz sıcaklarından dolayı Ramazan orucunu terkeden otuz gün kaza orucu tutar. Keffaret tutması gerekmez. Niyet edip başladığı orucu bozan keffaret orucu tutar. Ancak hava sıcaklığı ve günlerin uzun olması zahmeti orucu kazaya bırakmak için mazeret olamaz. Kasten terkedilen orucu kaza etmekle insan günahtan kurtulmuş olmaz.
RAMAZAN VE ALKOL SORULARI
Mübarek ramazan ayındayız şu an ve bundan bir hafta önce alkol içen bir insanın orucu kabul olunur mu? O insan niyetlenip yine orucunu tutmalı mıdır? Benim bildiğim kadarıyla, bir insan eğer alkol içtiyse 40 gün murdardır…
Sarhoşluk hali geçince içki içen kimse namaz kılabilir oruç tutmaya başlayabilir. İçki içmek haram olsada bu ibadetlerin yapılmasına mani değidir. İçki içen birisine oruç tutamazsın denilmez.
Bazı hadis-i şeriflerde içki içen ya da diğer günahları işleyen müminlerin namaz gibi ibadetlerinin sevabının azalacağı anlamında ifadeler vardır. Peygamber Efendimiz insanları içki gibi büyük günahlardan sakındırmak için buna benzer tehditler buyurarak onları daha dikkatli olma konusunda uyarmıştır. (Tirmizi, Eşribe, 1; İbn Mace, Eşribe, 9; Nesai, Eşribe, 45,49)
KADINLAR RAMAZAN ORUCUNU TAM TUTABİLMEK İÇİN ÂDET GECİKTİRİCİ İLAÇ KULLANABİLİRLER Mİ?
Eşim ramazan ayını tam tutmak için adet geciktirici ilaç alıyor bir sakıncası var mıdır?
Ramazanda bir bayan oruçlarının kazaya kalmasını istemez ise bunun için özel günlerini geciktirici ilaç kullansa doğru olur mu? Önerilen nedir?
Esasen bu konuda insanın kendisini fıtri haline bırakması gerekir. Yine de geciktirici ilaç kullanmak caizdir. Fakat en güzeli adet düzenine müdahale etmemektir.
Ramazan’da kazaya oruç bırakmamak, Kur’ân okuyabilmek ve daha rahat ibadet edebilmek için bazı ilâçlar kullanarak âdet görmemek için tedbir almak, bu vesile ile âdetsiz bir Ramazan geçirmek hususunda dinî bir sakınca yoktur.

Nitekim bu şekilde âdeti geciktirme şekli Asr-ı Sâadette de vardı. O zamanlar bunun için “arak suyu” denen bir su kullanılır, böylece âdet geciktirilirdi. Abdullah bin Ömer (r.a.) bu suyun kullanılmasında bir mahzurun olmadığını söylemektedir. Bugün bu artık ilâçla yapıldığından bu şekilde âdeti geciktirmek mümkündür.

Ancak bununla birlikte böyle bir uygulamadan dolayı tıbbî ve sıhhî açıdan bazı rahatsızlıklar ortaya çıkacağından tıbben tavsiye edilmemektedir.

Buna göre, rahat bir Ramazan geçirmek, orucunu zamanında tutmak isteyen hanımlar, isterlerse âdeti geciktirici ilâç kullanabilirler. Ancak kendilerinde âdet düzensizliği ve bundan gelen bir rahatsızlığı bulunanların bu yola teşebbüs etmemeleri daha yerinde olacaktır.
ŞEVVAL ORUCU KAZA ORUCU OLARAK TUTULABİLİR Mİ?
Ramazan da tutmadığım oruçlarım var. Şevval ayında ki altı günlük oruç tutmama engel olur mu?
Şevval orucumu tuttum fakat kazaya kalmış orucum var bu ramazan ayı içerisinde. Bu durumda 36 gün orucumu tutmamış oluyorum. bu kazaya kalan orucumu şevval ayı çıktıktan sonra tutsam. 36 günümü tamamlasam bir yılı oruçlu tutmuş oluyormuyum. yada bu eksık orucumu şevval ayı icerisınde mı tutmam gerekıyor.
Ramazanda tutamadığımız oruçlarımızı, şevvalde tutsak, hem ramazan hemde şevval yerine geçer mi. ramazan orucu farz. Tutamadığım için tekrar tutmam farz. Şevval oruçları sünnet. Hem farz hem sünnet bir oruçta birleşir mi? Kaza oruçlarımı şevvalde tuttuğum için, ayrıca altı tane şevval orucu tutmuş sayılır mıyım?
Ramazandaki tutmadığınız oruçlarınızın kazasını şevval ayında tutmanızda dinen sakınca yoktur.

Şevval ayı bir kısım dinî olayları hatırlatan özel bir aydır. Önce hac hazırlığını hatırlatır bu ay. Ramazan’dan sonraki aylar zaten hac ayları sayılır.
Hacı adaylarımız tatlı bir heyecanla yol hazırlığına girerler, yola çıkıncaya kadar da meraklı sorular sorar, hac ibadetlerini kusursuz yapmak için bilgi toplamaya çalışırlar. Tabii, şevval ayının bir de kendine mahsus orucu olduğunu da unutmazlar. Hem öyle oruç ki, bu ayda altı gün oruç tutan, sanki bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevaba nail olur, bir sene nafile oruç mükâfatına kavuşabilirler. Âlimlerimiz, şevval ayında tutulan altı günlük orucun bütün sene oruç tutmuş gibi sevaba vesile olmasını izah ederken diyorlar ki:

- Ayette her iyiliğe on sevap verileceği bildirilmiştir. Otuz Ramazan’ı tutan bu sebeple üç yüz sevap almış olur. Ramazan’dan sonraki şevvalde altı günü de tutan, onardan altmış sevap alınca üç yüz altmış eder. Yani bir senelik nafile oruç.

Bu kadar az oruca o kadar çok sevap olur mu? Cevap olarak deniyor ki:

- Kimse kendi cimriliğini sonsuz cömertlik ve ikramın sahibi Rabb’imizin cömertliğiyle kıyaslamasın. İnsanlar yeter ki niyetlerini halis tutsunlar, rahmeti gazabını geçmiş olan Rabb’imiz kullarını hep affetmek istemekte, kullarının az ameline çok mükâfatları bunun için ihsan etmektedir.

Bu orucun keffaret orucu gibi arka arkaya, yani bitişik tutulması da gerekmez. Ay içinde belli aralıklarla da tutulabilir. Ancak, Ramazan içinde mazeretlerinden dolayı tutamadığı oruç borcu olanlar, önce borçlarını tutsalar yanlış yapmış olmazlar. Önce kaza borçlarını tutup bir an evvel farz oruçlarının borcundan kurtulmuş olmaları daha uygun düşer. Bundan sonra fırsat bulurlarsa altı gün şevval orucuna da niyet edebilirler. Kaza orucu sebebiyle yetiştiremezlerse şevval ayında yine de oruç tutmuş olurlar.
ORUCA NİYETLE ALAKALI MESELELER
Ramazan orucunun niyet zamani en son ne zamandir? Nafile orucun niyet zamanı en son ne zamandır?
Niyetin vakti: Her gün güneş battıktan sonra başlar, zeval vaktinden az öncesine kadar devam eder. İşte bu süre Ramazan orucuna niyet getirme zamanıdır. (El-Muhit – Serahsi – Mecmau’l-Enhür – İbn Âbidin.)
Ramazan orucu, belirli adak orucu ve bir de nafile oruç için o günün orucuna veya mutlaka oruç tutmaya veya nafile oruç tutmaya niyet getirilir ve bu da zevalden öncesine kadar gerçekleşirse caiz olur. Çünkü o gün başka oruç tutulamaz. Bunu biraz daha açıklayalım:
Ramazan ayında güneş battıktan ta zeval vaktine kadar geçen zaman içinde ister Ramazan orucuna, ister mutlaka oruca, ister nafile oruca niyet etsin, bu niyet Ramazan orucuna yöneliktir ve sahihtir.
Bunun gibi, ayın beşine rastlayan perşembe günü oruç tutmayı adayan kimse, o gün herhalde adak orucunu tutmakla yükümlü bulunduğundan başka bir oruca veya nafile oruca ya da mutlak bir oruca niyet ederse, bütün bu niyetler sadece adak orucu yerine geçer. (Camiussağir – Kaadıhan – Fetâvâ-yi Hindiyye – Kuduri – Ebûlhasan.) Bu hususta eğleşik, yolcu, hasta ve sıhhatli kimse arasında fark yoktur. (Et-Tebyin – Zeylaî.)Zevaldan Az Öncesine Kadar Niyet Caizdir.
Zevalden önce orucu bozacak bir fiilde bulunmayanlar için bu sürenin sonuna kadar geçen zaman içinde niyet getirmek caizdir. Ama fecir doğduktan sonra orucu bozacak bir fiilde bulunur, sonra oruca niyet getirirse, bu caiz değildir. (Şerh-i Tahavi.) O halde akşamdan baygın veya uykuda kalıp zevalden az önce uyanan kimse, orucu bozacak bir fiilde bulunmadığı için kendine gelince hemen niyet ederse, yani zeval vakti geçmeden oruç tutmaya azmederse, bu niyet sahih olur. (Siracü’l-Vehhac – El-Bedayi’ – Kâsani.) (Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/201-202.)
Ramazan orucuna, zamanı belirlenmiş adak orucuna ve nâfile oruçlara; akşamdan itibaren ertesi günü kuşluk vaktine kadar niyet edilebilir. Ramazan orucunun kazası ile vakti belirtilmemiş adak orucuna, nâfile olarak başlanıp bozulmuş oruçların kazâsına ve keffâret oruçlarına niyet ise, akşamdan itibaren imsâk vaktine kadar yapılır. Bu vakitten sonra yapılan niyetle bu oruçlar sahih olmaz. Şâfiîlere göre, nâfile oruç için, güneş batana kadar niyet câizdir. Yeter ki niyete kadar orucu bozucu birşey yapılmasın.
* Bir kimse geceleyin herhangi bir oruç için niyet ettiği halde, imsâk vaktinden önce bu niyetinden dönse, bu dönme sahihtir.
* Ramazan-ı şerîfin her günü için ayrı niyet lâzımdır. Çünkü araya geceler girmekte ve her günün orucu, ayrı bir ibâdet sayılmaktadır.
* Bir kazâ orucuna güneşin doğuşundan sonra niyet edilse, o oruç kazâ yerine geçmez, nâfile oruç tutulmuş olur. Kazâ oruçlarına mutlaka imsâk vaktinden önce niyet edilmesi şarttır.
* Bir kadın, henüz hayız hâlinde iken geceden oruca niyet etse, imsâk vaktinden evvel de hayız hâlinden çıksa, niyeti sahih olur, oruç tutması gerekir.

RAMAZAN DIŞINDAKİ ORUÇLARIN BAŞLAMA VAKTİ
Şevval orucunu tutmak üzere uyandık imsaka göre yemeyi kestik namazı beklerken ezanın imsak saatinden yarım saat sonra okunduğunu görünce takvimde hata olduğunu düşünerek ertesi gün ezana göre yemeyi kestik şimdi şüphe duyuyoruz hangisi doğru orucumuzun durumu nedir?
Ramazan haricinde tutulan nafile oruçlarda, imsaka göre mi? Yoksa ezana göre mi sahur yapmalıyız?
Gerek ramazan da gerekse ramazan dışında orucun vakti imsakla başlar. Bu bakımdan imsağa göre tuttuğunuz oruç geçerlidir. Şayet ezan imsak vaktinden sonra okunuyorsa, ezana göre tutulan orucu yeniden tutmanız gerekir. Çünkü vakit girmedi zannıyla yenilip içilmesi orucu bozar, bir gün kaza gerekir.
KİMLER RAMAZAN ORUCUNU TERKEDEBİLİR, TUTMAYABİLİR?
Ramazan ayında bazı arkadaşlar sınav, küçük bir rahatsızlık öne sürerek 1.2.3 gün oruç tutmuyorlar. Anlatıyorum ama kabul etmiyorlar. Bunun hükmü nedir?
Küçük rahatsızlıklardan veya sınav gibi sebeblerden dolayı Ramazan orucunu tutmamak doğru değildir. Basit sebeblerden dolayı tutmayan günahkâr olur. Oruca niyet etmemişse her gün için bir gün kaza orucu tutması gerekir. Niyet edip başladığı bir orucu bozmuş ise keffaret gerekir. 61 gün tutması gerekir. Hastalık konusunda dindar bir hekimin sözü itibar alınır. Hekim eğer oruç tutması sağlığı açısından sakıncalıdır diyorsa o zaman tutmayabilir.
Hiçbir özrü yokken oruç tutmamak veya başladığı orucu bozmak günahtır. Hem de kaza ve (eğer başladığı Ramazan orucunu kasden bozmuşsa) keffaret olarak cezası vardır. Bâzı hallerde ise, oruç tutmamak veya başlanmış orucu bozmak şer`an câiz hâle gelir. Bu haller, şunlardır:
1 – Hastalık: Oruç tuttuğu takdirde hastalığının şiddetlenmesinden veya çok sürmesinden korkan kimsenin sonradan kazâ etmek üzere oruç tutmaması veya başladığı orucu bozması câizdir.
2 – Yolculuk: Ramazanda yolculuğa çıkanların oruç tutmayıp sonraya bırakmaları câizdir. Ancak yolda meşakkate, bedenî bir halsizlik ve rahatsızlığa mâruz kalmak söz konusu değilse, oruç tutmak, tutmamaktan efdal
3 – İkrâh (Tehdit ve Zorlama: Orucunu bozmadığı takdirde dövülmek veya yaralanmak veyahut öldürülmekle tehdit edilen bir kimse de oruç tutmayabilir.
4 – Gebelik ve Emziklilik: Oruç tuttuğu takdirde kendisine yahut çocuğuna bir zarar geleceğinden korkan hâmile veya emzikli kadın, oruç tutmayıp sonradan kazâ eder. Emzirdiği çocuğun başkasının çocuğu olması hükmü değiştirmez.
5 – Şiddetli Açlık ve Susuzluk: Açlık ve susuzluktan dolayı helâk olacağından veya aklî muvazenesinin bozulacağından korkan kimse orucunu bozabilir.
6 – Düşkünlük Derecesinde İhtiyarlık: Böyle kimselerin de oruç tutmaması câizdir. Böyleler oruç tutmayacakları gibi, kazâ da edemeyeceklerinden fidye verirler.
7 – Hayız – nifas hâli: Bu hallerde oruç tutulması haramdır.
* Nâfile oruç tutanlar için, ziyafete dâvet edilmek bir özürdür. Böyle bir kimse, hane sahibinin ısrarı üzerine orucunu bozabilir.

KEYFİ OLARAK RAMAZAN ORUCU TUTMAYANA KEFFARET GEREKİR Mİ? ÂHİRETTEKİ CEZASI NEDİR?
Bir kimse keyfi olarak ve niyet etmeksizin Ramazan Orucunu tutmamış olsa ona keffaret gerekir mi. Eğer böyle yaparak Ramazan ayının tamamını tutmasa hüküm nedir?
Ramazanın on beş gününde oruç tutup kalan on beş günü bilerek yiyenin hükmü nedir? 60×15 gün kefaret midir yoksa sadece 60 gün kefaret tutmak yeterli midir? Yoksa bu durum kefareti gerktirmeyip sadece her günün kazasını mı gerektirir?
Ramazan orucunu tutmaya niyet etmeden gündüz yeyip içmek sadece kazâyı gerektirir. Keffaret icab etmez. Çünkü keffaret oruç tutmamanın değil, tutulan orucu bozmanın cezasıdır. Kişi ramazanda tutmadığı oruçları gününe gün kaza etmesi gerekir.
Tutulmaya başlanan orucu bozmaktan dolayı keffaret gerekir. Eğer hiç tutulmamışsa keffaret gerekmez. Bu bakımdan son 15 günde eğer tutmaya başlayıpta yediğinin oruç varsa bunun için keffaret gerekir.
Hiç bir özrü olmadığı halde Ramazan orucunu tutmayan bir kimsenin ahiretteki cezası nedir? Ramazan ayında oruç mazeretsiz terkedildiğinde cezası var mıdır?
Oruç tutmak Müslüman olmanın bir şartıdır. İslamı kabul eden, kendisini Müslüman olarak gören ve “Elhamdülillah Müslümanım” diyen bir insanın Ramazan orucunu tutması, her şeyden önce Allah’a verdiği sözü yerine getirmesidir.
Müslim / Müslüman, “teslim olmak, selamette bulunmak” demektir. Kendisini bütünüyle göklerin ve yerin Sahabine teslim eden bir Müslümanın Ramazan girer girmez bu teslimiyetin bir gereği olarak oruç ibadetine önem verir, kulluğunu yerine getirir. Bunun aksini düşünmek, sağlığı, sıhhati yerinde olduğu halde Ramazan orucunu ihmal etmek, bir kere Ramazan’ın feyzinden, bereketinden, manevi kazancından mahrum kalmaktır. Ama asıl kayıp, tutulmayan orucun yerini hiçbir şeyin dolduramamasıdır. Peygamberimiz (sav) bu durumu şöyle ifade ediyor: “Kim Ramazan’da özürsüz ve hasta olmaksızın bir gün oruç yerse, bütün sene boyunca oruç tutsa onu yerine getirmiş olmaz.” (et-Tergîb Vet’ -Terhîb, 2:452)
Hiçbir mazereti olmadığı halde kasten orucunu bozan bir kimse altmış gün keffaret orucu tutarak borcunu ödemiş olsa bile, bozmuş olduğu orucun sevabını bir daha elde edemez. O fazileti bulamaz. Çünkü vaktinde yapılan bir ibadetin sevabına, faziletine kazası yapılmakla ulaşmak mümkün olmaz.
Meselenin bir de âhiret boyutu var. Yani uhrevi cezası söz konusudur. Sevgili Peygamberimiz (sav)’in oruç tutmayanın ahiretteki cezasını şöyle anlatıyor:
“Ben uyuyorken, iki adam geldi, iki koltuğumdan tutarak çıkması zor bir dağa götürdüler ve: “Buraya çık” dediler. Ben de: “Çıkamam” deyince: “Biz onu sana kolaylaştırırız” dediler. Bunun üzerine dağa çıkmaya başladım. Ortasına gelince âniden kuvvetli sesler duyuldu. Ben, “Bu sesler nedir?” deyince: “Cehennem halkının feryadıdır” dediler. “Tekrar gitmeye başladık. Bir de gördük ki avurtları yarılmış, bu yarıklardan kanlar akan, ayakları bağlanmış bir topluluk!” Ben, “Bunlar kim?” dedim. “Oruçlarını vaktinden önce yiyenler (oruç tutmayanlar)” dediler. (et-Tergîb Vet’ -Terhîb, 2:453) Bu kayıpları yaşamamak, bu cezalarla karşılaşmamak için, maddi manevi yüzlerce faydası olan orucu ihmal etmemeli, kulluğun zevkine varmalıdır.
Hazret-i Mevlana’nın orucu: Oruç anası keremlerde bulundu, çocuklarına geldi, kavuştu. Çocuğum! Fırsatı kaçırma, oruç ananı sıkıca tut, bırakma! Oruç anasının güzel yüzünü seyret! Onun lütuf sütünü em! Onun yurdunu yurt edin! Orucun kapısında otur! Rıza çölüne bak, Allah’ın ilkbaharını seyret! Oruç nergisleri ile dolu olan can cennetini müşahede et! Ey gonca! Sen çok güçsüzsün. Gelişmemişsin. İpte oynayan bahar cambazı gibi sıçra, oruç çemberinden geç! Ey gül! Kanlara batmışsın, hal böyle iken, neden gönlün hoş, neden gülüp duruyorsun? Yoksa Halil’in İshak’ı mısın ki, oruç hançerinden hoşlanıyorsun? Neden ekmeğe âşıksın? Bahar mevsiminde gençleşen dünyayı seyret! Oruç harmanından can buğdayı satın al!
Ramazan ayında oruç tutmamak büyük bir günahtır. Bu ayda oruç tutmayan kişi öncelikle tevbe etmeli ve tutmadığı günler sayısınca kaza orucu tutmalıdır. Kur’an-ı Kerim’de; “Ey iman edenler!.. Sizden evvelki (ümmet)lere yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç yazıldı (farz kılındı). Ta ki, korunasınız” (el-Bakara, 2/183) buyurulmuştur. Oruç ibadetinin; Hicret’ten sonra farz kılındığı hususunda görüşbirliği vardır. Sahih olan rivayete göre, Bedir savaşından kısa bir süre sonra farz kılınmıştır. Hz. Âişe (r.a) validemizden rivayete göre; Resulullah (s.a.s) daha önce “Aşûre orucu”na devam etmiş ve Sahabe’ye tutmaları tavsiyesinde bulunmuştur. Muaz b. Cebel (r.a)’den rivayet edilen bir haberde de, Medine’de her ay üç gün oruç tutmuştur. İmam Merginani:
“Ramazan ayında oruç tutmak farzdır. Çünkü Allahu Teala (c.c) “Sizin üzerinize oruç farz kılındı” diye buyurur. Ayrıca farziyyeti hususunda kat’i icma teşekkül etmiştir. Bundan dolayı, Ramazan orucunun farziyyetini inkâr eden kimse kâfir olur” (Merginanî, el-Hidâye, I, 118) diyerek, meselenin hassasiyetine işaret etmiştir.
Oruç ibadetinin nedenine gelince; Usûl ûleması, ibadetlerde asıl olanın Allahu Teâlâ (c.c)’ya ihlâsla kulluk olduğunu, sebeplerinin tesbit edilip edilememesinin önemli olmadığını; hikmetlerinden bazılarını kavramanın ve açıklamanın mümkün, ancak teabbüdî olan bu hususlarda illeti tesbit etmenin güç olduğunu söylemişler ve ihlâsla Allah’a kulluğun esas alınmasını tavsiye etmişlerdir.
Resul-u Ekrem (s.a.s)’in: “Oruç insanı Cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır. Tıpkı sizi harpte ölüme karşı muhafaza eden bir kalkan gibi” (Nesâî, Savm, IV, 167) buyurduğu bilinmektedir. Oruç, mükellefi her türlü şehvetten alıkoyan ve ihlâsı artıran bir ibadettir. Açlığa, susuzluğa ve nefsin diğer arzularına karşı direnmek oldukça önemlidir. Allahu Teâlâ (c.c)’ya iman eden ve O’nun dini uğruna cihada karar veren müminler; oruç ibadeti ile kuvvetli bir iradeye sahip olurlar. Hicrî takvim ayın hareketlerine göre değiştiği için, her yıl diğerine nisbetle on veya on bir gün önce gelir. Dolayısıyle insan bazen kışın (20) derecede, bazen yazın (+ 40) derecede oruç tutar. Bu bir anlamda mükellefin “Dondurucu bir soğukta ve kavurucu bir sıcakta dahi; Allahu Teâlâ’nın emirlerini eda etmeye hazırım” taahhüdünde bulunmasıdır. Ayrıca bir ay süre ile Allah Teâlâ (c.c)’nın rızasını kazanmak için, nefsinin bütün şehvetlerini terk etmesi oldukça önemli bir hadisedir.
Oruç ibadetine riyanın karışması da mümkün değildir. Nitekim bir Hadis-i Şerif’te; orucun ve oruçlunun mahiyeti şu şekilde ortaya konulmuştur: “Oruç bir kalkandır. Oruçlu kötü (kem) söz söylemesin. Kendisiyle itişmek ve dalaşmak isteyene iki defa “Ben oruçluyum”desin ve uymasın. Ruhum yed-i kudretinde olan Allahu Teâlâ (c.c)’ya yemin ederim ki; oruçlu ağzın (açlık) kokusu, Allah indinde misk kokusundan daha temizdir. Cenab-ı Hak buyurmuştur ki: “Oruçlu kimse benim rızam için yemesini, içmesini ve cinsi arzularını bırakmıştır. Oruç doğrudan doğruya bana edilen (riya karışmayan) bir ibadettir. Onun sayısız sevabını da, doğrudan doğruya ben veririm. Hâlbuki başka ibadetlerin hepsi on misliyle ödenmektedir” (Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI, 248, Hadis no: 897).
RAMAZAN VE YOLCULUK MESELELERİ
Ramazan’ da yolculuk yapmamız gerektiğinde orucumuzu bozmalı mıyız, yoksa devam mı etmeliyiz?
Kur’an-ı Kerim’ de bu hususda Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. …” (Bakara Suresi, 185)
Ayetden de anlaşıldığı üzere bir yolculukda eğer zorluk çekilecekse mü’minin orucunu başka bir zaman kaza etmek üzere yemesinde bir sakınca yoktur. Bir hadis-i şerifde zorlukların bulunduğu zamanda bizzat Efendimizin (ASM) ümmetine örnek olmak için kendi orucunu bozduğunu görmekteyiz:
Hz. Câbir Radiyallâhu Anh anlatıyor:
Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem Fetih yılında Mekke’ye yönelerek Ramazan ayında yola çıkmıştı.
Kürâ’u’l-Gamim adıyla anılan yere gelinceye kadar kendisi de, beraberindekiler de oruç tuttular.
Sonra orada bir bardak su istedi ve bardağı kaldırdı. Herkes bardağa baktı. Sonra sudan içti.
Bundan sonra bazıları kendisine, “Halkın bir kısmı oruç tuttu” diye haber verdi.
Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem, “Onlar âsilerdir. Onlar âsilerdir!” buyurdular.
(Müslim, Sıyâm: 90; Tirmizî, Savm: 18; Nesâi, Savm: 49)
Burada oruç tutanlara asi denilmesi, isyan çıkaran manasında değildir. Kavurucu çöl koşullarında, mühim bir sefer esnasında kendilerini güçsüz bırakacak bir oruca inat edip devam etmek isteyenlerin kendi nefislerine yaptıkları zulümden dolayı bu şekilde vasıflandırılmışlardır.
Diğer bir hadis-i şerif de ise yine Efendimiz (asm) şartların ağır olduğu dönemde oruç tutmayanların kârlı olduğunu buyurmuştur:
Hz. Enes Radiyallâhu Anh anlatıyor:
Biz bir seferde Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellemle beraberdik. Aramızda bir kısmı oruç tutuyor, bir kısmı da tutmuyordu. Sıcak bir günde bir yerde konakladık. Gölgelenenlerin çoğu elbisesi olanlardı. Bir kısmımız güneşe karşı eliyle korunuyordu.
Bir ara oruçlular yığılıp kaldılar, oruçsuzlar kalkıp çadırları kurdular, hayvanları suladılar.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem Sallallâhu Aleyhi Vesellem:
“Bugün sevabı oruçsuzlar kazandı” buyurdular.
(Buhari, Cihâd: 71; Müslim, Sıyâm: 100; Nesâi, Savm: 52.)
Yine benzer bir hadis-i şerif de ise Efendimiz (asm) zor şartlarda oruç ibadetine devam da inat etmenin dindarlıkdan olmadığını ifade etmişlerdir:
Hz. Câbir Radiyallâhu Anh anlatıyor:
Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem bir seferdeydi. Etrafına insanların toplandığı bir adam gördü, ona gölge yapıyorlardı.
“Nesi var?” diye sordu.
“Oruçlu biri!” dediler.
Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem:
“Seferde oruç birr (Allah’ı memnun edecek dindarlık) değildir” buyurdular. (Buhari, Savm: 36, Müslim, Sıyam: 92; Ebu Dâvud, Savm: 43; Nesâi, Savm: 48.)
Çünkü yukarıdaki ayet-i kerimede de Yüce Rabbimiz : “Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez.” buyurmaktadır. Kulun kendini zorluklara sürüklemesi ise Cenab-ı Allah’ın bize ihsan ettiği vücud emanetine ihanet etmek, ona bir nevi zulmetmektir. Bu konuda dinimizin gösterdiği kolaylıkları Efendimiz her fırsatta çevresindekilere örnek göstermiştir:
Amr ibni Ümeyye ed-Damri Radiyallâhu Anh anlatıyor:
Bir sefer dönüşü Resulullah Sallallâhu Aleyhi Veselleme uğradım. Bana:
“Ey Ebu Umeyye, sabah yemeğini bekle (beraber yiyelim)” buyurdular.
Ben, “Oruçluyum” dedim.
“Öyleyse gel yaklaş, sana yolcudan haber vereyim de dinle!” dedi ve devamla:
“Allah Teâla Hazretleri yolcudan orucu ve namazın yarısını kaldırdı” buyurdu. (Nesâi, Savm: 50)
Muhammed ibni Ka’b anlatıyor:
Ramazan’da Enes ibni Malik Radiyallâhu Anhın yanına geldim. Sefer hazırlığı yapıyordu. Devesi hazırlandı, yolculuk elbisesini giydi. Yemek getirtip yedi. Ben kendisine:
“(Yola çıkarken orucu bozmak) sünnet midir?” diye sordum.
“Evet!” dedi ve bineğine atlayıp yola çıktı. (Tirmizî, Savm: 76)
Aşağıdaki hadis-i şerifler de ise zorluğun azaldığı durumlar için Efendimizin (asm) oruç tutmaya müsade ettiğinizi görüyoruz:
Hz. Âişe Radiyallâhu Anhâ anlatıyor:
Hamza ibni Amr el-Eslemi Radiyallâhu Anh, Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellemden yolculuk sırasında tutulan orucu sordu. Kendisi çok oruç tutan birisiydi.
Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem şöyle cevap verdiler:
“Dilersen tut, dilersen tutma.”
(Buhari, Savm: 33; Müslim, Sıyâm: 103; Muvatta, Siyâm: 24; Tirmizî, Savm: 19; Ebu Dâvud, Savm: 42)
Hz. Enes Radiyallâhu Anh anlatıyor:
Biz Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem ile beraber (seferde) idik. Bir kısmımız oruçlu, bir kısmımız oruçsuz idi. Ne oruçlu oruçsuzu ayıplıyor, ne de oruçsuz oruçluyu kınıyordu.
(Buhari, Savm: 37; Müslim, Sıyâm: 98; Muvatta: 23; Ebu Dâvud, Savm: 42)
Ebu Said el-Hudri Radiyallâhu Anh anlatıyor:
Resul-i Ekrem Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellemle beraber Ramazan ayında yolculuğa çıkardık. Ne oruç tutan tutmayanı, ne de tutmayan tutanı ayıplardı. (Müslim, Sıyam: 95; Nesâi, Sıyam: 59)
Yolculuk esnasında imkanı bulunanların oruçlarını tutmayı tercih etmeleri daha sevaplıdır. Yukarıdaki örneklerde rahatlıkla anlaşıldığı gibi, yolculukda orucu bozmanın nedeni zorluğun bulunmasıdır. Bu zorluğun bulunmadığı dönemlerde mü’minin orucunu tutmayı tercih etmesi uygun olacaktır.
Konuyla alakalı asr-ı saadetten bir örnek:
Seleme ibni Muhabbak Radiyallâhu Anh anlatıyor:
Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem buyurdular ki:
“Kim sefer sırasında Ramazan’a erer ve yanında kendisini karnını doyuracak yere kadar götürecek bir bineği varsa, nerede olursa olsun orucunu tutsun.” (Ebû Dâvud, Savm: 44)
Bakara Suresinin 184. âyet-i kerimesinde hasta ve yolcuların daha sonra tutmak üzere Ramazan’da oruç tutmayabilecekleri belirtilirken, “Oruç tutmanız –bilirseniz– sizin için daha hayırlıdır” buyurulur.
Bu hadislerden özetle şöyle bir hüküm çıkıyor:
Yolculuk hali, sıkıntılı ve meşakkatli olduğu için dinimiz bu hususta namaz ve oruç gibi ibadetlerde kolaylıklar sunmuştur.
Yolculuk anında, yani seferî iken dört rekâtlı namazları iki rekât kılar.
Oruçta da serbesttir. Âyette de açıkça belirtildiği gibi, gerçekten bir sıkıntı ve zorluk çekmeyecekse, Ramazan’dan sonraki günlerde kaza etmek şartıyla tutmayabilir.
Bu bir dinî ruhsat ve kolaylıktır. Şayet rahatlıkla tutma imkanı var ve herhangi bir sıkıntı çekmiyorsa, oruç tutması daha faziletli ve sevaplıdır.
Günümüzde yolculuklarda şartlar kolaylaştırılmış, eskiden günler, haftalar hatta aylar alan yolculuklar, saatlere dakikarala inmiş durumdadır. Dolayısıyla bu ruhsatı kötüye kullanmakdan kaçınmalı, eğer herhangi bir zorluk olmayacaksa orucumuzu bozmamalıyız.

RAMAZAN’DA LOKANTA-MEŞRUBAT YERİ AÇIP ÇALIŞTIRMAK CÂİZ Mİ?
Ramazan ayında lokantaların iftardan önce bütün gün açık durması ve oruç tutmayanlar için hizmet vermesi caiz midir?
Ramazan-ı Şerif müslümanların en mukaddes ayıdır. Bu ay, her mü`minin hürmet etmesi icab eden bir aydır. Hatta bir kimse yolculuk veya kadın aybaşı gibi bir halde olursa halkın gözü önünde yemek yememesi icab eder.

Ramazan-ı Şerifte lokanta açıldığı takdirde yolcu, aybaşı ve lohusa halinde olan kimseler yiyebilecekleri gibi mazereti olmayan kimselere yemek yedirmek suretiyle lokanta sahibi ile orada çalışan işçiler günaha girmiş olurlar. Ancak çocuklara yemek satmak veya iftar yemeğini hazırlamak için lokanta açıp çalıştırmanın bir mahzuru yoktur.
Ramazan-ı Şerif müslümanların en mukaddes ayıdır. Bu ay, her mü`minin hürmet etmesi icab eden bir aydır. Hatta bir kimse yolculuk veya kadın aybaşı gibi bir halde olsa bile halkın gözü önünde yemek yememesi gerekir. Ramazan-ı Şerifte lokanta açıldığı takdirde yolcu, aybaşı ve lohusa halinde olan kimseler yiyebilecekleri gibi mazereti olmayan kimselerin de yemek yeme ihtimali vardır. Bu açıdan dikkatli olmak gerekir.

Ancak çocuklara, yolculara ve oruç tutması farz olmayan müslümanlar ile, gayr-i müslimlere yemek satmak veya iftar yemeğini hazırlamak için lokanta açıp çalıştırmanın bir sakıncası yoktur. Bu nedenle lokanta ve pastane gibi yerlerin Ramazan ayı içinde hanımlar, yolcular ve hastalar gibi mazeretli kimseler ve gayr-i müslimlerle alış verişi caizdir. Fakat oruç tutması gerektiği halde kasden oruç yediği bilinen kişiye satış yapmak caiz değildir. Çünkü günaha yardımcı olmak da günahtır.

Terminallerde veya çarşının ortasında lokanta, pastane işletmekte olan bir şahıs, gelen müşteri, misafir yada oruç tutması farz olmayan birisi ise veya gayr-i müslim olduğunu biliyor ise, o zaman satış yapabilir. Oruç tutması gereken birisi ise satış yapamaz.

Bkz. Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar.
“İNANARAK VE KARŞILIĞINI ALLAH’TAN BEKLEYEREK RAMAZAN ORUCU TUTANIN GEÇMİŞ GÜNAHLARI BAĞIŞLANIR” HADİSİNİ NASIL ANLAMALIYIZ?
Bir hadis-i şerifte, “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.” buyuruluyor. Bu hadisi nasıl anlamalıyız?
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Men sâme Ramadâne îmânen ve’htisâben gufira lehu ma tekaddeme min zenbihi” buyurmuş; Ramazan’la gelen berekete tam inanan, ihlas ve samimiyetle oruç tutup bu mübarek ayı ibadet ü taatle değerlendiren ve sevabını da yalnızca Allah’tan bekleyen mü’minlerin geçmişte işledikleri günahlarının affedileceğini müjdelemiştir.
“İmanen” kelimesi, inanılması gerekli olan her şeye ve oruçla alâkalı dinî hükümlere kalbden inanmayı; orucun farz olduğuna, karşılığında büyük mükafat bulunduğuna ve her şeyden öte rıza-yı ilahiye bir vesile teşkil ettiğine hiç tereddüde düşmeksizin iman etmeyi vurgulamaktadır.
Evet, biz Allah’ın kullarıyız; Allah da bizim ma’budumuzdur. Ubudiyet düşüncesiyle O’na karşı yaptığımız ibadetler ve salih ameller O’nun hakkı, bizim de vazife ve sorumluluğumuzdur. Oruç da, O’nun emri ve bizim görevimizdir. O, ibadetlerimizden her zaman haberdârdır ve yaptığımız her şeyi bilmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın görüp bildiği o amellerimiz, mevsimi gelince nemalanmış olarak geriye dönecektir. Ayrıca, ellerimizi O’na kaldırdığımızda, bir kudsî hadiste dendiği gibi; “O eller boş olarak aşağıya düşmeyecektir.”
Cenâb-ı Hakk’a karşı teveccüh ederken ve O’na yalvarıp yakarırken, her şeyden evvel O’nun kullarını gördüğüne, duaları işittiğine ve istekleri yerine getirecek güce sahip bulunduğuna tam inanmak lazımdır. Yoksa inanmadan el açmak, “Verirse verir, vermezse vermez” gibi bir manaya gelir ki, bunun bir saygısızlık olduğu ve öyle birinin çağrısına icâbet edilmeyeceği bellidir. O, lütfuyla, keremiyle, rahmetinin gazabının önünde olmasıyla ve merhametinin enginliğiyle öylelerine de verirse verir; biz “vermez” diye kestirip atamayız. Fakat, O’nun duaları kabul etmesinin vesilesi evvela O’na gönülden inanmaktır. İnanacaksın ki, samimiyetle ellerini kaldırdığın zaman Allah onları boş çevirmez, yüzünü kara çıkartmaz, seni mahcup etmez; aksine, o kapıya bir daha yönelmene vesile olacak şekilde lütuflarda bulunur. İşte, “imanen” kaydı böyle bir inanmayı ifade etmektedir.
“İhtisap” kelimesi de sevabın Allah’tan beklenmesi manasına gelmektedir; dünyevî beklentilere girmeme, sadece Allah’ın hoşnutluğunu gözetme ve mükâfâtı O’nun rahmetinden umma demektir. Hayır işlerinde ve ibadetlerde ihlas ve samimiyete aykırı hiçbir husus olmamalı; riya ve süm’alara girilmemelidir. Hiçbir amel insanların takdir ve teveccühlerine bina edilmemeli; her şey Allah için yapılmalı ve beklentiler de hep Allah’tan olmalıdır. O beklentilerde de yine himmet âlî tutulmalı; yani, yapılan işler dünyevî faydalara bağlanmamalıdır. Gerçi, Sahabe anlayışıyla, ayakkabımızın bağını bile kaybetsek biz onu da Allah’tan istemeliyiz.. arkasında olduğumuz her konuda gayret etmeli, iradenin hakkını vermeli ama neticede her şeyi Mevlâ-yı Müteâl’den dilemeliyiz. Ancak, kulluğumuzu Cenâb-ı Hakk’a sunarken, O’nun Ma’bud, bizim de kul olduğumuzu hiç hatırdan çıkarmamalı; ubudiyetimizi sadece O’nun hakkı olduğu için yalnızca O’na tahsis etmeliyiz. Dolayısıyla, ibadetlerimizi ihtiyaç ve isteklerimize bağlamamalı, onları vazifemiz olduğu mülahazasıyla eda etmeliyiz.
Haddizatında, Cenâb-ı Hak’tan bir şey isteme bizim zatî hakkımız değildir; O’nun lutfedip bize verdiği haklar türündendir. O öyle lütufkârdır ki, o hakları Kendisine karşı kullanmamıza müsaade etmiş ve kullandırmıştır. Mesela, bir manada, “Siz Bana kullukta bulunun, ibadet ü taatinizi yerine getirin –ki bu sizin vazifenizdir– Ben de, öbür âlemde nimetlerimle sizi sevindireyim” demiş ve bir mukavele yaparak bize bazı haklar vermiş; “Kulluğunuzu yaparsanız Benim üzerimde hakkınız olur” buyurmuştur. Demek ki, hakkı veren de, onu kullanma imkanı bahşeden de Allah’tır.
Yoksa, bizim mahiyetimizde ve rızık olarak bize verilen nimetlerde kaç paralık kendi sermayemiz var ki, herhangi bir hakkımız olsun! Evet, biz mebdeden müntehaya kadar her şeyimizle O’na aidiz ve O’nun verdiği haklarımız olsa da her şeyden önce birer kuluz. Öyleyse, bir kula yaraşır şekilde hareket etmeli ve sadece Hâlıkımızın, Râzıkımızın ve Rabbimizin hoşnutluğunu dilemeli, ibadetlerimizi de bu niyetle yerine getirmeliyiz. İşte, “ihtisap” tabiri de bu hakikatlere bağlı kalarak, sadece Allah için oruç tutmak gerektiğini ve mükâfâtı O’ndan beklemenin lüzumunu belirtmektedir.
RAMAZAN’DA FIRSATÇILIK YAPIP STOKÇULUK VE FİYAT ARTTIRMA YAPMANIN HÜKMÜ
Bazı kişilerin Ramazan’da fırsatçılık yapıp fiyat arttırdıkları ve stokçuluk yaptıkları bilinen bir gerçek. Dinimizce bu durumu açıklarmısınız?
İslam toplumunda karaborsa (ihtikar) haramdır. Karaborsa, bir malın fiyatının artması için piyasadan çekilmesi, stok edilmesi, satılmaması ve fiyatı artınca satılmasıdır. Ticarette normal kâr helâldir. Fakat, ticaretin gayesi her ne pahasına olursa olsun kâr, hele aşırı kâr elde etmek değildir. İslâm’ın haram kıldığı aşırı kâr yollarından biri de karaborsadır. Karaborsanın insanlara pek çok zararı vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
Piyasada sun’î darlık meydana getirmek, tüketimi sun’î olarak artırmak, bu vesîleyle enflasyonu yükseltmek, fazla fiyatla tüketicinin mağdur edilmesi, alıcı-satıcı arasındaki itimat, iyi niyet, sevgi ve saygının ortadan kalkması… Birkaç kişinin aşırı para kazanması için buna başvurması, günah sayılmıştır. Peygamberimiz karaborsacıyı şöyle tehdid eder. “Pazara mal getiren rızıklandırılmış; ihtikar (stok ve karaborsa) yapan lânetlenmiştir.” (İbn-i Mâce, Ticaret, 6).
İhtikar dînen haramdır. Bazı müctehidler ihtikarın sadece insan ve hayvan yiyeceklerinde olduğunu kabul etmişlerdir. Yukarıda geçen hadîste ise genel bir ifade vardır; yani insanın bütün ihtiyaçlarını içine almaktadır. Buna göre yiyecek maddesi dışında kalan diğer ihtiyaç maddeleri de, karaborsacılığın sınırı içine girmektedir. Çiftçinin ürettiği malı bekletmesi ise ihtikar değildir. Çiftçi emeğini değerlendirmek için bekletebilir. Fakat o mala aşırı bir ihtiyaç duyulursa piyasaya sürmesi daha iyidir.
Suni pahalılık yaparak fiyatlarla oynayan olduğu ve amme maslahatı işe müdahale etmeyi gerektirirse, o zaman müdahale etmek narh koymak caizdir. Buna muhalefet etmek de caiz değildir (el-Hidaye). Bunun için karaborsa muameleleri ammeye zarar verdiğinden tasvip edilemez.
RAMAZAN VE MÜBAREK GÜN-GECELERDE ÖLMENİN HÜKMÜ
Benim merak ettiğim Ramazan günü ölen birisi ne gibi bir durumdadır çok merak ediyorum çok sevdiğim birisi Ramazan’da vefat etti.
Üç aylarda ölmenin bir hikmeti var mı?
Ramazanda ölen kimse hakkında bir rivayet bilmiyoruz ancak cuma günü ölen kimse hakkında rivayet bulunmaktadır.
Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur:
“Bir Müslüman Cuma günü veya gecesi ölürse Cenab ı Hak onu kabir fitnesinden (sualinden ve azabından) kurtarır.” (Tirmizî, Cenâiz: 73; Müsned, 2: 176.)
Bir insanın yaşantısı, onun inancını, amelini ve şahsiyetini gösteren bir ayna gibidir. Tanımadığımız bir insanla biraz konuştuktan, beraber yolculuk ettikten veya bir alışverişte bulunduktan sonra onun hakkında belli bir hükme varırız; iyi veya kötü adam deriz. Fakat bir insanın hem iyi taraflarını, hem kötü taraflarını biliyorsak, onun hakkında karar verme hususunda da ölçümüz bellidir. İyi yönleri kötü yönlerinden fazla ise iyi: kötü yönleri iyi yönlerinden fazla ise kötüdür. Başka bir ifade ile, bir insanın iyilik ve kötülüğü Allah’a olan kuluğu ile ölçülür. Bir insan inandığı gibi yaşıyor, kulluk vazifelerini yerine getirmeye gayret ediyorsa, o insan Allah katında iyidir ve makbul bir kuldur. Fakat imanı olduğu halde, İslâma uymayan hal ve hareketleri varsa bu insan günahkâr insandır.
Bu çeşit insanlar ölünce onları nasıl bir âkibet beklemektedir? Peygamber Efendimizin bu konudaki ifadeleri açıktır:
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz.”
Bu gerçek başka bir hadiste de şöyle dile getirilir: “Kim ne halde iken ölürse, Allah onu o şey üzerine diriltir.”1
Allah’a ve diğer iman esaslarına imanı sağlam olan bir insan, öldüğü zaman mü’min ve Müslüman sayıldığından Müslüman muamelesine tâbi tutulur. Böyle bir insanın âhiretteki durumuna gelince, bu hususta Peygamberimizin şu meâlde bir hadisi vardır:
“Kim Allah’tan başka bir İlâh olmadığını bilerek ölürse Cennete girer.”2
Bir insan öldükten sonra Müslümanların onun hakkındaki şehadetleri ve kanaatleri de önemlidir. Müslümanlar o adamın imanlı, iyi bir insan olduğunu söylüyorlarsa, Cenab-ı Hakkın onların şehadetine göre muamele edeceğine dair rivayetler vardır. Yine, Müslümanların aleyhinde şehadet ettikleri kimse de ona göre muameleye tâbi olacaktır.
Sualinize gelince; bir insanın amelinin iyi olması için her şeyden önce sağlam bir imana sahip olması gerekir. Bir mü’min mübarek gün ve gecelerin birinde vefat ederse, Cenab-ı Hakkın ona ayrı bir muamele edeceğine dair bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur:
“Bir Müslüman Cuma günü veya gecesi ölürse Cenab ı Hak onu kabir fitnesinden (sualinden ve azabından) kurtarır.”3
Başta Cuma günü ve gecesi olmak üzere, Kadir Gecesi gibi diğer gün ve gecelerde vefat edenlere Cenab-ı Hak o vakitlerin hürmetine ayrı bir muameleye tabi tutacaktır. Mübarek gün ve gecelerde yapılan amel ve ibadetlerin sevabı, diğer günlere göre daha fazla olacağı gibi, o vakitlerde ölen mü’minler de ayrıca Cenab-ı Hakkın af ve mağfiretine nail olurlar.Meselâ hadislerde Kadir Gecesinde Cenab-ı Hakkın, Benîkelb kabilesinin koyunlarının sayısınca mü’mini affedeceği bildirmektedir ki, şayet o mü’min böyle bir gecede, ölmeden önce Cenab-ı Hakkın affına mazhar olmuşsa haliyle bu nimetten faydalanacak ve kurtulacaktır. Bunun gibi Ramazan ayı gibi mübarek bir ayda vefat etmek de bir rahmet vesilesi olabilir. Fakat îmansız içinde düşmanlık hissi bulunan kimseler bu bahsin dışındadır.(Mehmed Paksu Aileye Özel Fetvalar)
RAMAZAN VE ŞABAN AYINDA KEFFARET ORUCU TUTULABİLİR Mİ?
Ramazan ayında farz olan oruç tutulduğu için bu ayda keffaret orucu tutulmaz. Diğer ayların hepsinde keffaret orucu tutulabilir.

Ramazan ayında hiçbir özür yokken niyet ederek başlamış olduğu bir orucu bile bile bozan bir kimsenin keffaret cezâsı olarak iki ay oruç tutması gerekir.

Bir senenin Ramazan’ında veya başka senelerde birden fazla bu şekilde oruç bozan bir kimseye tek keffaret icap eder. Şâyet oruç tutmaya güç yetiremiyorsa altmış fakire yemek yedirir.

Keffaret orucu iki Kamerî ay tutulur. Yani meselâ Rebîülâhir ve Recep ayında iki ay üst üste oruç tutan kimse keffaret borcunu ödemiş olur. Yani burada mutlaka altmış günü bulması gerekmez. Meselâ Rebîülâhir 30 gün, Receb ayı da 29 ün çekse toplam 59 gün tutacaktır. Buna bir de kaza ekler, böylece altmış günü bulmuş olur.

Fakat keffaret orucunun ilk gününe ayın birinci günü olarak değil de 5’inde veya 10’unda başlasa, artık bundan sonra aylar kaç çekerse çeksin 60 günü tamamlaması gerekir. Bir de kaza orucu tutarak toplam 61 günü bulmuş olur.

Keffaret orucunu hiç kesmeyip ara vermeden iki ay veya 60 gün tutmak gerekir. Meselâ, araya yolculuk, hastalık, Ramazan veya bayram, kadınların lohusalığı gibi bir hal girer de iki ayı veya altmış günü doldurmamış olursa, tutulan oruçlar keffaret orucundan sayılmaz, tamamı nafile olacağından yeni baştan tutmaya başlanması gerekir.

Kadınların âdet halleri sıraya mâni değildir. Âdetleri tamamlandıktan sonra gün geçirmeden kaldıkları yerden keffaret orucunu tutmaya devam ederler.

Kaza orucu keffaret orucu ile birlikte hesap edilmez. Yani iki ay üst üste keffaret orucunu tutan kimse kaza orucu olan bir günü ondan ayrı olarak tutar, onun içine katmaz, birlikte hesap etmez. Meselâ Receb’in birinci gününde keffaret orucuna başlayıp, Şaban ayı ile birlikte iki ay üst üste hiç ara vermeden tutan kimse esas olarak keffaret borcunu tutmuş olur. Kaza orucunu da daha sonra Ramazan’ı müteakip, meselâ bayramın ikinci günü veya istediği bir gün tutabilir. Böylece hem keffaret, hem de kaza borcunu tamamlamış sayılır. Recep ve Şaban aylarından birisinin 29 gün çekmesinin bir tesiri yoktur. Yani keffaret orucu tamamlanmıştır.
HİCRİ TAKVİME GÖRE RAMAZAN HER YIL ON GÜN MÜ ON BİR GÜN MÜ ÖNCE BAŞLAR?
Hz. Ömer zamanında Hicretin 17. yılında alınan bir kararla Hicretin olduğu sene Hicri Takvimin 1. yılı ve o yılın Muharrem ayı da Hicri Kameri takvimin yılbaşısı kabul edilmek suretiyle, o yıl 1 Muharrem’in rastladığı 16 Temmuz 622 tarihi de Hicri Kameri Takvimin başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Uygulamada Hicri Takvim olarak bu bilinmektedir. İslam ülkelerinde kullanılan Hicri takvim Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in M.S. 622’de Mekke’den Medine’ye hicretiyle başlar. Hicri – Kameri takvim, ayın dünyanın etrafında dönüşüne göre tanımlanır.
Bir yıl Muharrem, Safer, Rebiülevvel, Rebiülahir, Cemaziyelevvel, Cemaziyelahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade ve Zilhicce adı verilen 12 aydan oluşur. Her bir Kameri ay yaklaşık 29.5 gün sürer ve bir Kameri yıl 354 gün olarak elde edilir. Bu nedenle Kameri takvimde 6 adet 29 günlük 6 adet 30 günlük ay bulunur. Hangi ayların 29 ya da 30 gün süreceği ayın fazı göz önünde bulundurularak hesap edilir.
Ancak gerçek Kameri ay 29.5 günden 44 dakika 3 saniye daha uzun olduğundan 12 Kameri ayın belirlediği 354 günlük kuramsal Kameri yıldan 8 saat 48 dakika 36 saniye daha uzundur. 30 yılda bu zaman 11 gün 0 saat 18 dakika 0 saniye olacağından eşzamanlılığı sağlamak için 30 yıl boyunca 19 adet 354 gün süreli ve 11 adet 355 gün süreli sene oluşturulur. 355 günlük seneler son aya bir gün ilave edilerek gerçeklenir. Böylece eşzamanlık sağlanır ve ancak 2400 senede bir takvime tekrar 1 gün ilave etmek gerekir.
Kameri yılın ortalama süresi günlerin yıllara göre dağılımından (19×354+11 x 355) / 30=354 gün 8 saat 48 dakika olarak hesaplanır. Bugün kullanılan güneş yılı yaklaşık 365 gün 5 saat 48 dakika olduğundan Kameri yıl güneş yılından yaklaşık 10 gün 21 saat daha kısadır. Buna göre, 1 Kameri yıl güneş yılının 0.9702 katına, 1 güneş yılı Kameri yılın 1.0307 katına karşı düşer. Ayrıca hicret 15 Temmuz 622’de gerçekleştiğinden, kameri takvimin miladi takvimine göre 621.536 yıl kadar faz farkı bulunur. Eğer örneğin 1 Ocak 1993’ün hicri takvimdeki karşılığını bulmak istersek yukarıdaki değerlerden (1992-621.536) x l.0307=1412.5372 buluruz. Hicri takvime göre 1412 yıl geçmiş olduğundan bu tarih hicri 1413 yılına karşı düşer.
Hicri takvimin haricinde Osmanlı devletinde 1678’den sonra maliye ile ilgili işlerde Rumi takvim de kullanılmaya başlanmıştır. Mali yılın başlangıcı 1 Mart olarak kabul edilir. Rumi yıl 365 gün olup güneş yılına karşı düşen miladi seneyle eş uzunluktadır. Rumi sene her 33 yılda 354 gün olan hicri seneyi bir yıl geçer. Bu farkı gidermek için Rumi seneden her 33 yılda bir hicret yılı düşülür; buna sıvış senesi denir. Her iki takvim arasında ayrıca 13 günlük bir fark bulunur. Ayrıca Rumi sene miladi 584’te başlatıldığından Rumi seneyi bulmak için Miladi seneden 584 çıkarmak gerekir. Aylar Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Teşrini-evvel, Teşrini-sani. Kanuni-evvel. Kanuni-sani, Şubat olarak adlandırılır. Örneğin Miladi 1 Ocak 1993 tarihi Rumi 19 Kanuni-evvel 1408 tarihine karşı düşer. Osmanlı devletinin sonuna kadar mali işlemlerde kullanılan Rumi sene 1925’te Miladi takvim yılının kabul edilmesi üzerine terk edilmiştir.
RAMAZAN ORUCUNUN FİDYESİ NEDİR, NE ZAMAN, KİME VE NASIL VERİLİR?
Ben yaklaşık 3-4 senedir ramazan orucunun çogunu tutamadım. sonra kaza ederim düşüncesiyle fidyesini vermedim. az bir kısmını kaza edebildim şimdide hastalık sebebiyle kaza edemiyorum . doktor rahatsızlıgının tekrarlayan rahatsızlık oldugunu ömür boyu sürebilecegini söyledi. ben de bu tutamadiğım oruçların fidyesini vermeye başladım çogunu verdim. acaba önceki ramazanlarda tutamadığım oruçların fidyesi verilirmi. uzerinden yaklaşık 2-3 yıl geçen oruçlar var.
Fidyeler, yalnız bir fakire verilebileceği gibi, birden fazla fakirlere de verilebilir. Ramazan içinde verilebileceği gibi, evvelinde veya sonunda da verilebilir.
Oruç tutma gücünde olmayan kimse, fidye verebilecek kadar zengin de değilse, yapacağı iş, Allah`tan afv ve mağfiret dilemektir. Fidye vermek mecburiyeti, onun üzerinden kalkmıştır.
Bir kimse fidyesini verse, sonrada oruç tutabilecek duruma kavuşsa, evvelâ verdiği fidyelerle yetinemez, tutamadığı oruçları kaza gerekir. Bu durumda; kaza etmeden ölürse, oruç borcunun ödenmesi için varislerine vasiyette bulunması gerekir. Sıhhatine kavuşmadan vefât edecek olsa verdiği fidyeler kâfi gelir, vasiyette bulunması gerekmez.
İbâdetlerden oruç hakkındaki fidye, ayetle sabittir:
“O size farz kılınan oruç, sayılı günlerdir. O günlerde sizden kim hasta, yahut seferde olurda oruç tutmazsa, tutamadığı günler sayısınca, sıhhat bulduğu veya yolcu olmadığı başka günlerde oruç tutar. Fazla ihtiyarlık veya ağır hastalık gibi sebeblerle oruç tutmaya gücü yetmeyenler üzerine, bir yoksul doyuracak kadar fidye vermek lâzımdır…” (el-Bakara, 2/184).
Ayetten de anlaşılacağı gibi; hastalar ve yolcular, oruçlarını daha sonra kaza edebilirler. İhtiyarlık ve devamlı hastalık gibi sebeplerle daha sonra kaza etme imkanı bulamayanlar ise fidye verirler. Fidye, bir fakiri bir gün doyurmak demektir. Bir müslümanın böyle mazeretlerden dolayı hayattayken tutamadığı ve fidyesini de ödemediği oruç borcu varsa; öldüğünde, malından, tutamadığı oruçlar kadar fidye verilmek suretiyle borcundan kurtarılır. İşte bu ameliyeye ıskât-ı savm denir. (Ş.İ.A.)
İki üç yıl önce tutamadığınız oruçların fidyesini şimdi de verebilirsiniz.
RAMAZAN AYINDA VİTİR NEDEN CEMAATLE KILINIR, RAMAZAN DIŞINDA DA KILINABİLİR Mİ?
Tesbih ve Ramazan-ı Şerifin dışında vitir namazını cemaatle kılmak sünnet değildir. Ama cemaatle kılınsa da namaz bozulmaz. Yalnız vitir ve tesbih namazını kılmasını bilmeyen kimseler öğrenmek için cemaatle eda etmekte sevab vardır.
RAMAZAN AYINDAN EN FAZLA İSTİFADE İÇİN NELER YAPILMALIDIR?
Bütün mübarek zaman dilimlerinde ve hususiyle Ramazan ayında yapılabilecek ve yapılması gereken önemli bir takım afv ü mağfirete nail olma, ecr ü sevap kazanma, manevî terakki kaydetme, bela ve musibetlerden kurtulma ve rıza–i İlâhiye ulaşma vesileleri vardır ki, bunlardan bazılarını maddeler hâlinde kısaca ve toplu olarak yeniden hatırlamakta yarar var:
1. Kur’ân–ı Kerim okunmalı, her bir harfine Ramazan gün ve gecelerinde 1000, Kadir gecesinde 30000 sevap verildiği düşünülerek hiç olmazsa bir kez hatmedilmeli; okuyanlar dinlenmeli; uygun mekânlarda Kur’ân ziyafetleri verilmeli; Kelamullah’a olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli.
2. Peygamber Efendimiz (sas)’e salât ü selâmlar getirilmeli; O’nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli.
3. Kaza, nafile namazlar kılınmalı;
4. Tefekkürde bulunulmalı; “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, Allah’ın benden istekleri nelerdir” gibi konular başta olmak üzere hayatî meselelerde derin düşüncelere girmeli.
5. Geçmişin muhasebe ve murakabesi yapılmalı ve şimdinin ve geleceğin plân ve programı çizilmeli.
6. Günahlara samimi olarak tevbe ve istiğfar edilmeli; idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamet ve inabede bulunulmalı.
7. Bol bol zikir, evrad ü ezkarda bulunulmalı.
8. Mü’minlerle helalleşilmeli; onlarla irtibatımız cihetinden rızaları alınmalı.
9. Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı; gönüller alınmalı; kederli yüzler güldürülmeli.
10. Kişi kendine ve diğer Mü’min kardeşlerine hattâ isim zikrederek dualar etmeli.
11. Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı; vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmeli.
12. Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanlar ziyaret edilip, sevgi, şefkat, hürmet, hediye ve sadakalarla mutlu edilmeli.
13. O gece ile ilgili âyetler, hadîsler ve bunların yorumları ilgili kitaplardan ferden veya cemaaten okunmalı.
14. Dini toplantılar, paneller ve sohbetler düzenlenmeli; va’z ü nasihat dinlenmeli; şiirler okunmalı; ilâhî ve ezgilerle gönüllerde ayrı bir dalgalanma oluşturmalı.
15. Namazları cemaatle ve camilerde kılınmalı.
16. Sahabe, ulema ve evliya türbeleri ziyaret edilmeli; hoşnutlukları alınmalı; ve manevî iklimlerinde vesilelikleriyle Hakk’a niyazda bulunulmalı.
17. Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirleri ziyaret edilmeli; iman kardeşliğine ait sadakati yerine getirilmeli.
18. Hayattaki manevî büyüklerimizin, üstadlarımızın, anne ve babamızın, dostlarımızın ve diğer yakınlarımızın kandilleri bizzat giderek veya telefon, faks yahut e–mail çekerek tebrik edilmeli; duaları istenmeli.
RAMAZAN, TERAVİH VE VİTİR NAMAZI MESELELERİ
RAMAZAN AYINDA VİTİR NEDEN CEMAATLE KILINIR, RAMAZAN DIŞINDA DA KILINABİLİR Mİ?
Tesbih ve Ramazan-ı Şerifin dışında vitir namazını cemaatle kılmak sünnet değildir. Ama cemaatle kılınsa da namaz bozulmaz. Yalnız vitir ve tesbih namazını kılmasını bilmeyen kimseler öğrenmek için cemaatle eda etmekte sevab vardır.
RAMAZAN’IN ÖNEMLİ BİR ŞİÂRI TERAVİH NAMAZINDA NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?
Teravih, Arapça’daki “tervîha” kelimesinin cem’î (çoğulu) olup “teneffüs etmek, ruhu rahatlatmak, bedeni dinlendirmek” gibi manalara gelmektedir. Ramazan ayına mahsus olmak üzere yatsı namazından sonra kılınan sünnet namazın her dört rekâtının sonundaki oturuş, “tervîha” olarak adlandırılmış; sonradan bu kelimenin çoğulu olan “teravih” sözü, Ramazan gecelerinde kılınan bu nafile namazın ismi olmuştur. Teravih namazı, sünnet-i müekkededir; orucun değil Ramazan ayının ve vaktin sünnetidir. Onun için, hasta ve yolcu gibi oruç tutmak zorunda olmayanlar için de teravih namazını kılmak sünnettir. Peygamber Efendimiz Ramazan’da birkaç gece teravih namazı kıldırmış; daha sonra, teravihte cemaat farz kılınır da müslümanlar onu edaya güç yetiremezler endişesiyle yalnız kılmayı tercih etmiş; fakat, “Kim inanarak ve sevabını Allah’tan umarak Ramazan namazını (teravihi) ikâme ederse onun geçmiş günahları bağışlanır.” diyerek ashabını bu namaza teşvik etmiştir. Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalatu vesselâm) bir başka hadis-i şeriflerinde teravih namazı kılmanın önemini ve sünnet olduğunu şöyle ifade buyurmuştur; “Allah Ramazan ayında oruç tutmanızı farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerinde kıyam etmenizi (teravih namazı kılmanızı) sünnetim olarak teşvik ettim. Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek ihlas ile oruç tutar ve kıyam ederse (teravih namazı kılarsa) günahlarından arınır, annesinden doğduğu günkü gibi tertemiz olur.”
Teravih namazının cemaatle kılınması kifaî sünnettir; yani, bir yerleşim yerinde en az bir mecliste cemaatle teravih namazının kılınması gerekir. İki rekâtta bir selâm vererek kılınması en faziletli olanıdır. Aralarda salat u selâm, Esma-ı ilahî ve “Hizbu’l-hasîn”, “Hizbu’l-masun” gibi dualar okunabilir.
Günümüzde bazıları Hazreti Aişe validemizden rivayet edilen bir hadisi esas alarak teravih namazının sekiz rekat olduğu üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Ne var ki, İbn Abbas (radıyallahu anh) Peygamber Efendimiz’in Ramazan’da yirmi rekât ve vitir kıldırdığını rivayet etmiştir. Dahası, bu hususta sahabe efendilerimizin fiili icması vardır. Nitekim, teravih namazı Hanefî, Şafiî, Hanbelî mezheplerine göre yirmi rekâttır. Malikî mezhebinde ise yirmi ve otuz altı rekât olduğu şeklinde iki görüş vardır; yirmi rekât olduğu fikri daha yaygındır. Binaenaleyh, çok yaşlı ve hasta kimseler, sadece sekiz rekata güç yetirebiliyorlarsa, hiç olmazsa o kadarını eda etmeli; ama gücü ve kuvveti yerinde olan mü’minler teravih namazını mutlaka yirmi rekat olarak ikâme etmelidirler.Ulema, teravih namazını Kur’an-ı Kerîm’i en az bir kere hatmederek kılmanın sünnet, birden fazla hatimle ikâme etmenin ise bir fazilet olduğunu belirtmişlerdir. Selef-i salihîn, Ramazan boyunca teravihte Kur’an’ın hepsini okumuş veya okuyan birinin arkasında namaz kılmışlardır. Ne var ki, daha sonraki dönemlerde cemaatin durumu nazar-ı itibara alınarak, teravih namazını insanları camiden uzaklaştırmayacak bir şekilde kıldırmanın daha uygun olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Teravih namazı kılınırken, ister kısa sureler okunsun isterse de hatim takip edilsin, ayetlerin tertil üzere okunması ve namazın da tadil-i erkana riayet edilerek kılınması/kıldırılması gerekir. Yoksa yarış yapar gibi çok süratli bir şekilde ayetleri okumak, rüku ve secdeleri verip veriştirmek kat’iyen doğru değildir. Maalesef, son senelerde halk arasında “jet imam” tabir edilen kimseler türemiştir; teravih namazının ciddiyetine ve sıhhatine dokunacak manzaralar sergilenmektedir. Mü’minler, bu hususta temkinli davranmalı; teravih namazında ayetlerin tertil üzere okunmasına ve tadil-i erkanın gözetilmesine dikkat etmelidirler.
RAMAZAN AYINDAN EN FAZLA İSTİFADE İÇİN NELER YAPILMALIDIR?
Bütün mübarek zaman dilimlerinde ve hususiyle Ramazan ayında yapılabilecek ve yapılması gereken önemli bir takım afv ü mağfirete nail olma, ecr ü sevap kazanma, manevî terakki kaydetme, bela ve musibetlerden kurtulma ve rıza–i İlâhiye ulaşma vesileleri vardır ki, bunlardan bazılarını maddeler hâlinde kısaca ve toplu olarak yeniden hatırlamakta yarar var:
1. Kur’ân–ı Kerim okunmalı, her bir harfine Ramazan gün ve gecelerinde 1000, Kadir gecesinde 30000 sevap verildiği düşünülerek hiç olmazsa bir kez hatmedilmeli; okuyanlar dinlenmeli; uygun mekânlarda Kur’ân ziyafetleri verilmeli; Kelamullah’a olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli.
2. Peygamber Efendimiz (sas)’e salât ü selâmlar getirilmeli; O’nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli.
3. Kaza, nafile namazlar kılınmalı;
4. Tefekkürde bulunulmalı; “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, Allah’ın benden istekleri nelerdir” gibi konular başta olmak üzere hayatî meselelerde derin düşüncelere girmeli.
5. Geçmişin muhasebe ve murakabesi yapılmalı ve şimdinin ve geleceğin plân ve programı çizilmeli.
6. Günahlara samimi olarak tevbe ve istiğfar edilmeli; idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamet ve inabede bulunulmalı.
7. Bol bol zikir, evrad ü ezkarda bulunulmalı.
8. Mü’minlerle helalleşilmeli; onlarla irtibatımız cihetinden rızaları alınmalı.
9. Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı; gönüller alınmalı; kederli yüzler güldürülmeli.
10. Kişi kendine ve diğer Mü’min kardeşlerine hattâ isim zikrederek dualar etmeli.
11. Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı; vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmeli.
12. Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanlar ziyaret edilip, sevgi, şefkat, hürmet, hediye ve sadakalarla mutlu edilmeli.
13. O gece ile ilgili âyetler, hadîsler ve bunların yorumları ilgili kitaplardan ferden veya cemaaten okunmalı.
14. Dini toplantılar, paneller ve sohbetler düzenlenmeli; va’z ü nasihat dinlenmeli; şiirler okunmalı; ilâhî ve ezgilerle gönüllerde ayrı bir dalgalanma oluşturmalı.
15. Namazları cemaatle ve camilerde kılınmalı.
16. Sahabe, ulema ve evliya türbeleri ziyaret edilmeli; hoşnutlukları alınmalı; ve manevî iklimlerinde vesilelikleriyle Hakk’a niyazda bulunulmalı.
17. Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirleri ziyaret edilmeli; iman kardeşliğine ait sadakati yerine getirilmeli.
18. Hayattaki manevî büyüklerimizin, üstadlarımızın, anne ve babamızın, dostlarımızın ve diğer yakınlarımızın kandilleri bizzat giderek veya telefon, faks yahut e–mail çekerek tebrik edilmeli; duaları istenmeli.
RAMAZAN’DA KADİR GECESİNİN VAKTİNİN GİZLİ OLMASININ HİKMETİ NEDİR?
Kur’anı Kerim ilk kez Ramazan ayının 17. gecesi indirildiğine göre, Kadir gecesinin neden tam olarak belli olmadığı kaynaklarda ifade ediliyor?
Kadir gecesinin hangi gece olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber genellikle Ramazan’ın yirmi yedinci gecesinde olduğu tercih edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s) bunun kesinlikle hangi gece olduğunu belirtmemiş, ancak; “Siz Kadir gecesini Ramazan’ın son on günü içerisindeki tek rakamlı gecelerde arayınız” (Buhârî, Leyletü’l-Kadir, 3; Müslim, Sıyam, 216) buyurmuştur.

Kadir gecesinin vakti takvime bağlı değil, gizlidir. İlk ayetler ramazanın 27’sinde indirilmiştir ama ondan sonra gelen kadir gecelerininde ramazanın 27’sinde olma zorunluluğu yoktur. Önceki günlerde veya sonraki günlerde olabilir. Mesela geçen sene ramazanın 19’unda olan kadir gecesi bu sene 25’inde olabilir. Allah bu gecenin yerini hikmeti gereği ramazan içinde değiştirmektedir.

Bazı şeylerin gizli olması kıymeti içindir. Ayrıca ona benzeyen her şeyi onun kıymetine yükseltir.

Şöyleki, insanlar içerisinde veli gizlidir. Bundan dolayı herkesi veli bilmek gerekir.
Cuma gününde saat-i icabe dediğimiz bir vakit var. Bunda yapılacak dualar kabul olur. Gizli olmasından cumanın her anını bu vaktin değerine yükseltir.
Ömürde ecel gizlidir. Böylece her anımızı “ölebiliriz” endişesiyle geçirir, günahlardan uzak dururuz.

Kainatın ömründe kıyamet gizlidir.
Kadir gecesi ramazan içerisinde gizlidir. Böylece her ramazan gecesi kadir derecesinde bilinsin ve ihya edilsin.

Fakat bütün bunlarla beraber, Peygamberimiz bazı işaretlerde bulunmuşlardır. “Kadir gecesini ramazanın son 15’inde, özellikle son 10 günde ve özellikle tek gecelerde arayınız” diye ümmeti biraz aydınlatmıştır. Şayet açık açık söylemiş olsaydı, o zaman Allah’ın hikmetine zıt olurdu.

Zamanın ve mekanın, kendilerinde meydana gelen mübarek hadiseler ile keyfiyet kazanmaları mümkündür. Mü’minlerin indinde, Kabe-i muazzama en mübarek mekandır. Zira Allahu Teala (cc) O’nu, bütün mü’minlere kıble olarak tayin etmiştir. İrfan ehlinin “Onbir ayın sultanı” olarak ifade ettikleri, Ramazan-ı Şerif ayı da mübarek bir zamandır. Bu ayda, hak ile batılı birbirinden ayıran ve hidayet rehberi olan Kur’an-ı Kerim indirilmiştir. Bu hakikat; “O sayılı günler Ramazan ayıdır ki, Kur’an o ayda indirilmiştir. Kur’an insanlara mahz-ı hidayettir. Öyle ise içinizden kim o aya erişirse, orucunu tutsun” (El Bakara Suresi: 185) ayet-i kerimesi ile sabittir. Bu levh-i mahfuzdan indirilme hadisesi, bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi ‘nde olmuştur. İmam-ı Kurtubi: “- Kur’an-ı Kerim’in Ramazan-ı Şerif ayı içerisinde indirildiği Allahu Teala (cc)’nın “O Ramazan ayıdır ki, Kur’an onda indirilmiştir” kavli ile sabittir. Kadr Suresi’nde ise, Kur’an’ın Kadir Gecesi ‘nde inzal buyurulduğu, kat’i olarak haber verilmiştir.

Bu nassları esas alan Ehl-i Sünnet’in müctehid imamları, Kadir Gecesi ‘nin Ramazan-ı şerif ayı içerisinde olduğunda icma etmişlerdir” (1) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Bazı kaynaklarda, İmam Ebu Hanife’nin şu tesbitine yer verilmiştir: – Kadir Gecesi Ramazan ayındadır. Fakat sabit değil; kah takaddüm, kah teahhur eder.” (2) Ramazan-ı Şerif ayının her gecesini, ” Kadir Gecesi olabilir” zannı ile değerlendirmek sünnete uygundur. Hz. Abdullah İbn-i Ömer (ra)’in: “-Resul-i Ekrem’e (sav) Kadir Gecesi’ nden soruldu. Bunun üzerine Peygamberimiz Efendimiz (sav) “-O, her Ramazan-ı şerif ayındadır.” cevabını verdi” (3) dediği malumdur. Sahih hadis mecmualarında, Resul-i Ekrem (sav)’in Ramazan-ı şerif ayında mescidde itikafa girdiği haber verilmektedir. Her sene, farklı zamanlarda itikafa girmesi, Kadir Gecesi’ni araması ile ilgilidir. Fukaha Kadir Gecesi ‘ni aramanın müstehap olduğunda ittifak etmiştir. Feteva-ı Hindiyye’de: “- Kadir Gecesi ‘ni aramak müstehaptır. İmam Ebu Hanife’ye göre; Kadir Gecesi Ramazan ayının içerisindedir. Fakat onun hangi gece olduğu bilinemez. Bazen ileri geçer, bazen geri kalır. İmameyn’e göre; Kadir Gecesi Ramazan ayının içerisindedir. Gizli olan muayyen bir gecedir. İleri geçmediği gibi, geri de kalmaz. O geceyi aramak sünnettir.” (4) hükmü kayıtlıdır. Ramazan ayında Müslümanların; hem bedenlerinin zekatı olan oruc ibadetini eda etmeleri, hem bin aydan hayırlı olan geceyi (Kadir Gecesi ‘ni) aramaları gerekir.

1) İmam-ı Kurtubi- El Camii Li Ahkamu’l Kur’an- Kahire: 1967 C: 20 Sh: 136.
(2) İmam-ı Kadıhan- El Feteva- Kahire: 1282, C:1 Sh: 190.
(3) İmam-ı Beyhaki- Es-Sünenü’l- Kübra- Haydarahad: 1350, C:.4, Sh:307.
(4) Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye-Beyrut: 1400 C: 1 Sh: 216.
KUR’AN RAMAZAN’DA İNDİRİLDİ NE DEMEK?
Kuran’ı Kerimin Ramazan ayında Kadir gecesinde indirilmesi ne demektir? Her yıl Ramazan ayı değişiyor? Peygamber Efendimiz(A.S.) zamanında tam olarak hangi ayda inmiştir?
Evet, Kuran Ramazan Ayında indirilmiştir. Bu Ramazan ayı da her sene ay’nı Ay’dır. Ancak güneş yılına göre değil, Ay yılına göredir. Zaten bizler de oruçlarımızı hep Ay yılına göre ve Ramazan Ay’ında tutarız.
Kuran’ın inmesine gelince:
İbnü Cerir ve diğerlerinde zikredilmiş olduğu üzere çoğunluk rivayet tefsirleri İbnü Abbas’tan şu ifadeleri nakletmişlerdir:
1- İkrime’den: Kur’ân hepsi birden olarak Ramazan’da, Kadir gecesinde dünya semasına indi. Sonra Allah yerde bir şey yapmak, vahyetmek istedikçe ondan indirdi, ta ki topladı.
2- Hakîm b. Cübeyr’den: Kur’ân bir gecede yüksek semadan, dünya semasına tamamı olarak indi. Sonraki senelerde ayrıldı ve İbnü Abbas “Yıldızların mevkilerine yemin ederim.” (Vâkıa, 56/75) âyetini okudu, ayrı ayrı, parça parça nazil oldu, dedi.
3- Said b. Cübeyr’den: Kur’ân, tamamı birden olarak Kadir gecesinde dünya semasına indi de yıldızların mevkiinde oldu, Allah onu Resulüne bir kısmı, bir kısmının ardınca indiriyordu deyip sonra: “İnkâr edenler: ‘Kur’ân ona bir defada indirilmeli değil miydi?’ dediler. Biz onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için onu böyle (parça parça indirdik) ve onu ağır ağır okuduk.” (Furkan, 25/32)
4- Kur’ân’ın, tamamı bir defada indi, dünya semasında Beyt-i İzzet’e kondu ve onu Cebrail (a.s.) Muhammed (s.a.v.)’e kulların kelâmının ve amellerinin cevabıyla indirdi. Aynî’nin “Buharî Şerhi”nde ifadesine göre tamamı olarak Kadir gecesinde Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına indirildi de Beyt-i İzzet’e kondu, Cebrail (a.s.) onu sefere (kâtip melekler)ye yazdırdı, sonra da Cebrail onu Peygamber’e parça parça indiriyordu. Başı ile sonu arası yirmi üç sene oldu.
İbnü Cerir’de Şâbî’den de iki rivayet vardır:
1- Bize ulaştı ki, Kur’ân tamamen birden olarak dünya semasına indi.
2- Kur’ân’ın ilki Kadir gecesinde indi. Onun için tefsirler de başlıca bu iki vecih üzere yürümüşlerdir. Birincisinde zamir Kur’ân’ın tamamına râci ve inzal (indirme), bilindiği üzere bir defada indirmek mânâsında; ikincisinde ise indirmenin başlangıcı mânâsına olmuş oluyor. Zamirin “oku” emrine gönderilmesi de bu ikinci mânâyı daha açık ve hiç yorumsuz olarak ifade etmiş oluyor. Üçüncü olarak arzettiğimiz üzere “sef’ ” kelimesine gönderilerek Bedir’e işaret olması da, Medenî olması rivayetine göre, en yakın ve en uygun bir mânâ görünüyor. Kur’ân’a nisbet olunan inzalin mânâsı, Bakara Sûresi’nin başında da geçtiği üzere gayb âleminden, şehadet (görünen) âlemin açıklamak demek olduğu için, Kur’ân’da gelecekle ilgili olarak bildirilen bir vaad ve tehdidin yerine getirilmesi, haber verilen bir hadisenin fiile çıkarılması mânâsında da doğrudur.
Kadir gecesinde, yani Kadir gecesi indirdik, yahut Kadir gecesi hakkında indirdik. Çünkü bazıları zamiri bu sûre mânâsına Kur’ân’a döndürerek bu sûreyi Kadir gecesi hakkında, yani Kadir gecesinin şeref ve faziletini açıklamak için indirdik meâlinde tefsir etmişlerdir ki, muzafın hazfine veya harf-i cerrini sebebliğe yormuşlardır demek olur. Gerçi bundan sonraki âyetler Kadir gecesinin hayır ve faziletini beyan etmek için sevkedildiği için bu sûrede bu mânâ da yok değildir. Fakat bu âyeti buna yormak eksiktir. Zira doğrudan doğru zarflık mümkün iken sebebliğe veya muzafın hazfine gitmek zahirin tersi olduğuyu gibi, sûrenin asıl sevki doğrudan doğruya gecenin kadrinden önce onda indirilmiş olan indirilenin, yani zamirin merciinin kadr ve şerefini açıklamak için olması gerekirdi. Yoksa o Kur’ân’ın Kadir gecesinde indirildiği söylenmeden doğrudan doğruya Kadir gecesinin faziletini açıklamaya geçildiği şekilde Kadir gecesinin en büyük feyzinden sükut edilmiş olacağı gibi sûrenin endinden öncesiyle olan ilgisi gözetilmemiş, tertipte buraya konulmasının hikmetine işaret edilmemiş olur. Önceki mânâda ise sûrenin zevki yukarda kırâeti emredilen Kur’ân’ın kadrini beyan için olup, gecenin fazileti onun içinde bundan sonraki âyetlerin mâsîka lehi (kendisi için sevkedileni) olduğundan gerek öncesine, gerek sonrasına ilgisi tamdır. Onun için rivayet bakımından da, dirâyet bakımından da güvenilen taraf birincisidir. (Elmalılı, Tefsir)
RAMAZAN AYI VE HATİM İNDİRMEK
Ramazan ayına girmeden Kuran hatmine başlanabilir mi?
Her zaman Kuranı Kerim hatmine başlanabilir.
RAMAZAN’DA İFTAR YAPMADAN ORUÇ TUTULABİLİR Mİ?
Enes Radiyallâhu Anh anlatıyor:
Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem Ramazan ayının sonunda oruçları vasletti (yani hiç iftar yapmadan birkaç gün art arda devam ettirdi).
Onunla birlikte halk da vasletti. Durum, ResululIah Sallallâhu Aleyhi Veselleme ulaşınca:
“Eğer Ramazan ayı bizim için uzatılsaydı, biz onu öyle bir vaslederdik ki, derine dalanlar (aşırılar) bundan (aşırılıklarından) vazgeçmek zorunda kalır-lardı.
Ben sizin gibi değilim. Ben gölgelenirim. Rabbim bana hem yedirir, hem de içirir.”
(Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, 9:500)
Bu şekilde bir oruç tutmak sadece Peygamberimize has, ona özgü ve sadece onun tutabileceği bir oruç türüdür. Bu şekilde oruç tutmak herkes için söz konusu değildir.
Bazı ibadetlerde sadece Peygamberimizin yaptığı tarzlar vardır. Bu da o tarza girmektedir. Zaten hadiste açıkça bu husus belirtilmektedir.

RAMAZAN’DA UMREYE GİTMEK
İbni Abbas Radiyallâhu Anhümâ rivayet ediyor: Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem Veda haccına gitmek istediğinde bir kadın kocasına “Devenin üzerinde beni de Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellemle beraber hacca gönder” dedi. Kocası, “Yanımda sana hac için vereceğim devem yok” dedi.
Kadın, “Beni falan erkek deven üzerinde hac ettir” dedi.
Kocası, “O Allah yolunda kullanılmak üzere muhafaza ediliyor” dedi ve Resûlullah Sallallâhu Aleyhi Veselleme geldi.
“Hanımım size selâm ve Allah’ın rahmetini gönderdi. O kendisini sizinle hacca göndermemi istedi. ‘Beni Resulullah ile birlikte hacca gönder’ dedi. Ben de ‘Yanımda hac yapman için vereceğim deve yok’ dedim. “Fakat hanımım, ‘Falan deve ile hacca gönder’ dedi.
“Ben, ‘O deve Allah yolunda kullanılmak için muhafaza ediliyor’ dedim.”
Bunun üzerine Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem, “Eğer hanımını o deve üzerinde hacca gönderirsen, deve de Allah yolunda olur” buyurdu. Adam: “Hanımım bana, sizinle hacca denk ameli sormamı istedi.”
Resulullah, “Hanımına selâmımı, Allah’ın rahmeti ve bereketini söyle ve ona haber ver: Ramazan’da umre benimle hacca bedeldir” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Menasik: 80; Müslim, Hacc: 221)
Ramazan’da umre yapmak hacca denktir
Abdullah ibni Abbas Radiyallâhu Anhümâ rivayet ediyor:
Resul-i Ekrem Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellem, Ensardan bir kadına şöyle buyurdu: “Ramazan ayı geldiği zaman umreye git. Çünkü bu ayda yapılan umrenin sevabı hacca denk gelir.” (Nesâi, Sıyam: 6)
Ramazan umresinin sevabı
İbni Abbas Radiyallâhu Anhümâ rivayet ediyor. Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem şöyle buyurdu:
“Kim Ramazan ayında Mekke’ye kavuşup orucunu tutar ve kolayına geldiği kadar gecesini ibadetle geçirirse, Allah ona Mekke dışında yüz bin Ramazan ayı orucunu tutma sevabı yazar ve Allah ona her gün ve her gece karşılığında bir köleyi hürriyetine kavuşturma sevabı verir.
Her günün karşılığında Allah yolunda bir atın düşmana hücumunun sevabını yazar. Yine gündüz bir hasene (ecir, sevap), gece bir hasene yazar.”
(İbni Mâce, Menasik: 106.)

RAMAZAN HASAT DÖNEMİNE GELİRSE VEYA AĞIR-MEŞAKKATLİ İŞ YAPAN KİŞİLER KAZAYA BIRAKABİLİR Mİ, ORUÇ TUTMAMAYI MÜBAH KILAN DURUMLAR NELERDİR?
A-Ramazan ayı hasat dönemine denk gelirse çiftçiler orucunu kazaya bırakabilir mi?
B-Zor, meşakkatli ve ağır işlerde çalışan kişi oruç tutmayabilir mi? Hangi mazeretler oruç tutmama nedenidir?
A-Ramazan ayında oruç Tutmamayı Mübah Kılan Özürler Şunlardır:
Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler!. Sizden evvelki (ümmet)lere yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç yazıldır (farz kılındı). Ta ki korunasınız. (O Ramazan ayı) sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta yahut yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutar). İhtiyarlığından veya şifa ümidi olmayan hastalığından dolayı (oruç tutmaya) gücü yetmeyenler üzerine de bir yoksul doyumu fidye (lâzımdır). Bununla beraber kim gönül isteği ile bir hayır yaparsa, işte bu onun için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız sizin hakkınızda (fidye vermenizden) hayırlıdır; bilirseniz” (el-Bakara, 2/183-184) hükmü beyan buyurulmuştur. Dikkat edilirse, hangi hallerin oruç tutmamayı mübah kıldığı nasla belirtilmiştir.
1) Hasta Olmak: Mükellef, hastalık sebebiyle nefsinin telef olmasından veya bir azasını kaybetmekten korkarsa, oruç tutmaz. İmam Merginani “Hastalığın artması veya uzaması bazen ölüme götürebilir. Bu durumda ondan sakınmak (artmasından veya uzamasından kaçınmak) gerekir” diyerek konunun hassasiyetine işaret eder. Hastalık, tecrübe veya mümin bir mütehassıs doktorun teşhisiyle kesinlik kazanır.
2) Sefere çıkmak (Yolculuk): Ramazan ayında sefere çıkacak olan bir mükellef, geceden oruca niyet etmeyebilir. Bu mübahdır ve nasla sabittir.
3) Şeyh-i Fani (İhtiyar) Olmak: Oruç tutmaya gücü yetmeyen ihtiyar kimse iftar eder ve her gün için bir yoksula fidye verir. İmam Merginani “Bu hususta asıl olan Allahu Teâlâ (c.c)’nın “Oruç tutmaya gücü yetmeyenler üzerine de bir yoksul doyumu fidye vermek lâzım gelir” hükmüdür. Şayet oruç tutmaya gücü yeterse, fidye batıl olur. Çünkü fidyenin oruç yerini tutabilmesinin şartı, acizliğin devam etmesidir” (el-Hidâye, I, 127). Şeyh-i fani olma hali hangi yaşta başlar? Fukaha bu soruya cevap verirken, farklı yaşlar üzerinde durmuştur. Ancak şeyh-i fanilik (fazla ihtiyarlık) hali, insandan insana farklılık gösterir. Fetevay-ı Hindiyye’de (I, 207):
“Şeyh-i fani, ölüme kadar hergün kuvveti noksanlaşan kimsedir ki, bunlar tekrar kuvvet bulmadan vefat ederler. Bahru’r-Raik’te de bu şekilde tarif edilmiştir. Bu durumda olan kimseler, dilerlerse fidyelerini Ramazan-ı Şerif ayının başında, bir defada verirler. İsterlerse bunu ayın sonuna bırakırlar. Fidye verdikten sonra oruç tutmaya gücü yeter hale gelirse, vermiş olduğu fidyenin hükmü geçersiz olur. Bu kimsenin önceden tutamamış olduğu oruçlarını kaza etmesi gerekir” diye kaydedilir.
4) Hayız ve Nifas Hali: Hayız ve nifas halindeki kadınların oruç tutmaları haramdır. Hz. Âişe (r.anha) validemiz, “Bizlerden birisi Resul-u Ekrem (s.a.s) zamanında, hayızdan temizlendikten sonra orucunu kaza eder, namazı ise kaza etmezdi” (Fethül-Kadir, I,114) buyurduğu sabittir. Dolayısıyle hayız ve nifas halindeki kadınlar, o hal içerisinde iken oruç tutamazlar. Daha sonra geçirdikleri günleri (temizlendikten sonra) kaza ederler.
5) Hamilelik ve Çocuk Emzirmek: Dürrü’l-Muhtar’da: “Zann-ı galip ile, kendi hayatından veya çocuğunun hayatından korkan hamile yahut zahirü’r rivayeye göre, anne olsun, süt anne olsun emzikli kadın oruç tutmayabilir” (İbn Âbidin, IV, 338) hükmü kayıtlıdır. Esas olan; gerek hamile, gerek çocuk emziren kadınların, kendi nefislerinin veya çocuklarının helâk olma tehlikesinin bulunmasıdır. Nitekim Fetevay-ı Hindiyye’de: “Hâmile olan veya çocuk emziren kadınlar; gerek kendi nefislerinden, gerekse çocuklarının helâk olmasından korkarlarsa oruç tutmayabilirler veya iftar edebilirler. Bu durumdaki kadınlara keffaret gerekmez, daha sonra oruçlarını kaza ederler” denilmektedir (A.g.e., I, 207).
6) Helak Olma Korkusu ve Yılan Sokması: Ramazan ayında, düşmanla savaşacağını bilen ve oruç tuttuğu takdirde zayıf düşerek gerektiği gibi cihat edemeyeceğinden endişe eden mücahit oruç tutmayabilir (A.g.e., I, 208). Dürrül Muhtarda, “Zorlanan (ikrah), helâk olmaktan veya akli melekelerini kaybetmekten korkan kimse ile kendisini yılan sokan kimsenin iftar etmesinin mübah olması” hükmü kayıtlıdır. Bütün bunları, ayette geçen “hasta olma” anlamı içerisinde düşünebiliriz. Kendisini yılan sokan bir kimsenin acilen tedavi olması esastır. Bu durumda iftar eder ve gününe gün kaza yolunu tutar. Çünkü, gecikme halinde telef olma korkusu söz konusudur. Bunun meşru bir mazeret olduğu sabittir.
Bu özürler dışında kişinin Ramazan ayında oruç tutmaması büyük günahlardandır. Daha sonra kazasını tutsa bile zamanında tutmadığı için günah mesuliyeti üzerinden kalkmaz. Hem kazasını tutmalı hem de tevbe istiğfar etmelidir. Yaz dönemlerinde çalışmak oruç tutmamak için özür sayılmaz.
B-1. Zor ve meşakkatli işlerde çalışmak.
Rızık temini farzdır. Dinî emirleri yerine getirmek de farzdır. Bunun için, uluslararası insan hakları belgelerinde iş ve çalışma hayatında da din ve vicdan özgürlüğünün sağlanması çalışanların hakkı, işverenlerin görevi olarak belirlenmiştir. Fakat bu hak, hatta Müslüman işverenler tarafından bile, bazan tam anlamıyla sağlanamamaktadır. Sağlansa bile, niteliği gereği bazı işler, ağır ve zorludur. Bu gibi durumlarla karşılaşanlar için, özellikle oruç konusunda birtakım kolaylıklar vardır.
Esas itibariyle bir insanın ibadetlerini normal bir şekilde yapmasını engelleyecek zor ve ağır işlerde çalışması veya çalıştırılması doğru değildir. İnsanın ibadetini sağlıklı bir şekilde yapmakla geçimini temin ikilemi arasında bırakılması insan hakları açısından kesinlikle kabul edilebilir bir durum değildir. Böyle bir durumda bırakılan kişi, eğer toplum kendisine daha iyi iş imkânları sağlayamıyorsa, dolayısıyla işinden ayrıldığı takdirde geçim sıkıntısı çekmesi kesin veya kuvvetle muhtemel ise, bu durumda oruç tutmayabilir. Geçici bir süre ağır bir işte çalışmak durumunda kalan ise bu durumda oruç tuttuğu takdirde sağlığına bir zarar erişeceğinden endişe ediyorsa oruç tutmayabilir. Bunlar imkan bulurlarsa kaza ederler, değilse oruç yerine fidye verirler.
Kur’an’da oruç tutmamayı mubah kılan mazeretler olarak hastalık, yolculuk ve oruca güç yetirememeden söz edilmiştir (Bakara 2/184-185). Fakihler de oruç tutmama ruhsatını bu üç durumla sınırlı tutmayı tercih etmiş, bu üç durumun ortak özelliği meşakkat olsa bile, her meşakkat halinde oruç tutulmayabileceğini söylemekte mütereddit davranmışlardır. Bunun en başta gelen sebebi, mükelleflerin sübjektif ve değişken bir durum olan meşakkati belirlemede ölçüsüz veya mütesâhil davranıp, olur olmaz bahanelerle orucu terketmesine yol açma, yani bu ruhsatı kötüye kullanma endişesidir. Bununla birlikte oruç ibadeti, netice itibariyle kul ile Allah arasında kalan bir yükümlülük ilişkisi olduğundan, mükelleflerin yukarıda sayılan mazeretler ışığında kişisel inisiyatiflerini kullanması, mazeretleri içlerine sinmediği sürece orucu terketmemesi, haklı ve geçerli bir mazeretlerinin bulunduğuna iyice kani olduklarında da anılan ruhsattan yararlanması isabetli bir tutum olur.
2. Açlık ve susuzluk:
Bu ikisi de had safhaya gelir de kişinin ölmesinden veya akli dengesini kaybetmesinden endişe edilirse, o takdirde orucu bozma¬yı mubah kılar. Ramazan sonrası müsait bir zamanda günü gününe kazayı gerektirir.
Bunun gibi sıcak günlerde Sultan adına İmaretlerde hizmet edip işleri organize eden kimse de sıhhatini kaybetme veya aklî denge¬sini yitirme endişesi taşırsa, o takdirde orucunu bozabilir.
Buna kıyasla çok yorucu ve yıpratıcı görevlerde bulunup sıcak bir mevsimde oruç tuttuğunda hayatını kaybetme veya aklî ve ruhî bir dengesizliğe uğrama endişesi taşıyan kimseler de oruçlarını bo-zabilirler.(Fethü’l-Kadir – Kemal îbn Hümam; Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/234)

3. Oruç tutmamayı mubah kılan diğer mazeretler:
Kur’an’da ve hadislerde, dinde insanlara zor gelecek hiçbir yükümlülüğün bulunmadığına sıklıkla işaret edildiğini, herhangi bir sıkıntı ve meşakkatin bulunduğu durumda da mükelleflere birtakım kolaylık ve ruhsatların tanınmış olduğunu biliyoruz. Bu genel ilkenin bir parçası olarak, bazı durumlarda farz olan Ramazan orucunu tutmamaya da müsaade edilmiştir.
Ramazan orucunu tutmamayı mubah kılan mazeretler (özürler) genel hatlarıyla şunlardır:
Sefer: Namaz bölümünde belirtildiği üzere sefer (yolculuk) hali, genellikle, sıkıntı ve meşakkatli olduğu için yolcu olanlara birçok konuda kolaylıklar getirilmiştir. Yolcu olanlar için, namazın terkine değil, kısaltılmasına veya cemedilmesine ruhsat verildiği halde, namaza göre daha yorucu ve yıpratıcı olduğu için orucun terkedilmesine ruhsat verilmiştir. (bk. Bakara 2/183-184). Bununla birlikte yolcu sayılan kimsenin, eğer gerçekten bir sıkıntı yoksa ve zarar da görmeyecekse oruç tutması daha faziletli görülmüştür.
Geceden niyetlendiği orucu tutarken, gündüzün yola çıkmak durumunda kalan kimse, Hanefîler’e göre, bu orucunu tamamlasa daha iyi olur; fakat bozması durumunda kefâret gerekmez. Şâfiî ve Hanbelîler ise, Ramazan Ayında Hz. Peygamber (sav)’in Mekke fethine çıktığında Kadîd denilen yere varıncaya kadar oruçlu olup orada orucunu bozduğuna dair rivayete dayanarak, geceden niyet edilmiş orucun bile sefer durumunda bozulabileceğini söylemişlerdir. Savaş durumu veya cephede uzun süre çatışma durumu da aynı şekilde bir mazerettir. Bu durumlarda kalan kişi, sağlığına ve görevine uygun düşen seçeneğe göre hareket etmelidir.
Hastalık: Hastalık da birtakım ruhsatların sebebi olan bir durumdur. Yüce Allah, bölüm başında zikredilen âyette hiçbir kayıt getirmeden hasta olanların, iyileştikleri bir vakitte oruç tutabileceklerini ifade etmiştir. Bu bakımdan oruç tuttuğu takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından endişe eden, yahut böyle olmamakla birlikte oruç tutmakta zorlanacak olan kimseler oruç tutmayabilir veya başlamış bulundukları orucu bozabilirler. Oruç tuttuğu takdirde hasta olacağı tıbbın verilerine göre kuvvetle muhtemel olan kişinin de hasta hükmünde olduğu söylenmiştir.
Gebelik ve Çocuk Emzirmek: Gebe veya emzikli olan kadınlar, kendilerine yahut çocuklarına bir zarar gelmesinden korkmaları halinde oruç tutmayabilirler. Bunlar bir yönüyle hasta hükmünde oldukları gibi, onlara bu ruhsatı tanıyan hadisler de bulunmaktadır. (Nesaî, “Sıyâm”, 50-51, 62; İbn Mâce, “Sıyâm”, 3).
Yaşlılık: Dinimiz oruç tutmaktan âciz olan yaşlı kimselerin oruç tutmasını istememiş, bunun yerine, tutamadıkları her gün için bir yoksulu doyuracak kadar fidye vermelerini öngörmüştür. Bölüm başında zikredilen âyette oruç tutmaya güç yetiremeyenlerin veya tutmaya çalıştıkları takdirde büyük bir sıkıntı çekecek olanların fidye vermeleri gerektiği ifade edilmektedir. İyileşme ümidi bulunmayan hastalar da bu hükümdedir. Ancak ramazanda oruç tutma gücüne sahip olmayıp da, daha sonra kazâ edebilecek durumda olanlar, fidye vermeyip tutamadıkları oruçları kazâ ederler.
İyileşmeyen sürekli bir hastalık nedeniyle oruç fidyesi veren kimse daha sonra oruç tutmaya güç yetirecek olsa fidyenin hükmü kalmaz; oruç tutması ve önceki tutamadığı oruçları kazâ etmesi gerekir.
Sıralanan bu mazeretlerden biri sebebiyle oruç tutamayan kimse, oruca, oruçlulara ve Ramazan Ayına hürmeten, mümkün oldukça bunu belli etmemelidir.
Canına veya bir uzvuna yönelik bir tehdide mâruz kalan kimsenin nasıl davranacağına ilişkin olarak kimi âlimler, zorlama karşısında ramazan orucunu bozmayıp zulmen öldürülen kimsenin günahkâr olmayacağını; tersine dinine bağlılığını gösterdiği için büyük bir sevap kazanmış olacağını söylemişlerse de ağırlık kazanan görüş bu durumda orucu bozmanın daha doğru olacağı yönündedir. Hatta tehdit altında kalan kişi, oruç için tanınan yolculuk, hastalık gibi bir mazerete sahip ise, zorlama karşısında orucunu bozmazsa günahkâr olur. (bk. Diyanet İslam İlmihali, Oruç Bölümü)
EFENDİMİZİN(A.S.) RAMAZAN’DAKİ 24 SAATİ NASIL GEÇİYORDU?
Ramazan ayı yaklaşırken şu soru aklıma geldi: Hz. Peygamberin Ramazan ayında geçirmiş olduğu bir 24 saati olabildiğince, tespit edilebildiğince bize açıklar mısınız? (Gündelik işler, namaz, oruç, iftar, sahur, teravih vb.)
Hz. Peygamber(a.s.m) in her zaman ibadette en ileri derecede olduğunda şüphe yoktur. Bu sebeple, onun normal ibadetine ilave olarak Ramazan ayında yaptığı ibadetleri şöyle sıralamak mümkündür:

a. Sahura kalkmayı ihmal etmezdi. Bunu başkasına da tavsiye ederdi. “Mutlaka sahura kalkın, çünkü sahurda bereket vardır”. (Buharî, Savm, 20).

b. Her gün Kur’an okurdu. Özellikle Hz. Cebrail ile mukabele şeklinde okurdu.

c. Ramazan boyunca cömertliği kat, kat artardı.

Bu iki hususu aşağıdaki hadiste görebiliriz:

İbn Abbas anlatıyor: “Hz. Peygamber(a.s.m) hayır konusunda insanların en cömerti idi. Özellikle Ramazan ayında Hz. Cebrail ile görüştüğünde bu cömertliğinin sınırı olmazdı. Hz. Cebrail ile görüşmesi ise, Ramazan ayı boyunca her gün gerçekleşirdi. Onun da hayır-hasenattaki cömertliği esen rüzgâra benzerdi. (Buharî, Savm, 7).

d. Teravih kılardı.

Hz. Aişe’nin bildirdiğine göre, Hz. Peygamber(a.s.m), üç gece mescitte insanlara teravih namazı kıldırdı. Her gece cemaat daha da kalabalıklaşıyordu. Dördüncü gecede mescit insanları almamaya başladı. Cemaat Hz. Peygamber(a.s.m)’i beklerken, o yalnız sabah namazına gitti. Namazı kıldırdıktan sonra, cemaate döndü ve “Sizin durumunuz/camiye geldiğiniz bana gizli değil, ancak ben teravih namazının size farz kılmasından korktum. Çünkü bu size çok ağır gelecek” diye buyurdu. Ramazanda onun gece namazını (ki teravih de bir gece namazıdır) kaç rekat kıldığını soranlara Hz. Aişe, “ O ne Ramazanda ne de onun dışında vitir beraber on bir rekattan daha fazla kılmazdı” diye cevap vermiştir. (bk. Buharî, Teravih,1).

e. Ramazanın son on gününde itikâfa girerdi (bk. Buharî, İtikâf, 1).

f. Kadir gecesi için ayrı bir ihtimam gösterirdi. Aslında bu itikâfı da, daha çok kadir gecesini ihya niyetiyle yapıyordu. Nitekim, Ebu Said el-Hudrî’nin bildirdiğine göre, Hz. Peygamber(a.s.m), daha önce Ramazanın onu ile yirmisi arasındaki on günde itikâfa girmiş ve 20. güne geldiğinde ise, bana kadir gecesi gösterildi, sonra unuttum, artık onu Ramazanın son on gününde arayın” buyurmuştur.(Buharî, İtikâf, 9).
AREFE GÜNÜNE MAHSUS İBADET ŞEKLİ VAR MIDIR?
Arefe, Kurban Bayramından bir önceki gün, hicrî takvime göre Zilhicce ayının 9. günüdür. Başka güne arefe denmez. Ülkemizde Ramazan Bayramının bir önceki gününe de arefe denmiştir. Resulullahın (sav) bildirdiğine göre: “Günlerin en faziletlisi arefe günüdür. Faziletçe cumaya benzer. O, cuma günü dışında yapılan yetmiş hacdan faziletlidir. Duaların en faziletlisi de arefe günü yapılan duadır. Benim ve benden önceki peygamberlerin söylediği en faziletli söz de: Lailahe illallah vahdehu la şerike lehu. (Allah birdir, ondan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur) sözüdür.” (Muvatta, Hacc 246)
Hazreti Aişe (ra) anlatıyor:
“Allah, hiçbir günde, arefe günündeki kadar bir kulu ateşten çok azat etmez. Allah mahlukata rahmetiyle yaklaşır ve onlarla meleklere karşı iftihar eder ve: “Bunlar ne istiyorlar?” der.” (Müslim, Hacc 436)
Resulullah(sav): “Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allah’ın kıymet verdiği bir gündür.” diyerek Allahu Teâlâ’nm kıymet verdiği günü hürmet ederek bilinçli bir şekilde yaşamaya gayret etmemizi istemiştir. Hürmet, verilen nimeti idrak etmekle ve verileni bilmekle, görebilmekle başlar. Arefe gününü günahlara girmeden oruçla, duayla, istiğfarla geçirmek kullarını arefe gününde bağışlayacağını müjdeleyen Allahu Teâlâ’ya hürmetin ve şükrün bir ifadesidir. (Deylemi)
Hazreti Ömer (r. a) ile Yahudi arasında geçen konuşmada arefe gününün önemini göstermektedir:
Hazreti Ömer’in halifeliği zamanında Yahudilerden birisi: “Ey Ömer, siz bir âyet okuyorsunuz ki, o âyet bize inseydi o günü bayram olarak kutlardık.” dedi.
O âyet, Maide sûresinin üçüncü âyetiydi. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştu:
“Bugün, sizin dininizi kemale erdirdim ve size nimetimi tamamladım.”
Bu âyet, hicri onuncu yılda, Veda Haccı’nda, arefe günü olan cuma günü ikindiden sonra, Peygamber Efendimiz Arafat’ta “Adba” adındaki devesinin üzerinde vakfede iken nazil olmuştu. Deve vahyin ağırlığına dayanamayarak yere çökmüştü.
Hz. Ömer’e Yahudiden hangi âyet olduğunu öğrenince şöyle dedi:
“Biz o günü ve o gün bu âyetin Hz. Peygambere (sav) nail olduğu yeri biliriz. Cuma günü arefede bulunuyordu.” demiş ve o günün bayramımız olduğuna işaret ederek arefe gününün önemini belirtmiştir.
Arefe günü, Hazreti Âdem (as) ile Hazreti Havva’nın Arafat’ta buluştukları gündür.
Tevriye, arefe gününden bir önceki güne denir. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle, buyurmuştur:
“Tevriye günü oruç tutan ve günah söz söylemeyen Müslüman cennete girer.”
Bugün tutulan oruç, bin gün nafile oruca bedeldir. Aynca geçmiş ve gelecek yılda yapılan tövbelerin kabul olmasına da sebep olur. Arefe günü oruç tutmak da çok sevaptır. Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Arefe günü oruç tutana, Âdem aleyhisselâmdan, Sûr’a üfürülünceye kadar yaşamış bütün insanların sayısının iki katı kadar sevap yazılır.”
“Arefe günü tutulan oruç, bin günlük nafile oruca bedeldir.”
“Aşure günü orucu bir yıllık, arefe günü orucu da, iki yıllık nafile oruca bedeldir.”
Arefede tutulan oruç, iki bin köle azat etmeye, iki bin deve kurban kesmeye ve Allah yolunda cihâd için verilen iki bin ata bedeldir.”
“Arefe günü tutulan oruç, biri geçmiş, biri de gelecek yılın günahlarına kefaret olur.”
Arefe günü özellikle bin adet İhlas okumak büyük zatlar tarafından tavsiye edilmiştir. Hadis-i şeriflerde İhlas sûresini okumanın kul borcu hariç diğer günahların affedilmesine vesile olacağı söylenmiştir.
“Arefe günü Besmele ile bin İhlas okuyanın günahları affedilir ve duası kabul olur.”
“Peygamber (sav) arefe akşamı ümmetinin affedilmesi için dua etti. Duasına, ‘Muhakkak ki ben zalimden başkasını mağfiret ettim.’ diye cevap verildi. ‘Zalimden ise mazlumun hakkını alırım.’ buyruldu. Resul-i Ekrem:
‘Ey Rabbim, dilersen mazluma cennette mükafatını verir zalime de mağfiret edersin.’ diye dua etti ise de Arafat’ta bu duasına Allahu Teâlâ’dan kabul gelmedi. Sabah vakti Müzdelife’de aynı duayı tekrarladı. Bu defa duası kabul edildi. Resulullah memnuniyetinden ve sevincini belli ederek güldü. Bunun üzerine Ebu Bekir ve Ömer (ra):
‘Anam babam size feda olsun, bu saatte siz gülmezdiniz, sizi güldüren nedir?’ diye sordu. Resulullah(sav):
‘Allah’ın düşmanı İblîs, Allahu Teâlâ’nın duamı kabul ederek ümmetimi affettiğini anlayınca toprağı alıp başına çalmaya ve vay sana helak oldun diye feryada başladı. İşte Şeytan’ın görmüş olduğum bu feryadı beni güldürdü, buyurdu.”
Arefe gününe saygılı olmalı, o gün hacılar Arafat’ta vakfe yapıp dua ederken manen onların yanında olduğumuzu hissederek dualarına iştirak edilmelidir. Böyle bir günde bizi günaha sokabilecek her şeyden uzak kalmak gerekmektedir. “Günümüzde arefe, bayramın bir önceki günü olduğu için dünyalık telaşların en yoğun olduğu bir gün olarak yaşanmaktadır. Oysa ki arefe insana verilen en kıymetli vakitlerden biridir. Bugünler ibadet ve affedilme günleridir. Hacıların Arafat’ta “Lebbeyk (Buyur Rabbim)” diyerek dil, ırk, ten ayırımı yapılmaksızın bir araya geldiği mahşer gününü hatırlatan, kulluğun Allahu Teâlâ’ya dualarla, telbiyelerle arz edildiği en kıymetli zaman dilimidir. Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Duanın faziletlisi, arefe günü yapılanıdır.” (Beyheki) “Allahu Teâlâ, arefe günü kullarına nazar eder. Zerre kadar imanı olanı affeder.”
Allahu Teâlâ bazı geceler duaların reddedilmeyeceğini Peygamber Efendimize (sav) bildirmiştir. Rahmet kapılarının açıldığı dört mübarek gece şunlardır:
1- Fıtr (Ramazan) Bayramı gecesi,
2- Kurban Bayramı gecesi,
3- Terviye gecesi (Zilhicce ayının 8. gecesi),
4- Arefe gecesi, (Isfehani)
Arefe gününü ve gecesini ibadetle geçirmek çok faziletlidir. Arefe gecesini ibadetle geçirenin cehennemden azat olacağını müjdeleyen rivayetler vardır.
Arefe günü günahlardan uzak kalanın da bağışlanacağı Resulullah (sav) tarafından müjdelenmiştir.
“Arefe günü Resulullahın (sav) yanında bulunan bir genç, kadınları düşünüyor ve onlara bakıyordu. Resulullah (sav) eliyle birkaç defa gencin yüzünü kadınlardan çevirdi. Genç yine onları düşünmeye başladı. Resulullah (sav):
– Kardeşimin oğlu, bugün öyle bir gündür ki, bugünde herkesin kulağına, gözüne ve diline sahip olursa günahları bağışlanır, buyurdu.” (Müsned)
Arefe Günü Yapılması Tavsiye Edilenler:
1- Arefe gününün sabah namazının farzından sonra teşrik tekbirleri getirilmeye başlanmalıdır.
2- Arefe günü oruç tutulmalıdır.
3- Arefe gününe hürmet edilmeli, günaha girmemeye dikkat edilmelidir.
4- Arefe günü çok dua ve istiğfar edilmelidir.
5- Arefe günü 1000 âdet İhlas-ı şerif okunmalıdır.

About these ads

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 6.009 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: